Evet, “Şiir Tankeri!”: Fazıl Hüsnü Dağlarca

Bu yazı, Hilmi Yavuz’un Belleğin Kuytularından isimle kitabından alınmıştır.

***

Dağlarca’nın Çocuk ve Allah’ını, Kabataş Lisesi’nde, 9. sınıf­tayken (yıl 1950) okudum. Belki anımsamaz, kitabı bana Hikmet Sami Türk vermişti; aynı sınıftaydık, aynı şubede değildik ama yatılı öğrenciler olarak mütalaaları (şimdi “etüd” deniyor galiba) birlikte yapıyorduk. Sami, “Al oku bakalım, nasıl bulacaksın!” diye vermişti Çocuk ve Allah’ın ilk basımı­nı. Gece, yatakhanede, el feneriyle yorganın altında okudum geç saatlere kadar. Sarsıcıydı, ürkütücüydü, müthişti…

İlk yazdığım şiirlerde Dağlarca’nın etkisi var mıdır, onla­rı yayımlamadığım ve yok ettiğim için anımsamıyorum şimdi. Ama Dağlarca’yı sürekli izledim. Aç Yazı ve Toprak AnaÇocuk ve Allah’tan sonra çok sevdiğim kitaplar oldu: Aç Yazı’daki Söyle Sevda İçinde Türkümüzü şiirini, Toprak Ana’daki Kızılırmak Kıyıları’nı ezbere bilirim. (Hatta Talat Halman’ın 70. yaş günü dolayısıyla Four Seasons Oteli’nde yapılan toplantıya Halman’ı kırmayarak tekerlekli sandalye ile gelen Dağlarca, hiç yapmadığı bir şey yapmış ve bir şiiri­ni, Kızılırmak Kıyıları’nı ezbere okumaya başlayınca, ben de gayriihtiyarî yüksek sesle Dağlarca’ya eşlik etmeye koyul­muştum. Üstadın bana fena halde kızdığını, daha sonra Talat Halman nakletmiştir.) Söyle Sevda İçinde Türkümüzü şiirini ise, bu yıl Frankfurt Kitap Fuarı’nda Dağlarca için yapılan törende ezberden okudumdu.

Cemal Süreya, “şiir tankeri” derdi Fazıl Hüsnü Dağlarca için. Elbette hem gövdesinin cesametine hem de şiir toplamına gönderme yaparak. Türk şiiri tarihinde belki Dağlarca kadar gövdesi bu kadar ağır çeken başka şairler olabilir, vardır da belki! Ama yayımladığı şiir kitaplarının sayısına, herhalde, şimdiye kadar ulaşan olmamıştır.

“Üstad” (Dağlarca’ya bu adı Oktay Akbal vermiştir!), 1914 doğumludur, dolayısıyla 94 yaşında ölmüştür. İlk şiir kitabını (Havaya Çizilen Dünya) 21 yaşındayken, Harp Okulu’ndan subay çıktığı gün (30 Ağustos 1935) yayımlamıştır. Neredeyse 94 yılda, herhalde 90 küsur kitap! Bu hesaba göre, Dağlarca, gerçekten de bir “şiir tankeri”dir…

Dağlarca, büyük bir şiir yeteneğini, 1940 yılında yayımladığı Çocuk ve Allah kitabında gösterir. O kitap, (Dağlarca 26 yaşındadır!) gerçekten de hak ettiği ilgiyi görür. Dönemin önemli edebiyatçıları, bu arada da özellikle Peyami Safa -ki, o yıllarda Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarıdır, bu kitap üzerine Dağlarca’yı göklere çıkaran bir yazı yazar. Çocuk ve Allah’ı, Dağlarca’nın öteki şiir kitapları art arda izler: Daha, Çakırın Destanı, Aç Yazı, Toprak Ana, Asu…

Askerlik hizmetinde 15 yılını tamamladıktan sonra Ordu’dan ayrılır Dağlarca. Demokrat Parti’nin ilk iktidar yıllarıdır. Samet Ağaoğlu DP’nin önde gelen siyasetçilerindendir ve ilk Adnan Menderes hükümetinde bakan olarak görev almıştır. Ağaoğlu, edebiyatçıdır ve edebiyat adamlarını “himayesi altına” altına alır. Başta Fazıl Hüsnü Dağlarca olmak üzere, Salah Birsel ve Sabahattin Kudret Aksal, Samet Bey’in koru­masında Çalışma Bakanlığı iş müfettişliklerine atanırlar. O yıllarda Türkiye’de ne doğru dürüst bir sendikalaşma vardır, ne grev, ne lokavt! İşçi sınıfı üzerinde de ağır yasal baskılar söz konusudur! Dolayısıyla, Çalışma Bakanlığı 48 müfettişliğinde Dağlarca, altı yıl boyunca, çok rahat, hatta keyifli bir memuriyet hayatı sürer. 1959’da emekli olur. Bu arada, yakın dostları Naim Tirali ve Oktay Akbal, Vatan gazetesinin ortakları olmuşlardır. Dağlarca’ya da ortaklık teklif ederler, o da küçük bir payla ortak olur. Ama gaze­tede, iki rakip grup arasında, ortaklık payları bakımından çok az bir fark oluşmuştur. Başını Ahmet Emin Yalman’ın çektiği grupla, Naim Tirali grubu çekişmekte ve küçük pay sahipleri taraf değiştirince, gazetede iktidar da el değiştir­mektedir. Bir ara, Tirali iktidarı döneminde Dağlarca İdare Meclisi Reisi (şirketin yönetim kurulu başkanı) olur. Hatta, gazetede kendisine bir de sütun verilir. Dağlarca’nın şiirdeki büyük yeteneği düzyazıda görülmez. Köşesinde, sadece tek cümlelik özdeyişler yazar, ama beceremediğini anlayınca vazgeçer köşe yazarlığından.

Dağlarca’nın Vatan gazetesi İdare Meclisi reisliği, oldukça talihsiz bir döneme rastlar; 27 Mayıs 1960 ihtilali olmuş, Milli Birlik Komitesi, basın sektöründe çalışanlar için 212 sayılı yasayı çıkarmıştır. Bu yasa, gazeteciye istifa halin­de de tazminat hakkı tanımaktadır. Tahmin edileceği gibi, Bâbıâli’de kıyamet kopar. Patronlar şaşkındır. Onlar açısın­dan yapılacak en doğru hareket, çalışanları, ya tazminat verir işten çıkarırız ve bir daha işe almayız ya da tazminatınızı almış gibi gösterip işten çıkarır, sonra tekrar işe alırız, şıkları ile karşı karşıya bırakmaktır. Vatan’da da bu yol izlenir. Ben o yıllarda Vatan’da çalıştığım için, işten çıkarılma belgemin altında Dağlarca’nın imzası vardır.

Dağlarca, daha sonra, Atatürk Bulvarı’nın Aksaray tarafın­da, köşede “Kitap Kitabevi”ni açtı. 1960’lı yılların başıydı. Dağlarca, sosyalizme yakın duruyor, Doğan Avcıoğlu’nun Yön dergisinde bu doğrultuda şiirler yayımlıyordu. Ayrıca, her hafta dükkânın vitrinine, koskocaman bir karton üzerine yazdığı şiirleri koymaya başlamıştı; gelen geçen okusun diye!

“Kitap Kitabevi” daha sonra Şehzadebaşı ile Laleli arasındaki Büyük Reşit Paşa Caddesi’ne, İ.Ü. Kimya Fakültesi binasının karşısına taşındı. Dükkânda, Dağlarca’nın eski kitaplarından ve Aksaray’daki dükkândan kalanlardan başka bir şey yoktu. Dağlarca, her gün öğleden sonra dükkânı açıyor, çoğu kez, postadan gelen mektupları aldıktan sonra kepenkleri kapatıp gidiyordu. Aziz Nesin, “Dünyanın En Büyük Posta Kutusu” sözünü, Dağlarca’nın dükkânı için kullanmıştır.

Bu dükkânda tanık olduğum bir olayı anlatmalıyım. 1970’lerde ben Fatih’te oturuyor, Cağaloğlu’nda, Meydan Larousse’daki işimden eve dönerken Dağlarca’nın dükkânının önünden geçiyor, “üstad” oradaysa (bazan dükkânda oluyordu çünkü!) uğrayıp hatırını soruyordum. Orhan Kemal’in öldüğü gün, Cumhuriyet’e uğramıştım: Rahmetli Oktay Kurtböke, Dağlarca’nın, Orhan Burian’ın ve başka bazı dostlarının ölümünden sonra “Ağıt” yazdığını, benim de Dağlarca’ya uğradığımı bildiği için, ondan Orhan Kemal için bir ağıt istediklerini iletmemi rica etti. Peki, dedim.

Dağlarca, dükkândaydı. Oktay’ın ricasını ilettim ve eğer yazmayı kabul ederse, şiiri ne zaman alabileceğimi sordum. Kalın gözlüklerinin üzerinden bana şöyle bir baktı ve “Otur!” dedi. O sırada daktiloya kâğıdı takmış, yazmaya başlamıştı bile…

Üstad, akıl almaz bir hızla ve yarım saat içinde şiiri tamam­ladı ve benim şaşkınlıktan neye uğradığını şaşırmış halime gülerek, “Al sana Orhan Kemal ağıdı!” dedi. Şiiri, inanma­mazlıkla elime aldım ve bir solukta okudum. Gerçekten inanılmazdı ve muhteşem bir şiirdi…

(Ayraç içinde belirteyim: O yıllarda, 1970 ile 1972 arası, Dağlarca ile çok sık birlikte olmuşuzdur. Oğullarım Ali Hikmet ve Ömer Emre o yıllarda doğduklarında, Dağlarca, bir Sovyetler Birliği gezisinden, onlara üzerlerinde adları yazılı on iki ağızlı iki koca izci çakısı getirmişti. Böyle ince­likleri de vardı üstadın. Aramızın açılması, Oktay Akbal’ın eşinden ayrılma kararına hiç üzerine vazife değilken burnu­nu sokması ve Akbal’a olur olmaz yerlerde hakaret etmesidir. Bir akşam rahmetli Oğuz Akkan’ın ve Bekir Yıldız’ın da bulunduğu bir yemekte, Akbal için ağır sözler söyleyince dayanamayıp cevap verdiğim için fena halde öfkelendi. O günden sonra dostluk ilişkimiz kesildi.)

Dağlarca, ne yazık ki, uzun yıllardan beri şiirini hiç değiş­tirmedi ve bir büyük yeteneğin rantını mirasyedice yiyip tüketti. Bir keresinde bana, yabancı dil öğrenmediği için çok mutlu olduğunu söylemişti. Gerekçesi tuhaftı: Yabancı dil bilince, “ecnebi” şairleri okumak ve onların etkisi altında kalmaktan korkuyordu. Bu anlamda şiirini sürekli olarak değiştiren bir Necatigil, bir Oktay Rifat olamamıştır. İçeriği ne kertede değişse de, şiirini dile getiriş biçimi hep aynı kaldı. Bu, bir nakise midir yoksa Dağlarca’nın kendi şiirine sınırsız güveninin bir sonucu mudur? Galiba, ikisi de doğru!

Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ölümünden sonra, edebiyat dostla­rı olan dostlarım arasında küçük ölçekte bir soruşturma yap­tım: Bir tek sorudan ibaretti bu soruşturmam: “Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiir kitaplarından en beğendiğiniz hangisidir?”

Buna belki de inanmayacaksınız, ama soruşturmama veri­len cevapların tamamı, en beğendikleri kitap olarak Çocuk ve Allah’ın adını vermişlerdi; sayısı belki de yüzü aşan şiir kitaplarının, Çocuk ve Allah dışında hiçbiri, bu soruşturma cevapları arasında yoktu!

Dağlarca’yı sadece Türk edebiyatında değil, Dünya edebi­yatında da, tekil kılan onun şiirinin niteliği kadar, niceli­ğidir de elbette. Asla küçümsemek için söylemiyorum: Bu kadar çok şiir kitabı yayımlayan başka bir şair olmadığına göre, Dağlarca’nın Guinness Rekorlar Kitabı’nda yer alması gerekir.

Ortada tuhaf bir paradoks var: Dağlarca, yüze yakın (belki de yüzü aşkın!) şiir kitabı yayımlamış olmasına rağmen, sadece (evet, sadece!) bir tek şiir kitabıyla, Çocuk ve Allah’la öne çıkıyor, o kitapla hatırlanıyor! Çocuk ve Allah, bu anlam­da bir “kült-kitap”; başka bir deyişle, “Dağlarca kültü”nün kitabı…

Daha önce de belirttim: Çocuk ve Allah, benim için de Dağlarca şiirinin başyapıtıdır. Dağlarca, 1940 yılında yayım­ladığı bu ikinci kitabıyla, şiir alanındaki büyük ve olağanüstü yeteneğinin tamamını (evet, tamamını!) ortaya koymuştur.

Daha sonra yazdıkları, Çocuk ve Allah’ın açık ya da örtük, bir devamından ibarettir. Dostoyevsky’nin Gogol’un “Palto” hikâyesine ilişkin sözünü, Dağlarca şiirine uyarlayarak söy­lersem, “Dağlarca’nın bütün şiiri, Çocuk ve Allah’ın cebinden çıkmıştır” ve onun “kült-kitap” olmasının nedeni, bana göre elbet, işte tastamam budur!

Bir kez daha söyleyeyim: Evet, Dağlarca, şiirini hiç değiş­tirmedi. Destanlar, metafizik şiirler, devrimci şiirler ve akla gelebilecek her konuda yazdığı şiirler, konu olarak farklılık­lar gösterse bile, derin yapıda ya da biçimde herhangi bir değişiklik göstermezler. Dağlarca, sürekli olarak, 1940 yılın­dan başlayarak edindiği o büyük biçimsel ustalığı kullanmış, şiirini hiç değiştirmemiştir. Öte yandan, ne Necatigil’in ne de Oktay Rifat’ın, üzerinde herkesin birleşeceği “kült kitap”ları yoktur. Necatigil ve Oktay Rifat için birer küçük soruşturma yapılsa, eminim, bir tek kitap üzerinde birleşilemediği açık ve seçik bir biçimde görülecektir.

Burada bir kriterden söz ediyorum: Bir şairin çok sayıda şiir kitabı yazmışken, bunlardan sadece biri üzerinde bir konsensüs, bir uzlaşım söz konusu olabiliyorsa, bu, o şairin şiirini hiç değiştirmediğini gösterir. Necatigil ya da Oktay Rifat’ın şiir kitapları üzerinde böylesi bir uzlaşımın olma­ması, onların şiirlerini Biçim olarak sürekli değiştiren şairler olmalarındandır.

Dağlarca’nın bana da yazıp verdiği şiirleri var. Bu onun en önemli özelliği idi. Ayaküstü şiirler yazıp, eşe dosta vermek! Sonradan bu şiirlerin hiç ardına düşmemiş, onları toplamak gereğini duymamıştır. Dağlarca, hiç kuşkusuz, büyük bir şairdir: Ama 80 yıl boyunca şiirini hiç değiştirmedi.

Bu, onun içindeki “şiir hayvanı”nın dur durak bilmediğini, her an şiir söylediğini gösterir. Ben, şiirlerini, sanki “bunlar­dan benden binlercesi var! Alın bu da sizin olsun!..” diyerek cömertçe saçıp dağıtan başka bir şair tanımıyorum. Bende, bir gece İstiklal Caddesi’nde bir kâğıda yazıp verdiği iki dörtlüğü duruyor. Büyük olasılıkla, benden başka birçok kişide de vardır böyle ayaküstü yazıp verdiği şiirler.

Necatigil, Dağlarca’nın çok yazıyor olmasına içerlerdi. Rauf Mutluay’la yaptığı bir konuşmada, “Hangi şairleri sevi­yorsunuz?” sorusuna, “Şiir kontrol hapı alan şairleri seve­rim!” diye yanıt vermişti ve ad vermediği halde, herkes Necatigil’in, Dağlarca’yı kastettiğini anlamıştı elbet…

Bütün dâhilerde olduğu gibi, Dağlarca’nın da ölçüsü yoktu: ne şiirinin sayıca on binlere varmasının, ne içtiği içkinin Özdemir Asaf’ın deyişiyle “metreküpler”ce olmasının! Dağlarca’yı niceliklerle de anmak söz konusudur bence: şiirinin “on binler”i, içkilerinin “metreküp”leri ile…

Bir başka mesele de, “çok yazar” olmanın, “çok satar” olmak­la, derin yapıda aynı şeyi gösteriyor olup olmadığıdır. Kapitalizmin mantığı, ‘değişim-değeri’ (exchange value) üzerine inşa edilmiştir; tıpkı prekapitalist üretim tarzlarının mantığının “kullanım-değeri” (use value) üzerine inşa edil­miş olması gibi! Dolayısıyla “değişim değeri”, niceliklerin, “kullanım değeri” de niteliklerin başat olması anlamına gelir: “çok yazar” olmakla “çok satar” olmak, niceliğin başat olduğu bir Dünya’nın içinden yazmak demek değil midir? Belki de Dağlarca bütün niteliklerini Çocuk ve Allah’ta tükettiğinin bilinçdışı bir dışavurumu olarak, çözümü, şiir kitaplarının sayısını çoğaltıp niceliği öne çıkarmakta bulmuş olamaz mı?

Düşünmeye değer…

KAYNAK: T KİTAP