Güzel Günler Göreceğiz Çocuklar

Türkiye’de modern öykü denince akla ilkin efsanevi 1950 kuşağı gelir. Refik Halid Karay ve Said Faik Abasıyanık gibi kurucu babaların meşalesini  dünyanın her noktasına taşır dirilikte bir edebiyat işi kotarmışlardır. Kuşağı beline sıkıca dolayanların ilki de muhteşem Türkçesi, çetin ceviz kurgusu, sözünü sakınmadığı meseleleriyle Nezihe Meriç’tir desek ayıplanmayız edebiyat vahalarında.

Yetişkinlerle başa çıkmak kolay, sıkıysa çocuklara anlatsın, çocuklarla üleşsin derdini dedikte faka bastıramayız saygıdeğer öykücüyü. Tanıdığı küçük kızları yaşlarına göre bir bir sıralamış, çocukları beklesin diye dünyaya tembihlemiş, dahası, yazma liyakatini, klasını bozmaksızın Alagün Çocukları adlı tariflere yanaşmaz özgünlükteki romanına taşıyabilmiştir.

Yaşamın zengin sahnelerinden biri olan pazar yeri ile açılır kitap; genç yaşlarda bir kızın peşine takılır cingöz delifişek bir çocuk. Adı Ali; bir sözbaz iki canayakın üç sevimli anlatılmaz yaşanır diyeceğim “e o zaman bu satırlarda işin ne!” diyeceksiniz. Anlatılır elbet ancak yaşaması; sözlerine kulak duygularına ulak olması daha bir hoştur zannımca.

La sesini aradığını söylüyor Ali ve işin serencamını sarıyor başımıza: “Bana, hemen oracıkta, çikletin çıtır pıtır etmesi gibi, bir dolu şeyi, bir çırpıda çaptır çatırık anlatıverdi”.  Henüz anlatının başında ustalığıyla tebessüm eder gibidir saygıdeğer yazar. Romanın içinde gözükür ve Hitchcockvari numarasını yaptıktan sonra kendi ağzından Ali’nin, babası Hüsün’ün, anası Güzel’in köyde başlayıp kentte devam eden yanına konu komşuyu genci yaşlıyı da buyur eden tekmili birden maceralarını aktarır.

Asıl adı Hüseyin olan Hüsün askerlik sonrası döndüğü dağ köyünde kendi başını dinlerken, uzanmaz kısalmaz halini düşünür. Kente gidenlerin ayartıcı özendirmelerine hayatında bir bilge rolü oynamış albayının öğütleriyle set çeker. Ancak gün gelip, kendisi gibi ışıldayan Güzel’i Hüsün’e getirince geçim derdi, öteleri görme hevesi galebe çalar ve yollara düşer, düze inerler.

Düze inerken ayarı tutturamayıp bir apartmanın bodrum katına yerleşip buyurgan üstkatlıların kahırlarını çekmeye başlarlar. Farklı sosyal tabakadaki insanların her birini kendi gerçekliği içinde seslendirip, gerçekçi; öte yandan ince mizah yüklü portreler sunar yazar. Muhatabı olacak çocuk okuru önemsediğini, ona göre yazarken asla indirgemeci, hafifseyici hallere girmediğini, dünya hallerini, şehirli-köylü gerilimlerini, kuşak çatışmasını, insani çiğlikleri ve güzellikleri çocuğun gayet iyi anlayacağına güvendiğini iyiden iyiye hissettirir. Ahraz, fındırmak gibi yetişkin okurun bile kolayca ayırdına varamayacağı sözcükleri seçerek, kırk yıllık mutfağa mutbak diyerek, “Ali! Alilenesice…” diye Güzel’in ağzıyla ilenerek acı tatlı zorlar okuyucuyu.

Yerel ağız çeşitlemeleri sunduğu Hüsün ve Güzel’in konuşmalarına, erken çocukluğunu yaşayan komşu çocuk Aydın’ın yarım yamalak konuşmalarla eşlik etmesi, apartmanın tepelerindeki babaannenin karşı komşusuyla fısırdayarak, ünleyerek deyip koması metnin tavsamasına engel olan onlarca emniyet sübabından birkaçı yalnızca.

Ali, Ayşe ve küçük kardeşi Aydın üç silahşörler olmaya yüz tutarken, Hüsün ve Güzel kâh kendi aralarındaki sıcaklık ve dayanışmayla cinsiyetçi rollere kâh da Ayşe’nin ana-babasıyla kurdukları samimiyetle sosyal kültürel rollere ters giydirirler pabuçlarını. Kocasına karşı doğrudan yaklaşımlarında rahatsız etmeyecek şekilde kabalaşan Güzel, kitabın en itici karakteri gibi gözüken Ayşe ve Aydın’ın babaannesiyle empati kurarken adeta Kaf Dağının ardına değmektedir. Bu da insan karakterinin dinamik değişken yönlerini göstermesi açısından çok yerinde bir vurgudur.

Apartmandan uzaklara dikkat kesilen Ali’nin gözüne takılan kondular ona sanki  “gel, gel!” demektedir.  Ana-babasının yollara düşüp düze inmesine benzer bir şekilde gidebildiği yere kadar gitmek ister. Konduların apartmanlara yaklaşmasıyla; köy-kent sınırlarının aşınmasına, birbirine karışayazan bu iki birimin ve içerdikleri kültürlerin karşılıklı zehirlenerek yozlaşmasına dikkat çeker yazar. Ali bir harmanlayıcı; yeni kuşağın umudu olarak eski kuşağın cevheri olan Nazlı Hanımı bulur bakımsız ağaçların, çayırın çimenin ortasındaki yıpranmış köşkün sinesinde.  Uzaklardan bakıldığında cinni diye yaftalanan Nazlı Hanım; idealist bir cumhuriyet öğretmeni, çocuklara düşkün sevecen bir nine, gönlü pırpır edip duran yalnız bir ihtiyar olarak kitabın ve yazarın hürmet nişanesidir. Terk etmediği bağ köşküyle milyonları tepip, zamane fırsatçılarını sığ değişimcileri tepelemiştir. Şarkıyı, sevgiyi, insanca yaşamayı aşıladığı binlerce çocuğu mazisinde taşıyan, şimdisine Ali’yi hoşnutlukla buyur eden ama nedir bir türlü hatırlayamadığı la sesi yüzünden kendisini eksik, yetersiz hisseden Nazlı Hanım bayrağı Alilere, Ayşelere devreder görünür.

Anlattıklarıma bakıp yüzlerce sayfalık anıtsal bir romandan bahsettiğimi sanmayın: Öylesine sınırlı sayfada öylesine bereketli bir anlatıyı örgütlemiştir ki yazar biri bin görünür. Bir çocukta tüm dünya arınır. Köyün kentin; dağın ağacın; ana oğulun; nine torunun  gönlü birleşir. Herkes her şeyi üleşir. La sesi bu güzelliğin berisine yerleşir.

YAZAN: ADNAN SARACOĞLU