Hayvanlara Niçin Bakarız

John Berger’in “Hayvanlara Niçin Bakarız” kitabından alıntıdır:

Ne var ki 19. yüzyıla kadar hayvanlarda insan nitelikleri görme eğilimi, insanla hayvan ilişkilerinin vazgeçilmez bir özelliği ve bu iki türün yakınlığının bir ifadesiydi. Bu eğilim hayvan metaforunun sürekli olarak kullanılmasının bir kalıntısıydı. Son iki yüzyıla kadar hayvanlar sahneden yavaş yavaş çekildiler. Günümüzde onlar olmadan yaşıyoruz. Bu yalnızlığımızda da hayvanlarda insan nitelikleri görme eğilimi bizi iki kat fazla daha tedirgin ediyor.

Bu kurumsal kopuş kesin olarak Descartes’le geldi. Descartes, insanın hayvanla olan ilişkisindeki ikiliği insanda içselleştirdi. Gövdeyle ruhu kesinlikle birbirinden ayırarak gövdeyi fizik ve mekanik yasalarının egemenliğine soktu ve böylece hayvanlar ruhtan yoksun oldukları için bir makine modeline indirgendiler.

Descartes ile başlayan bu kopuşun sonuçları ancak zamanla ortaya çıktı. Yüzyıl sonra büyük zoolog Buffon, hayvanları yeteneklerine göre sınıflandırmak için her ne kadar makine modelini benimseyip kullandıysa da onlara karşı duyduğu sevecenlik bir süre için hayvanların gene de insanlarla dost sayılmasını sağladı.

İnsanın, hayvanı, kendi içindeki mekanikliği aşması için yapması gereken ve aynı zamanda insana özgü maneviyatın onu yönelttiği şey, acı duymaktı. Bunun yanında, makineyle karşılaştırılmasına karşın insanın gözünde hayvanın bir çeşit masumiyeti vardı. Hayvan herhangi bir geçmiş deneyiminden ve sırlardan arıtıldığı için bu yeni icat edilen “masumiyet” insanın bir çeşit geçmiş özlemi duymasına yol açıyordu.

Hayvanlara duyulan bu özlem bir 18. yy icadı olsa da, hayvanların tamamen önemsizleşmesi için -demiryolu, elektrik, taşıma bandı, konserve sanayii, otomobil, yapay gübre gibi- sayısız verimli icadın daha ortaya çıkması gerekiyordu.

20. yy’da içten yanmalı motorlu araçlar sokaklarda ve fabrikalarda taşıyıcı hayvanların yerini aldı. Büyük bir hızla büyüyen şehirler, çevrelerindeki kırsal bölgeleri kenar mahallelere dönüştürdü, bunun sonucunda oralardaki vahşi ve evcil hayvanların sayısı azaldı. Bizon, kaplan, ren geyiği gibi belli türlerin ticari sömürüsü bunların neredeyse kökünü kuruttu. Kalan yabani hayvanlar da giderek ya ulusal parklarda ya da özel avlanma alanlarında korunur oldu.

Sonunda Descartes’in modeli aşıldı. Endüstri devriminin ilk evrelerinde hayvanlar makine olarak kullanıldılar. Tıpkı çocuklar gibi. Daha sonra sözüm ona endüstri sonrası toplumlarda hammadde olarak kullanıldılar. Yiyecek için gerekli hayvanlar, imal edilen mallar gibi işlemden geçirildiler.

Hayvanın kuramsal ve ekonomik tarihi olan böyle bir duruma indirgenmesi insanların da aynı yalıtılmış üretim ve tüketim birimlerine indirgenmeleri sürecinin bir parçasıdır. Gerçekten de bu dönemde hayvanlara karşı böyle bir yaklaşım çoğu zaman insanlara yaklaşımın da bir habercisiydi.

Hayvanların çalışma gücüyle ilgili mekanik görüş daha sonra işçilere uygulandı. Zaman ve iş etkinliği incelemelerini ve endüstride “bilimsel” işletmeciliği “Taylorizm” başlığı altında geliştiren F.W. Taylor’a göre, çalışma o kadar aptalca ve tekdüze bir çaba gerektirmelidir ki; işçi “zihinsel bakımdan türler arasında en çok öküze benzesin.” Toplumsal koşullanmayla ilgili modern tekniklerin neredeyse hepsi hayvanlar üzerinde yapılan deneylerle geliştirilmiştir. Sözüm ona zekâ testleri yöntemleri için de bu böyledir. Günümüzde Skinner gibi davranışçılar, insan kavramını hayvanlarla yaptıkları yapay deneylerin sonuçlarına göre sınırlarlar.

Küreselleşme çağında varlıklı ailelerin eğitim stratejisi: Taşeron ebeveynlik

Hürriyet Gazetesi’nden Nuran Çakmakçı”Küreselleşme çağında varlıklı ailelerin eğitim stratejisi: Taşeron ebeveynlik” başlıklı yazısında Koç Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Çetin Çelik’in “Toplumsal Sınıfın Sosyal Sermaye Yoluyla Okul Başarısına Etkisi: Aile-Okul İlişkileri” çalışmasına odaklanıyor.

Üst sosyoekonomik gruptaki ebeveynlerin stratejilerini ‘taşeron ebeveynlik’ olarak tanımlayan Dr. Çelik, bu stratejiyi şöyle tanımlıyor:”Çocuklarını gönderecekleri okulları daha küçük yaştan itibaren seçiyorlar. Sosyoekonomik açıdan üst veli grubunda olan bu aileler ekonomik kaynakları ile çocuğun kültürel sermaye oluşturmasını taşeron kişi ve kurumlara devredebiliyorlar. Okul çocuğun spor, müzik gibi gerekli olan faaliyetlerini yerine getirmeyi üstleniyor. Ücretli tutulan öğretmen ve uzmanlar özel dersler yoluyla çocukların kültürel sermaye donanımlarını zenginleştiriyor. Gelecek endişesi uzman kişi ya da kurumlarca azaltılıyor. Bu kişi ve kurumlar bir nevi taşeron ebeveynlik hizmeti veriyor. Ancak bu düzeydeki bir mutsuzluk kaynağı ulusaldan ziyade küresel rekabet ortamına çocukların uluslararası sertifikalar, eğitim programları ile eklemlenmesinden doğabiliyor. Bu tarihsel olarak yeni bir fenomen, üst sınıfın kültürel sermayesi artık ulusal sınırlar içerisinde toplanabilen sermaye ile değil küresel bir eğitim ile ölçülüyor.”

KAYNAK: HÜRRİYET http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/nuran-cakmakci/kuresellesme-caginda-varlikli-ailelerin-egitim-stratejisi-taseron-ebeveynlik-41334779

Bekir Onur’dan Yeni Kitap

Çocuk kültürü ve çocukluk araştırmalarıyla bilinen Bekir Onur’dan yeni bir saha çalışması daha raflardaki yerini aldı.

“Değişen Çağ Değişen Çocukluk” başlıklı bu kitabı çağdaş çocukluk anlayışlarını, yeni çocukluk çalışmalarını ele alıyor. Psikoloji, sosyoloji, antropoloji, arkeoloji, tarih ve felsefedeki yeni çocukluk kavramlarını inceliyor. Çocukluğun değiştiğini, eğitimin ve okulun da değişmesi gerektiğini savunuyor.

NÖROBİLİMİN GÜNÜMÜZ EĞİTİMİ ÜZERİNDEKİ 5 ETKİSİ

Laboratuvarda gerçekleştirilen deneyler ile elde edilen bulguların pratikte uygulanışı arasında büyük bir fark ortaya çıkmaktadır. Nörobilim ile eğitim arasındaki ilişki de bu duruma istisna değildir. Günümüzde nörobilim araştırmalarına dayandığını iddia eden birçok eğitim modeli mevcuttur; ancak hiçbiri beyin temelli araştırmaların eğitim üzerindeki gerçek etkisini belirleyememektedir.

Nörobilim, öğrenme ve öğretme üzerindeki düşünce biçimimizi kökten değiştirmemiştir; ancak eğitim politikalarını şekillendirmeye, yeni teknoloji uygulama yöntemlerini etkilemeye ve eğitmenler ile öğrenciler arasındaki etkileşimi kolaylaştırmaya yardımcı olmaktadır. Öğrenim bilimini ve elde ettiğimiz bulguları gerçek dünyadaki sınıflarda nasıl kullanacağımızı gerçekten anlamak için önümüzde önümüzde daha uzun bir yol olsa da nörobilimin bugünün eğitimini geliştirdiği temel yönleri vurgulamak hayli önemlidir.

Bilişsel Eğitim, Daha Fazla Çeşitlilik Sunmak,Öğrenme Güçlüklerini Daha İyi Tanımlamak ve Önlem Almak, Sosyal Öğrenmeyi Sağlamak ve Nöroeğitime Odaklanmak başlıklarından oluşan beş maddeyi incelemek için tıklayınız.

https://vizyonergenc.com/icerik/norobilimin-gunumuz-egitimi-uzerindeki-5-etkisi

KAYNAK: VİZYONER GENÇ

YEKDER’in 2019 Uluslararası İslam Eğitimi Kongresi Bildiriler Kitabı Yayınlandı

YEKDER DEA Din Eğitimi Akademisi tarafından Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi işbirliği ile 12-13 Nisan 2019 tarihinde düzenlenen Uluslararası İslam Eğitimi Kongresi, 15 ülkeden eğitimcilerin, uzmanların, akademisyenlerin ve yaygın eğitim alanında çalışma yürüten araştırmacıların katılımı ile İstanbul’da yapılmıştı.

Uluslararası İslam Eğitimi Kongresi 2019 Bildiriler Kitabı, kongrede sunulan tebliğlerin kongre mekânıyla sınırlı kalmaması adına derlenmiştir. e-Book olarak ilgililerin istifadesine sunulan Bildiriler Kitabı, kongre kapsamında sunulan ve yazarlarınca tam metinleri tarafımıza iletilen bildirilerden oluşmaktadır.

Kitap, “İslam Eğitiminde Teori ve Metodoloji” ana teması altında İslam Düşüncesinde Eğitim, Modern Eğitim ve İslam Eğitimi, İslam Eğitimi Perspektifinden Sosyal Bilimler Eğitimi, İslam Eğitimi Perspektifinden Fen Bilimleri Eğitimi, İslami İlimler Öğretimi, İslam Eğitimi Bağlamında Program Geliştirme, İslam Eğitimi Bağlamında Öğretim Metodları, Eğitim Materyallerinin ve Faaliyetlerinin Geliştirilmesi, Eğitimde Mekânın Dizaynı, Eğitim Düşünürleri konulu 37 bildiri metnini içermektedir.

İngilizce, Türkçe ve Arapça bildiri metinlerinin birlikte bulunduğu Uluslararası İslam Eğitimi Kongresi 2019 Bildiriler Kitabı’na aşağıdaki bağlantıyı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

https://www.yekder.org/images/yayinlar/iek_2019/bildiri_kitabi/iek_bildiri_kitabi_2019.pdf

Eşikteki Çocuk

Ebru Güzel, Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan “Eşikteki Çocuk” isimli kitabında kız çocuklarıyla ilgili öne çıkan yeni bir kavrama “tween” kelimesine değiniyor. Tween paylaşımları bağlamında da çocukluğun yitirilişini tartışıyor.

Tanıtım Metni’nden:

“Instagram‘da “tween” etiketi yazıldığında yetişkinleştirilmiş, cinselleştirilmiş ve şöhretleştirilmiş yüz binlerce kız çocuğunun paylaşımlarına rastlanır. Bijuteriden bikiniye, dudak parlatıcısından gece uyuma gözlüğüne kadar her bir ürün, cinsiyetçi bir “kız çocuğu kültürü“ne özgü simgelerle bezelidir.

Şöhret şekerine bulanık paylaşımlarla tween, “neçocuk ne ergen” arada sıkışmış; “eşikteki çocuk”tur.

Türkiye’de” tween” fenomen dünyaya oranla çok az, paylaşımlar daha ölçülü; ama fenomen olma arzusu çok yüksek!

Keza elinizde tuttuğunuz bu kitap instaşöhret (HızlıŞöhret) kimliğinin okullarda da taklit edildiğini ve onun getirdiği sembolik kapitalin, özellikle de kolejdeki çocuğun sosyal statüsüne transfer olduğunu bulguluyor!

Celebrity- endüstriyel kompleksinin bir ürününe dönüşen ve çocukluğun masumiyetinden koparılarak fetişleştirilen “Eşikteki Çocuk“un gösterdiği en üzücü gerçek ise: “Çocukluğun yitişi“dir. “

Roman Diliyle Bilim: RomanBilim

Mustafa Özel yıllarca ders verdiği iktisat ve siyaset disiplinlerine yeni bir yaklaşım kazandırmış, romanları incelemek suretiyle iktisat ve siyasetin reel hayattaki karşılığını edebi metinler üzerinden okumuştu.

İktisadi ve siyasi gelişmeleri, ve tabii toplumsal gelişmeleri de, bu romanlardaki ifadelerde arayan Özel, gerek vuku bulmadan önce gerekse de aynı dönemde romanlarda işlenen konuların bu disiplinlere ve gerçek hayata ışık tuttuğunu anlatmıştı.

Bu açıdan bakıldığında bugün adına klasik denilen önemli roman yazarlarının sadece cümleleri bir araya getirmediğini, bundan fazla bir yeteneğe sahip olarak tarihi- bugünü ve geleceği de yorumlayacak bir farkındalığa sahip olduğu görülüyor.

Mustafa Özel’in siyaset ve iktisat olarak iki ayrı kitapta incelediği isimlerden bazıları şunlar:
Kemal Tahir, Robert Musil, A. Midhat Efendi, Filibeli Ahmed Hilmi, Sabahattin Ali, Amin Maalouf, A.Hamdi Tanpınar, Yakup Kadri, Halide Edib, Peyami Safa, Emile Zola, Kemal Sayar, Mustafa Kutlu, Joseph Conrad, Jules Verne

Bu incelemeler ayrıca bize mukayeseli okuma yapma imkanı sunarak hem karşılaştırmalı edebiyat hem de edebiyat sosyolojisi kazanımı sağlıyor.

Kitap okumaya nereden başlayacağını bilemeyenler için kendilerine hazırlayacakları bir kitap seçkisi ve yorumlaması olarak bu çalışma önemli olabilir.

Ayrıca okullarda edebiyat ve tarih okumaları için de bir kılavuzluk yapabilir. Bu iki çalışmadaki kitaplardan yola çıkarak öğretmenler, birer atölye şeklinde okumalar yaptırırlarsa kitap okumak ödevden ibaret, sıkıcı ve anlamsız olmaktan çıkar.

YAZAN: AYŞENUR NARBOĞA

Dirvas

Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri kapsamına Vefa Ödülü merhum Mehmet Akif Ersoy’a verildi. Bu vesileyle bir kez daha Mehmet Akif ve büyük eseri Safahat’ı anma fırsatı bulduk.

Safahat eserinde yer alan Dirvas şiirini değerli okurlar için burada paylaşıyoruz. Şiire konu olan Dirvas küçük bir çocuktur. Ülkesinde yaşanan kıtlık üzerine Halife Hişam’a giden grubun içinde yer alan Dirvas büyük bir cesaret örneği gösterir ve büyüklerinden önce söze atılır. Bu durum halifenin hoşuna gitmez ve Dirvas’ı susturmaya çalışsa da Dirvas kendinden emin bir şekilde düşüncelerini dile getirmekten geri durmaz, hitabetiyle halifeyi etkiler. Bu şiir bu cesur çocuk hakkındadır…

Dirvas

Derler ki: Ümeyye’den Hişâm’ın 
Devrinde, yakınlarında Şâm’ın, 
Üç yıl ekin olmamış kuraktan. 
Can kaydına düşmüş artık urban . 
Her hayme mezâr olup kapanmış: 
Altında beş on kadîd uzanmış! 
Bakmış ki meşâyih-i kabâil : 
Sıyrılmayacak bu derd-i hâil; 
Bir karyede toplanıp, demişler: 
Durdukça helâkimiz mukarrer. 
Mâdem ki şüyûhuyuz bu halkın, 
Kalkın gidelim Hişâm’a, kalkın. 
Bir duysa Halîfe’miz bu hâli; 
Var merhamet etmek ihtimâli. 
Hiç ak sakalıyla bir alay pîr, 
Eyler de Emîr’e hâli tasvir, 
Görmez mi o, halkı rahme şâyan? 
Sultansa da taş değil ya: İnsan!

Teklîfi kabûl eder bütün nâs ; 
Derler, yalınız: “Bulunsa Dirvâs. 
Sinnen daha pek çocuktur amma 
Olmaz o kadar talâkat aslâ.”

Vaktâ ki girer şüyûh Şâm’a, 
Derhâl haber gider Hîşâm’a: 
Derler ki, beş on kabîle geldi. 
Der: Gelsinler sarâya şimdi. 
Birlikte çocuk dalar huzûra, 
Evvelce duâ eder de sonra, 
Hiç pervâsız girer kelâma … 
Lâkin bu tuhaf gelir Hişâm’a: 
Der: Sus a çocuk, büyük dururken, 
Söz sâdır olur mu hiç küçükten? 
Dirvâs o zaman kelâmı tekrar 
Teshîr ile der: “Nedir bu âzâr! 
Mikyâsı mıdır zekâvetin sin ? 
Dirvas’ı çocuk mu zannedersin? 
Bir dinle de sonra gör çocuk mu? 
İnsâf nedir o sizde yok mu? 
Ben söyleyeyim de bir efendim, 
Susturmak elindedir efendim.”

Dirvâs bakar Melik’te ses yok; 
Mecliste değil ki ses, nefes yok; 
Mu’tâdı olan talâkatıyle 
Başlar söze eski şiddetiyle:

“Üç yıl mütemâdiyen kuraklar, 
Emsâli görülmemiş sıcaklar, 
Sâmânımızı kuruttu gitti; 
Mezrûâtın umûmu bitti. 
Binlerce çadır kapandı kaldı, 
Çöl, mahşer-i mevt şekli aldı! 
Şehrîleri besleyen kabâil, 
Köy köy geziyor zelîl ü sâil! 
Hâtemlere cûd eden o urban, 
Nan-pâreye can verir bugün, can! 
Çıplakları giydiren de üryan, 
Gömleksizdir zükûr ü nisvân ! 
Açlık ecelin zahîri oldu: 
Baştan başa çöl cesedle doldu. 
Her kûşede bin acıklı feryâd… 
Yok bir yerden sadâ-yı imdâd. 
Şubbân bütün ihtiyâra döndü! 
Pîrân görsen, mezâra döndü! 
Yok vâlidelerde süt ki: Tutsun, 
Evlâdını emzirip uyutsun. 
Zannım, bize münfail ki Mevlâ: 
Bir bâdiye halkı yandı, hâlâ, 
Bir damla su inmiyor semâdan, 
Şebnem bile düşmüyor duâdan! 
Binlerce duâya bir icâbet 
Göstermedi bârgâh-ı rahmet. 
Artık sana ilticâya geldik, 
Reddetmez isen ricâya geldik:

Görmekteyiz ey Emîr-i âdil, 
-İnkârı bunun değil ya kâbil – 
Yok sendeki ihtişâma pâyân; 
Bizlerse alay alay sefîlân! 
Bir yanda demek ki fazla var çok; 
Hayfâ ki öbür tarafta hiç yok. 
Öyleyse biraz tevâzün ister. 
Evvel beni dinle, sonra hak ver: 
Nerden buldun bu ihtişâmı? 
Halkın mı, senin mi, Hâlik’ın mı? 
Allah’ın ise eğer bu servet, 
Bizler de onun kuluyken, elbet 
Bir pay talebinde hakkımız var… 
İnsâf olamaz bu hakkı inkar. 
Halkınsa şu bî-nihâyet emvâl ; 
Ver, etme hukûk-i gayrı pâmâl. 
Yok; böyle de olmayıp da kendi 
Mâlin ise -çünkü fazla- şimdi 
Bî-vâyelere tasadduk eyle… 
Dördüncüsü varsa haydi söyle!”

Mebhût ederek bu söz Hişâm’ı, 
Huzzâra demiş: “Görün kelâmı! 
Yok bende cevâb-ı redde kudret… 
Hayret, bu civan-dehâya hayret! 
İcâb ediyor ki şimdi insâf: 
Mes’ûlü hemen olunsun is’âf .”

Sedat Sever’den Yeni Kitap “Sanatsal Uyaranlarla Dil Öğretimi”

Çocuk ve gençlik edebiyatının bilimsel bir çalışma alanı olarak yapılanmasına dönük kuramsal çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Sedat Sever’in yeni kitabı Sanatsal Uyaranlarla Dil Öğretimi çıktı. Kitap
dilsel ve görsel uyaranlarla çocukların gelişim sürecine dair kapsamlı bir çalışma sunuyor.

İslam medeniyetinde bilim eğitimi

İslam medeniyetinde bilimin zirveye ulaşmasında en önemli etkenlerden biri şüphesiz ilme ve ilim öğrenmeye duyulan derin saygıyla eğitime verilen önemdi. Farabi, Biruni, Harezmi, İbn Sina ve Takiyüddin gibi âlimlerin başarılarında kendi entelektüel kapasiteleri şüphesiz önemli bir faktördü, ama en az onun kadar hatta belki de daha önemli olan başka bir faktör vardı: Doğup büyüdükleri medeniyetin, yani İslam medeniyetinin onlara sunduğu bilgiye ve eğitim/öğrenime erişim olanakları.

Öncelikle yerel imkânlar dahilinde eğitimine temel dini ilimlerle ve dil öğrenimi ile başlayan öğrenciler, zaman ilerledikçe imkân ve isteklerine göre, şayet önemli merkezlere uzak iseler, İslam medeniyetinin önemli ilim merkezlerine seyahat ederek, orada önde gelen âlimlerin öğrencisi olup gerek medreselerde gerek cami avlularında gerek hocanın kendi evinde ders görerek icazet alıp, zamanla kendileri de bir âlim olabiliyorlardı. Hatta ilim uğruna yapılan ve “rihle fi talebul ilm” tabiriyle başlı başına bir kavram haline gelen bu seyahatler artık her ciddi ilim öğrencisinin eğitim sürecinde kaçınılmaz bir parçası haline gelmişti. Seyahat etmeyen öğrencilere gerçek âlim gözüyle bakılmıyordu (Bu konuya ilgi duyanlar Houari Touati’nin Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan “Ortaçağ’da İslam ve Seyahat: Bir alim Uğraşının Tarihi ve Antropolojisi” kitabına bakabilirler).

Bu yazımızda tanıtacağımız kitap ilk cümlelerinde önemli bir antitez ile başlıyor ve İslam medeniyetinde bilimin gerilediğini ya da tamamen kaybolduğunu iddia eden eski tarihyazımının aksine doğa, gökler, insan vücudu, sayılar, yüzeyler ve katılar hakkındaki soruların birçok İslam toplumunda 19. yüzyıla kadar öğretilmeye ve öğrenilmeye devam ettiğini vurguluyor.

YAZININ DEVAMI İÇİN : YENİ ŞAFAK KİTAP

1 2 3