“Yediden Yetmişe” Tüm Klişeler Bir Dergide

Bu devirde basılı bir dergi yayımlamak üstelik bunu iyice sınırlandırıp çocuk ve gençlik edebiyat ve kültür dergisi olarak konumlandırmak öylesine zorken, kolaylaştırmak adına sıkı bir mutfak çalışması yapmamak, o herkesin beklediği ilk sayı patlamasını yapamamak, zorun zoruna kucak açmak anlamına gelir.

Geriye saralım yavaşça; Doğan Kardeş gibi bir efsane, Milliyet  Çocuk, Türkiye Çocuk, Bando vd.  modernist ya da gelenekçi olsun başarılı örneklerle hatta onlara yakın kalitede banka dergileri –şeker çocuk özellikle- ile tanışıp dertleşerek geçirdiğimiz çocukluk yıllarımızı, dünyanın en güzel salgını olarak tecrübe ettiğimiz “çocuk kitapları pembe humması”  takip etti başı beş karış yukarda yetişkinliğimizde. Kitaplara diyecek yokken dergilerin sönük kalması epeyce sıkıyordu canımızı doğrusu. İyi kitap önemli bir boşluğu doldurur gözükse de alaturka damarımız illa “matbu..matbu” diye diretiyordu.

Beyaz Bulut gösterdi kendisini ilkin gökyüzünden rol çalarak, amatör bir ruhla kotarılmış başı dumanlı bir dergiydi, yerliliğe yaptığı vurgu ve muhafazakâr arka planıyla taşradan dünyaya kalkan bir tren vazifesi görüyordu.

7-1Şimdi de, iddialı bir tanıtım ve güçlü kadrosunun rüzgârıyla yediden yetmişe celbetti merakımızı, Haziran denmişti ya helacanımıza mağlub olup –en güzel mağlubiyettir- Mayıs sonunda ele geçirildik kendisi tarafından.

Bundan sonrası tufan değilse de haklı bir hayâl kırıklığının belgeselidir biline; artı on sekiz olmasın hadi ,  acıya duyarlı olmayanları uzaklaştırın bari bu sütunları okumaktan.
Kırk pare top atışı misali kapağı boydan boya kuşatan yazar kadrosu ve negatif ayrımcılıkla alta sığıştırılan çizer kadrosuna baktığınızda yükselen beklentileriniz içeriye buyur edildiğinizde santim santim düşerek suyun donma noktalarına yaklaşıyor. Akademik hayatta kendisinden yazı istenen titrde ağır pahada hafif hocaları düşürdü usuma bu durum: Oradan buradan takıp takıştırılan yazılar bir ismin devasa gölgesiyle kaplanır ve “hoca çıplak” demeye meyyal olmadığımız üçün sus-pus kesilinip nimetten sayılırdı. Sevimli ve zekice kotarılmış “merabayın “ yazısı sonraki ürünleri olduğundan büyük gösteriyor. Ahmet Ümit’in ortalama bir masal tadındaki yazısına üstad Mustafa Delioğlu’nun görselleri eşlik ediyor sayfayı Orhan Veli’den şiirleştirilmiş La Fontaine masalı tamamlıyor. Müjdat Gezen’in, Can Dündar’ın,Enver Aysever’in hatta Sevin Okyay ve duayen Yalvaç Ural’ın katkıları az önce bahsettiğim “büyük imzalar” ve “küçük yazılar” sınıfına giriyor maalesef, kültür hayatındaki ciddi ağırlıklarına rağmen kendisine umut bağlandığını varsaydığım bir yayına verdikleri destek sinek siklet –tüy siklet bandında gidip geliyor. Kötü yazılar değil elbette, ancak bu yazıları yazamayacak kaç amatör yazar, kaç kültür erbabı var sorusu zihnimde çadır kuruyor, ben n’apayım?

13406985_1559099444386084_1802760706595154535_n

Pinhani ve Simge ile ilgili müzik sayfaları ve kullanılan görseller doksanların gençlik dergilerinin formatını yinelemekten öteye gidememiş , oysa gidilse o köyün de onları beklediğini görebilirlerdi.

Bilgilendirme sayfaları “ateş olsa cirmi kadar yer yakacak” -sözün güdümündekiler gücenmesinler-yetkinlikte; didaktizme iptila olmuşlar; derman olan yok maalesef. Nice okul dergisinde, taşradaki amatör dergilerde bu nevi  boşluk doldurma sayfaları çok daha ustalıkla kotarılıyor, daktilo kız bunu da yazsın.

13412885_1559204077708954_1620584306045727099_n

İsmi büyücek olmayan yazarların çok daha olgun, keyif veren yüzde güller açtıran ve soldurmayan hikâyelerinden bahsetmesen adalet arkamdan ağlayabilirdi, ağlatmayalım. Önemli  öykücüler olarak selamlayabileceğimiz Ahmet Büke , zeytin çekirdeklerine olan inancımızı kavileştiriyor, Müge İplikçi , Koto adlı mizah notaları etkileyici Japon yelpazesiyle hem hoş bir esinti, hem de gürbüz yağmur tanelerini seferber ediyor üstümüze, Tolga Gümüşay , uçan helvaları ile koca fantastik  bir dünya kuruyor aman rüzgâra dikkat.
Ustalardan ustalığına uygun iz düşürenlere de selam etmeyi unutmayalım, Haydar Ergülen duyargalarıyla imal ettiği iki şiiriyle çocukluğumuzdan öpüyor, Cem Kızıltuğ özlediğimiz eklektik görselleriyle aklımızı kışkırtıyor, Necati Güngör yerde kalmasına razı olmadığı nohutları dürüm yaparak hüznümüze omuz veriyor.

Bi de Mustafa Delioğlu…

Adnan SARACOĞLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir