Teneke Uygarlığı

TUDEM Edebiyat Ödülleri Öykü Yarışması Ödüllü (2012) İclal Dikici, ilk romanı Teneke Uygarlığı’nda evlerden uzak olmasını dileyeceğimiz bir ülke kurgulamış. Kurgudaki yeniği görmek zor değil; Teneke Uygarlığı faşizan bir yönetimin hüküm sürdüğü, doğal güzelliklerin yerini beton ve tenekenin aldığı, yoksulların acımasızca sömürüldüğü bir dünyayı anlatıyor. Başımızı kaldırıp baktığımızda gördüğümüz dünyayı. En küçük uyanışın korkuyla bastırıldığı bu dünyada bakışı zehirlenmeyen iki çocuk var: Atila ve Defne.

Varlıklı bir ailenin kızı olan Defne, her cumartesi günü babasının lüks arabasıyla evinden çıkıp dershaneye gider. Defne’nin güzergâhı üzerinde, dört yola yakın bir noktada onu her cumartesi günü aynı saatte kırmızı bisikleti Rüzgâr’ın üzerine binmiş hâlde hazırda bekleyen Atila, araba görünür görünmez pedallara asılır ve arabayla yarışa kalkışır. Elbette her seferinde birkaç metre yol alamamışken daha, arabanın gerisinde kalır. Fakat Atila’nın derdi hayranlık ve imrenmeyle bakıyor olsa da lüks arabanın kendisi değil, arka koltukta oturan Defne’nin dikkatini, ilgisini çekebilmektir. Yazar, yazar sesiyle kurguyu kesip araya girdiği bölümlerden birinde bunun bir aşk hikâyesi olmadığını söylese de iki çocuğun arasında çok geçmeden aşka benzeyen, aşka yakın bir dostluk kurulur. Bisikletle arabanın yarışabildiği kısacık anlarda Atila ve Defne birbirlerine bakar, gülümser ve nihayet birbirlerinin yolunu gözleyecek kadar yakınlaşır iki çocuk.

Hikâyenin detaylarına girmeden hemen önce, kurguyu kesen yazar sesinden söz edebiliriz. Hikâye akarken yazar, başka bir yazı karakteriyle birdenbire, küt diye yani, araya giriyor. Girişi ani olduğu için ilk seferinde “Şurada uslu uslu oturayım dedim; sakin sakin hikâyemi anlatayım dedim; nerdeee!” diyerek bu durumu açıklamaya çalışıyor. Okurun beklentisini karşılamaya niyetinin olmadığı anlarda ya da gerçekçiliği / inandırıcılığı tartışmalı bulunabilecek durumlarda beliren yazar sesi doğrudan doğruya okuruyla konuşarak ve zaman zaman onunla eğlenerek her koşulda hikâyesinin ve karakterlerinin arkasında duracağını sezdiriyor. Bu, cüretkâr da bulunabilir, eğlenceli ya da sıkıcı da. Okuruna kalmış. Fakat şaşırtıcı, belki kışkırtıcı yazar sesinin yaratacağı etki ne olursa olsun, bir şey daha var yazar sesine ilişkin: Hikâye o kadar bilindik ve tam da bu nedenle o kadar iç karartıcı ki, arada bir yazar sesiyle bölünmek, gerçek olanın içindeki absürdü görmeyi ve belki bir ölçü rahatlamayı sağlıyor. Nihayetinde her şey absürt işte! Şöyle ki: Arabaların vızır vızır geçtiği bu yolda, tam olarak dört yol ağzında günün birinde ansızın bir kent kurulur: Otokent. Ve bu kentte, akla hayale sığmayacak şeyler olur.

Yetişkin okur ile çocuk okurun farklı okuma deneyimlerine sahip olduğu öngörülebilir. Bu farklı okumanın sonuçlarının da doğal olarak farklı olması beklenir. Teneke Uygarlığı özelinde okurun ön bilgisi, dünya meselelerine yaklaşımı ve yorumu, hikâyeye bakışı doğrudan etkileyebilecek nitelikte. Dolayısıyla bir ön bilgi ve yaklaşımı olmayan çocuk okurun Teneke Uygarlığı’na dair yorumu, büyük ihtimal ilgimizi çeker. Kitabın 10 yaş ve üzeri için olduğunu düşünsek, bu yaşlardaki her çocuğun dünyaya, ülkeye ilişkin -en azından güçlü sezgileri olduğunu varsaysak bile, sonuçlar ilginç olacaktır. Keskin bir kuşatma ve “buradan çıkış yok” duygusuyla adım adım sıkışan insanların yaşadığı Otokent, yüksek ve geçilmez duvarlarla, demir kapılar ve güvenlik güçleriyle donatılmıştır. Yüksek kulelerde yaşayan, Başkan’ın emrinde hareket eden ve ortak serveti paylaşan zengin azınlık ile hiçbir şeyi sorgulamayan, en temel haklardan mahrum yığınlar arasındaki uçuruma rağmen dağılmayan, bozulmayan bu yapı nasıl ayakta tutuluyor sorusunu kitle iletişim araçlarının yaygınlaştırılması örneğiyle açıklayan yazar, herkesin uyuduğu, uyutulduğu bu dünyayı tüm ayrıntılarıyla anlatıyor. Bu esnada düşüncesini başka bir kılığa sokmadan, onu başka bir şeyle ikame etmeden aktarıyor. “Demokrasinin olmadığı yerde yaşam nasıl olur?” sorusuna yanıt gibi, hikâyenin kendisi.

Fakat her karanlığın bir sonunun olması gerekir. Teneke Uygarlığı, çocuk karakterleri üzerinden umuda yer veriyor. Mutlaka bir çıkış vardır, diyor. Hayal kurmaktan vazgeçmemek lazım, diyor. Umut eden, hayal kuran Atila ve Defne hapsedildikleri bu kentten kaçmanın, eski hayatlarına dönmenin yollarını ararken, hayattan ne beklediklerini de düşünüyor. Ki, hikâyenin böyle bir kapıyı aralaması, ayrıca anlamlı.
Son olarak… Teneke Uygarlığı’nı Maria Brzozowska resimlemiş. Çizimlerin bıraktığı tat da, hikâyeye uygun bir şekilde, kasvetli. Koyu, kasvetli, kâbus tadındaki bu mekanik dünyada, yeni bir şey yok.

KAYNAK: İYİ KİTAP