DÜNYA SAĞ BEYİNLİLLER TARAFINDAN YÖNETİLSEYDİ NASIL BİR YER OLURDU?

Üsküdar Üniversitesi Nörobilim Ana Bilimdalı Başkanı Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ “Edebiyatta Beyin Hareleri” başlıklı çalışmasında romanlar yoluyla beynin gizemini çözmeye odaklanıyor. Tanrıdağ, oldukça ilginç olan bu çalışmada, ele aldığı romanlar üzerinden beyni öğrenmenin imkânını arıyor.

Proust’tan Melville’ye, Schiller’den Orhan Pamuk’a, Dostoyevski’den Eco’ya dünyaca ünlü yazarların romanlarında nörobilimle edebiyatın kesişim noktalarını tespit ediyor. Bilimin keşfinden çok daha önce yazarların satırlarında yer alan beyin, bugün çocuk eğitiminde en fazla üzerinde durulan organların başında geliyor.

Tanrıdağ’ın bu çok özel incelemesindeki başlıklardan bir tanesinde “dünya sağ beyinliler tarafından yönetilseydi nasıl bir yer olurdu” sorusunun cevabını aranıyor. Sol beyin ve sağ beyin ayrımlarının nasıl oluştuğu, bu adlandırmaların neye göre yapıldığı ve sol beyinliler tarafından yönetilen dünyanın nereye gittiği gibi sorular açıklanıyor. Ve tabi ardından asıl soruya geliniyor.

Sağ ve sol beyin her insanda ortak bulunuyor ancak bir insana sol beyinli ya da sağ beyinli demek için henüz yeterince güçlü nedenlerimizin olmadığını söyleyen Tanrıdağ, hangi beynin kişide baskın olarak işevsel olduğunun tespit edilebildiğini söylüyor. Örneğin “detaycı, zamana bağımlı, kelimesel ve matematiksel düşünen ve daha çok pozitif bilimlere yatkın bir kişide davranışlarda sol beynin; bütüncül, zamanı unutan, görsel ve mekansal sembollerle düşünen, hayal gücü kuvvetli ve daha çok sanata yatkın bir kişide ise davranışlarda sağ beynin daha çok baskın olduğu söylenebilir.”

Siyasette sağ beyin özellikteki kişilerin bazılarından örnekler paylaşan kitap, “dünya sağ beyinliler tarafından yönetilseydi çok daha az ırkçılık, sömürgecilik, ayrımcılık, savaş, ölüm ve açlık olurdu” diyerek dünya siyasetçilerine ve seçmenlerine bir çağrıda bulunuyor aslında.

Tanrıdağ’ın kitabında sağ beyinli siyasetçiler olarak verdiği isimler arasında şiir yazan, insan haklarına daha duyarlı, mütevazı yaşam süren, roman yazan, dünya barışı ve “ötekine” saygı dolu mesajlar paylaşan, intikamı değil bağışlamayı seçen, vicdanî açıklamalarda bulunan ve bu açıklamalara uygun kararlar alan ülke başkanları var. Bu kitap bugün yazılsa eminiz ki Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern de bu listeye dahil edilirdi.

Geçtiğimiz günlerde Yeni Zelanda’da bir camiye düzenlenen saldırıda çok sayıda ölü ve yaralı müslüman vardı. Tüm ülkenin bir anda gündemine oturan bu “müslüman kıyımı” İslamofobia tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Öfkelerini saçan insanların sayısı az değildi. Bu gergin ve öfke dolu ortamda Başbakan Ardern pek de görmeye alışık olmadığımız sözlere ve uygulamalara imza attı. Ülkesindeki tüm müslümanların acısına ortak oldu, yaşanan vahşetten dolayı hissettiği üzüntünün sahiciliğine tüm dünyayı inandırdı. Başbakanın ülkesine yaydığı bu etki Yeni Zelanda halkına örnek olmuş olma ki çoğu insan camilere akın ederek müslümanları namaz kılarken izmeleye ve onları koruma altına almaya başladı. Tüm ülkede yas ilan edilirken, ortak yas törenleri düzenlendi. Başbakan Ardern insanî duruşu, sözleri ve eylemleri ile küresel kaos tezgahçılarının oyunun bozuyordu.

Tam da bu esnada, yani Prof. Tanrıdağ’ın kitabını okurken ve dünya haritasında kenarda kalmış küçük bir sömürge ülkesinin bir anda gündeme oturması ile unuttuğumuz bir gerçeği hatırlıyoruz: Çocuklarımızı nasıl bir dünyaya hazırladığımız dünyanın nasıl bir yer olduğu ile ilgili değil, çocuklarımızın dünyayı nasıl okuyacağı ile ilgilidir. Bir yandan bir bilgisayar oyunun sanallıktan gerçekliğe olan bu katı geçişini izliyor diğer yandan da merhametin ve vicdanın etki dalgasının nasıl büyüdüğüne şahitlik ediyoruz. O halde seçim bizim! Hangi görüntünün ardından gideceğiz?

Ve bir kez daha şiirin, sanatın, imgenin, hayal gücünün ve bütüncül bakışın insan olma yolculuğunda ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. O halde çocuklar için daha çok edebiyat, daha çok şiir ve daha çok sanat dolu bir müfredatı; ötekini, başkasını, diğerini, ben’i ve biz’i anlamaya yönelik daha çok içerik ürettiğimiz bir okuma ajandasını acilen eğitim gündemimize almalıyız.

YAZAN: AYŞENUR NARBOĞA

Buz Ejderhası

Buz Ejderhası Kuzey Avrupa’nın halk anlatılarının en yaygın karakterlerinden biri. Bugüne kadar farklı anlatımlarla dile gelen bu masal karakterinin en yenisi Troon Harrison’un kaleminden çıktı. Andrea Offermann’in büyüleyici çizimleri bu masalı daha da görkemli kılıyor şüphesiz.

Tam da bahara ulaştığımız şu günlerde kış mevsiminin gidiyor oluşunu nasıl anlıyoruz? Kış mevsiminin ardından ona el sallamak, bir sonraki gelişine kadar beyazı ve kardan adamları görmeyecek olmak, mevsimlerin nasıl bir döngü izlediğini tefekkür etmek gibi bir dizi çocuksu eylem… Hangisi bizim zihin dünyamızda yer ediyor?

Her şeyi deterministçe yorumladığımız bu mekanik algı hükümdarlığında masallar, efsaneler ve mitolojiler gerçekçi yapımızı biraz alt üst ediyor. Çok fazla kış yaşamayan bilmez belki ama Harrison buz kesmiş soğuktan, açlıktan ve ölmek korkusundan yorgun düşmüş bir ailenin dramını hatırlatıyor bize. Bir türlü gelmek bilmeyen baharı nasıl çağırmak gerek? Buz ejderhaları sarmışsa tüm ülkeyi hem de! Ama yaralanmıştır buz ejderhası bu yüzden çok istese de o da terk edemez ülkeyi ve ardından gelemez bahar bir türlü. Zümrüt yeşili gözleri olan bu kız çocuğu tüm korkularının sebebi olan bu buz ejderhasına evindeki son yiyeceği, reçelli ekmek dilimini paylaşacak ve onu iyileştirecektir.

Bir sevgi, sabır ve mücadele masalı… Kainatı çocuksu motiflerle yorumlayan ve hayali karakterlerle zenginleştiren bir algı biçimi… Şimdilerde de benzer bir masal Newruz için dile geliyor. Belki buradan başlayabiliriz dünyayı masalların diliyle okumaya…

İnuitler çocuklara öfke kontrolünü nasıl öğretiyor?

2016 yılında ölen Briggs, gözlemlerini ilk kitabı olan ‘Never in Anger’da (Asla Öfkelenmemek) aktarmıştı. Ne var ki, ortada yanıtlanması gereken bir soru vardı: İnuit ebeveynleri çocuklarına bu yeteneği nasıl aşılıyorlardı? İnuitler, öfke eğilimli bebeklere nasıl davranır ve onları serinkanlı yetişkinlere dönüştürürdü? İnuit geleneklerinde küçük bir çocuğa bağırmak, onu aşağılamak anlamına geliyor. Sanki bir yetişkin öfke krizi geçiriyor gibi algılanıyor ve Briggs’in aktardığı kadarıyla, temel olarak çocuğun seviyesine inmekle aynı görülüyor.

Antropolog Briggs’in bu özel çalışmasının ilgi çekici tüm detayları DUVAR gazetesinden okunabilir.

KAYNAK: National Public Radio ÇEVİRİ: Tarkan Tufan

Çocuk Bilim Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet Temsili

ÇÇocuklar için yazılan bilim kitaplarında kadınların önemli ölçüde temsil edilmediği ortaya çıkmıştır. Bu tür kitapların çocuklara meslek seçimi konusunda yol gösterdiği bilinmektedir. Bu yüzden çocuk kitaplarında kadınların da yer alması, bilimin tüm alanların onlar için de uygun olduğunu göstermek için gereklidir.

Küçük çocuklara büyüyünce ne olmak istediği sorulduğunda “astronot ve doktor” gibi meslekler en çok söylenen meslekler arasında gelmektedir fakat onlara bir bilim insanı çizin dediğinizde kâğıtta göreceğiniz bir erkek olacaktır. Çocuklar bu tür ön yargıları çevrelerinden ya da birçok kaynaktan öğrenirler. Çocukların çizimlerinde kadın bilim insanlarının olmaması bizi şaşırtmamalı çünkü aslında bizler de onlara bunun aksini gösterecek çizimleri sunmuyoruz.

Çocuk bilim kitaplarındaki çizimler ve resimler hakkında yapılan çalışmalar gösteriyor ki kadınlar neredeyse bu kitaplarda hiç temsil edilmiyor. Özelliklede fiziksel bilim alanlarındaki görsellerde kadınların teknik bilgisi ve yeteneği göz ardı edilmiş. Bu kitaplardaki imgeler, bilimin erkekler için bir alan olduğu; bilim, teknoloji, mühendislik ve matematikteki (STEM) kariyerlerin kadınlar için önemsiz olduğu izlenimini vermektedir.

Gelişim kuramları, çocukların toplumsal çevrelerine uyum sağlamaları için toplumda var olan cinsiyet rollerini öğrendiklerini açıklamaktadır. Bu durum çocukların kendilerini bulma çabalarının etkiler ve kendileri için var olan geleneksel cinsiyet davranışlarını öğretir.

Çocuk bilim kitaplarındaki çizim ve resimler, cinsiyetlere uygun meslekler hakkında bilgi vererek bu öğretilere katkı sağlamaktadır. Bu durum onları cinsiyete göre belirlenen kariyerleri kabul etmelerini sağlar. Buna karşılık, kızların büyüdükçe bilime olan ilgilerini geliştirmelerine yardımcı olmak ve kadın bilimcilere olan olumsuz ön yargıların ortadan kalkması için bilim kitaplarında kadın modellerin var olması gerekmektedir.

Araştırmaya için, İngiltere’deki iki halk kütüphanesinde yer alan bilimle ilgili resimli çocuk kitapları analiz edildi. Öncelikle mevcut 160 kitapta kadın, erkek görsellerinin ne sıklıkla yer aldığı hesaplandı. Sonra iki bilimsel mesleğin -doktorluk ve astronotluk- detaylı bir analizi yapıldı. 26 kitaptan oluşan bu alt kümede, kadın-erkek astronotların ve doktorların resimleri incelendi.

Genel olarak, çocukların bilim kitaplarında erkelerin kadınlara nazaran üç kat daha fazla var olduğunu ve bilimin erkekler ait bir alan olduğunu vurgulayan toplumsal yapının var olduğunu görüldü. Kadınların temsil sayısı kitapların hedef yaşının büyümesiyle daha da azalıyor. Kadınlar genel olarak pasif, düşük statüde ve vasıfsız olarak tasvir ediliyor ya da birçok kitapta temsil edilmiyorlar bile.

Örneğin, çocuklar için yazılmış uzay araştırmaları hakkındaki bir kitabı, bir uzay yürüyüşüne neyin dahil olduğunu gösterir. Uzay giysilerinin var olduğu resimlerin yanında hemen bu giysiler olmadan astronotun kanının kaynayacağı ve vücudunun parçalayacağı ifade edilirken İngilizce ’de var olan cinsiyet ifadelerinden biri kullanılıyor. Erkek zamirlerin (he) kullanılması, bu kıyafeti giyen kişinin erkek olduğunu gösteriyor.

Kurguda imajı kullanılan astronot Sunita Williams da dahil olmak üzere uzay yürüyüşleri yapan 11 kadın astronotun isimlerinden hiç bahsedilmiyor. Williams’ın yüzü uzay başlığıyla kapalı olduğundan metinde sadece erkeklerden bahsediliyor. Çocuklar bu durumda kadınların uzay yürüyüşü yapmadığını astronotların sadece erkeklerden oluştuğunu düşünmesi çok olasıdır.

Başka bir kitapta ise, bir uzay istasyonunun içinde yüzen ve kameraya gülümseyen bir kadın astronot görüyoruz. Astronotları bu noktaya getirmek için gereken nitelikler ve deneyimler oldukça geniştir. NASA’nın astronot eğitim programında yer almak, her yıl binlerce uygulama ile oldukça zorlayıcı bir hal alıyor. Ancak kitapta kadının eğitimi, uzmanlığı ve bu konu hakkındaki bilgisinden söz edilmiyor.

Bunun yerine, resmin altında şöyle yazıyor: “Sıfır G’de her gün kötü bir saç günü.” Kadınların görünümüne odaklanan böyle yorumlarla, bilime katkıları ciddiye alınmıyor.

Çalışma aynı zamanda disiplinler arasındaki önemli farklılıkları da tespit etmiştir. Fizik kitaplarındaki görsellerin yüzde 87’si erkeklerden veya erkek çocuklardan oluşuyor. Sadece birkaç fotoğrafta kadın astronotlar resmediliyor ama bunların hiçbirinde kadınlar mekik kullanırken, deney yaparken veya uzay yürüyüşünde gösterilmiyor. Biyoloji ile ilgili kitaplar, tam tersine kadın ve erkek imajlarının eşit bir dengesine sahipler. Kadın doktorların erkeklerle aynı faaliyetleri yürütüp erkek doktorlarla aynı statüde oldukları gösteriliyor.

Peki, bu durum neden bu kadar önemli?

Görüntülerin önemli olmadığını, resimlerdeki iletilerin önemsiz olduğunu düşünebilirsiniz fakat milyarların döndüğü reklam sektörü sizinle aynı fikirde değil. Reklamlar, ürünler veya hizmetler için nadiren ayrıntılı bilgiler verir, bu durum verdiği diğer mesajları önemsiz kılmaz. Bunun aksine, reklamlar izleyiciyi kendine çekmek için arka planda kullandığı çekici yaşam tarzlarına ya da gösterdiği sosyal statülere güvenir.

Aynı şekilde, çocuk kitapları da kariyer seçimlerinin reklamını yapar ve kullandığı görsellerde mesleklerde bulunan cinsiyet ayrımlarını çocuklara sunar.

Araştırmalar da gösteriyor ki, çocuklar daha okula başlamadan erkeklerin çoğunlukta olduğu alanlarda kadınlara göre daha başarılı olduğu algısına sahiptirler. Sekiz yaşına kadar küçük kız çocuklarının fen ve matematik derslerine öğretmenleri ve velileri tarafından genellikle yeteri önem verilmiyor, fizik alan A düzeyindeki öğrencilerin yalnızca yüzde 20’sinin kadın olması da bu yüzden pek şaşırtıcı değildir. Başarılı kadın bilim insanlarıyla yapılan görüşmeler, kızların bilimde rol modellerini aradıklarını ama çoğu zaman bulamadıklarını göstermiştir.

Bu nedenle, çocuk kitaplarındaki görsellere daha fazla önem verilmesi gerekmektedir. Kitap editörleri ve illüstratörleri, kadınları da nitelikli, yetenekli olarak temsil etmek için çaba sarf etmeleri gerekmektedir. Kadınların sadece asistan ya da gözlemci olarak değil, bilimsel faaliyetlerde aktif olarak var oldukları resmedilmelidir. Kadınlar ayrıca, STEM mesleklerinde kendi rol modellerini görmeye ve bu kariyerleri seçebilmeleri için daha fazla sayıda temsil edilmeye ihtiyaç duymaktadır.

Ebeveynler, öğretmenler ve kütüphaneciler – yazarlar, ressamlar ve yayıncılar ile birlikte – kitaplarda bulunan cinsiyetlendirilmiş mesajları incelemelidirler ve kitaplardaki resimlerin çocuklara neyi öğrettiğini sorgulamalıdırlar.

KAYNAK: the CONVERSATION TERCÜME: FATMA BEYZA ATEŞ

HİÇ “HAK”SIZ OLUR MU ÇOCUKLAR?

Çocuk insanın fihristi madem, o hâlde insanı anlamaya giden yol da çocukluğundan geçer. Bu anlama ve anlamlandırma çabası içinde muhakkak ki referanslar vardır. Farklı kültür ve medeniyet anlayışlarını doğuran bu referanslar, çocuğa ve onun haklarıyla ilgili sorulara da cevap sunar.

“İnsan Hakları” ifadesinin günümüz şekliyle dilden dile dolaşan hikâyesi aslında oldukça yeni, modern, Batılı ve sekülerdir. Bu perspektiften ele aldığımız insan hakları kabulü, bizim insan kabulümüzü de verir. Tüm dünyada ise bu kabullerin tek mutlak doğruymuş olduğu dayatması söz konusudur. Oysa bu dayatmayı reddederek kendi referanslarını ortaya koyacak, yeni bir paradigma inşası yahut köklere dönüş -adına ne derseniz deyin- Batılı olmayan bir yorum bulmak mümkündür!

Aslında en kestirmeden, Mustafa Ökkeş Evren’in HİÇ “HAK”SIZ OLUR MU ÇOCUKLAR? isimli şiir kitabına getirmeli konuyu. Yazarın çocuğu ele aldığı boyut, bugünkü Batılı sınırlamaların yetişemeyeceği bir yerde duruyor. Her bir şiir her bir satır, çocuğu vahiy penceresinden okumaya bir giriş sağlıyor. Referansın fıtrat ve vahiy olduğu bu okuma üslubunda, haklara indirgenmemiş; ama haklarıyla var olan çocuğun portresini de görürüz.

Çocuklar elbette hiç haksız değil; çünkü onlara çocukluklarını unutturduk… İçimizdeki çocuğun öldüğünü söylediklerinde de hiç haksız değiller. Dünyanın böyle gitmek zorunda olmadığını, yeniden bir inanışla güzel bir dünya için çalışmanın boş bir hayal olmadığını söylerken de hiç haksız değiller.

Onlara haklarını teslim etmek için yetişkin zorbalığına bir son vermenin başlangıcı niteliğinde bir kitap…

YAZAN: SONGÜL İNANÇ

KAYNAK: ÇOCUK ŞEHRİ DERGİSİ SAYI 9

Uluslararası İslam Eğitimi Kongresi 2019

YEKDER ve Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi işbirliği ile hazırlanan Uluslararası İslam Eğitimi Kongresi Nisan ayında gerçekleştirilecek.

Dünya genelinde eğitim alanındaki hâkim kuram ve uygulamalar, Batılı sosyal bilim paradigması içerisinde üretilen pozitivist ve davranışçı yaklaşımların ağırlığını koruduğu, Batı toplumlarının eğitsel sorunlarını çözmek amacıyla geliştirilmiş bir karaktere sahiptir. İslam dünyasında ise kültür ve medeniyet kodlarına uygun bir eğitimin teşekkül etmesi ve organizasyonunun yeniden yapılandırılması için kavramsal ve kuramsal çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

​Uluslararası İslam Eğitimi Kongresi, uzun yıllardır üzerinde tartışılan ve hep eleştiri konusu haline getirilen Batı merkezli, pozitivist eğitim yapısı karşısında İslam kültür ve medeniyeti ile uyumlu, aynı zamanda dünyanın geri kalanından haberdar olarak dünya eğitim anlayışına yön verecek bir eğitim sisteminin imkânını tartışmayı hedeflemektedir. Kongre, kendi iç dinamiklerimizden beslenen, İslam’ın insan anlayışı ile uyumlu bir eğitim sisteminin teşekkülünde yol haritası oluşturmayı amaçlamaktadır.

Kongre 12-13 Nisan tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilecek.

28 Şubat Sürecinin Çocuk Edebiyatına Etkileri

Edebi Çocuk’tan Zafer Özdemir 28 Şubat’ın çocuk edebiyatına etkilerini Nehir Aydın Gökduman ile konuştu. 2013 yılında gerçekleştirilen röportajda 28 Şubat’ın çocuk edebiyatına etkileri tartışılıyor.

***

28 Şubat sürecinin çocuk edebiyatına olan etkilerine ilişkin gözlemleriniz nelerdir?

Postmodern olsun ya da olmasın bütün darbelerin ilk vurduğu alan düşünce ve eğitimdir. 28 Şubat’ın da yine en çok din eğitimini olumsuz etkilediği apaçık bilinen bir gerçek. Dinî eğitimin sacayağı olarak görülen ve bu süreçte büyük yara alan gerek din eğitimi veren okullar, gerek sivil toplum kuruluşları, gerekse bu eksende yayın yapan gazete, dergi ve kitapçılar, yok edilme tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Çok partili döneme geçişten sonra din eğitiminde kazanılan özgürlüklerin tamamının 28 Şubat dönemindeki baskı ve dayatmalarla ortadan kaldırılması, sürecin ne kadar ağır işlediğinin ayrı bir göstergesi oldu. Tabii ki eğitimin tarumar edildiği böyle bir zapturapt ortamında bizim camiadaki çocuk edebiyatının ve kitaplarının güllük gülistanlık bir seyir göstereceği de beklenemezdi.  İyi hatırlıyorum 1998 yılıydı. Her gün 28 Şubat heyulasının başımıza ördüğü çorapların türlü türlü hâlleriyle irkiliyorduk.  Bir akşam televizyon kanalında haberleri izlerken,  spikerin elinde bir anda kendi yazdığım romanlardan birini gördüm. Kitap, bir lisede edebiyat öğretmeni tarafından öğrencilere tavsiye edilmiş, bir öğrenci velisi bu durumdan rahatsız olmuş ve idari makamlara yaptığı şikâyet sonucunda öğretmenin liseden tasfiyesi uygun görülmüştü. Bir kitap tavsiyesinin yol açtığı bu garabet ve yazdığım kitabın bir suç unsuru gibi ekranda sergilenerek içinden pasajlar okunması, o dönemde haber bültenlerinin hangi maksada uygun haber ürettiklerinin basit kanıtlarından biriydi. Bu haber, sonrasında da gazete manşetlerinde boy göstermişti.

Tabii böyle militarist bir kuşatma altında ne yetişkin ne de çocuk edebiyatının bizim camiada öyle pek ilerleme gibi bir şansı olamazdı. Zaten bizim literatürümüze Tanzimat’la birlikte giren çocuk edebiyatı daha çok sistemin müsaade ettiği ve desteklediği çevrelerin tekeline verilmişti. Üç-beş isim dışında Müslümanlar yıllarca bu alana uzak durmuşlardır. (Burada değerli üstad Cahit Zarifoğlu’nu rahmetle anmak isterim) 1970’lerden sonra Müslümanların aktif yayıncılık politikalarında ise daha çok tefsir, fıkıh gibi çeviri eserlerin hâkimiyeti mevcuttu. Çocuklar için yazıldığı iddia edilen ve özellikle dinî kitap olarak nitelenen kitaplar da ancak ilmihal tarzında olanlardı. Yani ne uzun soluklu bir roman, ne bizi anlatan anekdotlar… En azından ben kendi adıma bunlara rastlamadığımı söyleyebilirim. Aslında birçok ebeveynin ortak sıkıntısıydı. Çocuğunuz eli kalem tutup okumaya başladığında ona kendi dünya anlayışınızla paralellik gösteren edebi eserler arardınız, ama dön dolaş hep aynı noktaya gelirdiniz.

Bugüne baktığımızda bu durumun eskiye nazaran oldukça aşıldığını görsek de 28 Şubat, bu ilerlemenin önüne büyük bir set koymuş, dünya perspektifinden çocuk edebiyatını çok geriden takip etmemize sebep olmuştur. Bugün George Orwell, Roald Dahl, Michael Ende gibi ünlü yazarların 1950’ler ve sonrasında yazdıkları kitapları okuduğumuzda, kendimizin 2000’lerde ne hâlde olduğunu daha iyi anlayabiliyoruz.

Yazarlık serüveniniz devam ediyor; sadece çocuk edebiyatı alanında değil, roman ve hikâye türünde de eserleriniz var. Yaşadığımız dünya bir yazar olarak sizi nasıl etkiliyor? Örneğin konu seçiminde aile ilişkileri, pedagojik sorunlar, savaşlar veya başka sorunlardan öncelik sıralaması gözetiyor musunuz?

Yirmi yıla yakındır, edebiyat alanında yazıyorum. Yazıya ilgim ilkokul yıllarından bu yana olsa da profesyonel olarak uğraş edinmem de sanırım yaşadığım ortam ve şartların büyük etkisi oldu. Mesela ilk gençlik dönemimde tuttuğum anekdot ve günlüklere göz attığımda bile, yazılarımın ekseninde; fıtri olanın sınırlanması, iğdiş edilmesi, zulüm merkezli sömürü ve himaye karşısında doğan refleksi görüyorum. Bu sonraki süreçlerde de değişmedi. Zaten Kur’an’ın muhtevası ve bize sunduğu İslam algısında da insan doğasını en çok etkileyen gerçekliğin de hak ve adalet arayışı olduğunu düşünüyorum. Konu seçimi de kimliğin tezahürü olarak şekilleniyor doğal olarak. Yazarak günü yakalamayı, dünya gündeminde ya da ülke içinde hepimizi ilgilendiren kitlesel meseleleri edebiyatla bütünlemeyi seviyorum. Bana göre bu yalnızca köşe yazarlarının işi değil. Edebiyat, ‘en güzel söz’ söyleme sanatıysa yelpazesi de bir o kadar geniş tutulmalı… Mesela, 28 Şubat’ta ısrarla yazdığımız başörtüsü hikâyeleri. O dönem eğitim ve öğretim hakları babında, hak ve adalet için yazıya yüklenen bir misyondu ve işlevsel de oldu. Yazıya yön veren saikler yaşamdan kopuk değilse anlam buluyor. Mesela okuduğum gazete küpürlerinden çıkardığım çok öykü olur benim. Çocukları gözlemlediğim, onların kıymetli cümlelerini biriktirdiğim notlarım, ailemden yola çıkarak edindiğim tecrübeler, anneliğin yüklediği duygular, insanın havsalasında derin yaralar açan savaşlar, fotoğraflar ve tüm bunların yanında çocukluğumdan bu yana kopamadığım kitaplarım, okumalarım…  Yazının şekillenmesinde hepsi ayrı öneme sahip benim için.

Röportajın tamamını okumak için tıklayınız.

Barış İçin Bir Kitap: Düşman

Çocuklara savaş gibi trajedik bir olguyu anlatmak her zaman çok zordur. Sebepler ve sonuçlar cevaplanması gereken çok sayıda soru bırakır çocukların dünyasında… Ama bu soruların yetişkinlerin dünyasında da ağır bir yüke dönüşmediğini kim iddia edebilir ki…

Ülkemizde Uluslararası Af Örgütü katkılarıyla yayına hazırlanan Barış İçin Bir Kitap: Düşman isimli çalışma Ginko Çocuk‘tan çıktı. Birbirine düşman edilmiş iki askerin duygularına yer veren bu resimli kitap, çocuklara savaşı gayet hassas bir teknikle anlatıyor.

Yazar Davide Cali’nin bu hassasiyeti takdire şayan zira savaşı anlatan bir kitapta ne kan var ne de havada uçuşan parçalanmış cesetler… Sadece duygular var; iki yorgun, savaştan bıkmış, sevgiyi arayan ve eski barış dolu günlere özlem duyan askerlerin duyguları… Üstelik bir tiyatro perdesini andıran çizimlerle açılan kitap, savaşın koskoca bir oyun olduğunu düşündürtüyor.

Kitap “düşman kim” sorusuna epe kafa yorduran cinsten. Asker yetkililerin savaşı bitirmeye pek niyetli olmadığını görünce düşman askeri öldürmeye karar verir. Böylece savaşın gerçekten biteceğini ve artık eve dönebileceğini düşünür. Gizlice öldürmek için düşman askere yaklaştığında onun da eline tutuşturulmuş bir kırmızı kitap olduğunu, o düşmanın da bir ailesi olduğunu görür. Tıpkı kendisi gibi bir insan, bir asker…

Kitap, düşman diye bize öğretilenlerin bizim gibi birer insan olduğunu anladığımızda savaşın gerçek anlamda biteceğini fısıldıyor. Şiddetin zerresinin yer almadığı bir anlatımın imkanını gösteren yazar, barış için oluşturulması gereken literatüre büyük bir katkı sağlamış oluyor.

Ginko Çocuk kitapla ilgili etkinlik düzenlemek isteyenler için özel bir çalışma da hazırlamış. İlgilenenler bakabilir.

Hareketli Kağıt Oyuncaklar Kitabı

Hareket eden şeyler deyince dile gelen otomat kelimesini bu günlerde çok sık duyuyoruz. Gelişen robot teknolojisiyle birlikte ne çok ürün görüyoruz otomat sistemli değil mi? Zaten son yüz yılımıza otomatlar hükmediyor desek abartı bir ifade de olmaz. Öte yandan Uniq İstanbul’daki Cezeri sergisindeki otomatların büyüleyici görüntüleri otomatın hayatımızda çok eskiden beri olduğunu hatırlatıyor.

Rob Ives, sadece kağıtları kullanarak otomat sistemli oyuncaklar üretiyor. Oldukça eğlenceli görülen bu oyuncaklar için ihtiyacınız olan tek şey ince motor kasları! Cetvel, makas, yapıştırıcılar ve rengarenk kağıtlar işin en kolay kısmı…

Kendi sitesinde çalışmalarını görebileceğiniz Rob Ives’in kağıt otomatlar kitabı ülkemizde pek bilinmiyor. Oysa Marsık Kitap 2005 yılında Ives’in çocuklar için hazırladığı kitabı ülkemize getirmişti. İçerisinde tam dört tane oyuncak bulunuyor.

Bu oyuncaklar, el becerilerini geliştirmenin yanı sıra onlara dengeyi, denge noktalarını Newton’un denge kuramındaki askiyon ve reaksiyonun eşitlik ilkesini öğreterek el devinimiyle işleyen oyuncakları ürettirecek ve düşünme yetilerini geliştirecektir.

Sadece kağıtlardan değil türlü atıklardan, eşyalardan üretebileceğiniz robotlar da Ives’ın çalışmalarının arasında yer alıyor.

1 2 3 111