İslam medeniyetinde bilim eğitimi

İslam medeniyetinde bilimin zirveye ulaşmasında en önemli etkenlerden biri şüphesiz ilme ve ilim öğrenmeye duyulan derin saygıyla eğitime verilen önemdi. Farabi, Biruni, Harezmi, İbn Sina ve Takiyüddin gibi âlimlerin başarılarında kendi entelektüel kapasiteleri şüphesiz önemli bir faktördü, ama en az onun kadar hatta belki de daha önemli olan başka bir faktör vardı: Doğup büyüdükleri medeniyetin, yani İslam medeniyetinin onlara sunduğu bilgiye ve eğitim/öğrenime erişim olanakları.

Öncelikle yerel imkânlar dahilinde eğitimine temel dini ilimlerle ve dil öğrenimi ile başlayan öğrenciler, zaman ilerledikçe imkân ve isteklerine göre, şayet önemli merkezlere uzak iseler, İslam medeniyetinin önemli ilim merkezlerine seyahat ederek, orada önde gelen âlimlerin öğrencisi olup gerek medreselerde gerek cami avlularında gerek hocanın kendi evinde ders görerek icazet alıp, zamanla kendileri de bir âlim olabiliyorlardı. Hatta ilim uğruna yapılan ve “rihle fi talebul ilm” tabiriyle başlı başına bir kavram haline gelen bu seyahatler artık her ciddi ilim öğrencisinin eğitim sürecinde kaçınılmaz bir parçası haline gelmişti. Seyahat etmeyen öğrencilere gerçek âlim gözüyle bakılmıyordu (Bu konuya ilgi duyanlar Houari Touati’nin Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan “Ortaçağ’da İslam ve Seyahat: Bir alim Uğraşının Tarihi ve Antropolojisi” kitabına bakabilirler).

Bu yazımızda tanıtacağımız kitap ilk cümlelerinde önemli bir antitez ile başlıyor ve İslam medeniyetinde bilimin gerilediğini ya da tamamen kaybolduğunu iddia eden eski tarihyazımının aksine doğa, gökler, insan vücudu, sayılar, yüzeyler ve katılar hakkındaki soruların birçok İslam toplumunda 19. yüzyıla kadar öğretilmeye ve öğrenilmeye devam ettiğini vurguluyor.

YAZININ DEVAMI İÇİN : YENİ ŞAFAK KİTAP

Vefatının 22. yılında Kemalettin Tuğcu Kitabı

Çocuk Vakfı Başkanı ve aynı zamanda çocuk kitapları yazarı Mustafa Ruhi Şirin, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “Anma ve Armağan Kitapları Dizisi” kapsamında “Kemalettin Tuğcu – Çocuklara Okumayı Sevdiren Yazar” kitabını hazırladı.

Şirin, 1980’li yılların ortalarından vefatına kadar görüştüğü Tuğcu ile çok yakın dost olduklarını söyledi.

Kemalettin Tuğcu’nun yazdığı dönemde küçümsenmiş bir yazar olduğunu belirten Şirin, “İşte bunun gerekçelerini bu anma kitabında, 41 yeni yazının yanı sıra daha önceki yazılarla anlattık. Bu bir savunma kitabı, evet biz onun safında yer aldık ve savunuyoruz. Bu kitap, edebiyat kamusu tarafından küçümsenen Kemalettin Tuğcu’nun, ‘Yazarak yaşıyorum’ felsefesi açısından da çok önemli.” dedi.

KAYNAK: AA

Çocuk Yayınları ve Dışa Açılım

Kübra Güran Yiğitbaşı çocuk yayıncılığı ile ilgili çalışmalarını derledi. Türkiye’nin son yıllardaki çocuk yayıncılığındaki gelişmelerini ve diğer ülkelerle temaslarını inceleyen Yiğitbaşı çalışmalarını Çocuk Yayınları ve Dışa Açılım ismiyle kitaplaştırdı.

Tanıtım bülteninden:

Çocuklar, dünyaya ve hayata bakışlarında bir rehber olarak yararlandıkları medyadan kendilerine anlatılan küresel masalları, çoğunlukla “Batılı” ya da “gelişmiş” olarak tanımlanan ülkelerin penceresinden ve bakış açısından görmekte, izlemekte ve dinlemektedir.

Savaşların bile medyalar üzerinden bir oyun ya da kahramanlık hikayesi gibi izlendiği çağımızda kendi sözümüzü, özgün hikayelerimizi ve kahramanlarımızı başka dünyalara açmanın ve ulaştırmanın gücü ve önemi ise, tartışılmazdır. Bu amaçla üretilen her türlü eser, aynı zamanda dünyadaki çocuklara bizim dünyamızı, hüzünlerimizi, mizahımızı, kahramanlıklarımızı anlatacak, gösterecek bir araç olacaktır.

Sınırlar ve mesafeler ötesine ulaşan hikayelerle çocuklar, hikayesini dinlediği ya da okuduğu insanları ötekileştirmeyecek, düşman görmeyecek; benzer hüzünler, kahkahalar ya da gerilimlerde benzer duyguları yaşayan kilometrelerce ötedeki yaşıtlarından ve onların dünyalarından haberdar olacaktır. Bu farkındalık ise aslında edebiyatın, sanatın ve hikayenin gücünün yansımasından başka bir şey değildir…

Çocuk kitaplarımızın yabancı yayıncı ve okurlarca daha çok tercih edilmesi, bu toprakların sözü ve hikayesinin geleceği inşa ederek, şekillendirecek nesillerde yankı bulması anlamına geleceğinden; yayıncılarımız ve yazarlarımız için nitelikli çocuk yayınları üretmek en büyük motivasyon kaynağı olacaktır.

Türkiye Gençliğinde Kimlikler ve Ötekileşme

İstanbul Bilgi Üniversitesi, “Biz’liğin Aynasından Yansıyanlar – Türkiye Gençliğinde Kimlikler ve Ötekileştirme” başlıklı etkinliğe ev sahipliği yaptı. BİLGİ Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin TÜBİTAK desteğiyle yürüttüğü ve disiplinler arası bir ekip tarafından gerçekleştirilen araştırmaya göre, gençlerin yüzde 90’ı “kızlarının diğer gruptan birisiyle evlenmesini” kabul etmeyeceğini söylerken, yüzde 84’ü çocuklarının çocuklarıyla arkadaşlık etmesini istemeyeceğini söyledi.

Ötekileştirmenin nasıl başladığını, nasıl gerçekleştiğini ve bu süreci etkileyen temel etkenleri belirlemeyi amaçlayan projenin sunumunu İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları Yayın Koordinatörü Cem Tüzün’ün moderatörlüğünde BİLGİ Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Pınar Uyan Semerci ve BİLGİ Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emre Erdoğan üstlendi.

Projede çıkış noktalarının “Adil, adaletli bir toplumda nasıl yaşayabiliriz?” temel sorusu olduğunu söyleyen Doç. Dr. Emre Erdoğan, “Sorularımızı daha çok adalet ve haklar üzerine kurguladık. Kimlik bizim kim olduğumuzu değil, dünyada nerede durduğumuzu gösteriyor. Kimlikler tek başlarına gelmez ve hiçbirimizin de tek bir kimliği yok. En güçlü olan kimliği tespit etmeye çalıştık” dedi.

Araştırmanın sonuçlarını değerlendiren Prof. Dr. Pınar Uyan Semerci, “Biz bu araştırmayı her gün değişen Türkiye ve dünya gündeminde gerçekleştirmeye çalıştık. Bulgularımıza istinaden ötekileştirmeyi algılar ve tutumlar olarak iki boyut üzerinden tanımladık” dedi. Uyan Semerci, kimliklerin oluşumunda aile, okul, mahalle ve akran gibi birçok etkileyici unsurun olduğunu vurguladı.

Araştırma sonuçları

Dünyada ve Türkiye’de sayısız olaya tanıklık eden 2,5 yıllık araştırma sürecinin ardından ortaya çıkan bu çalışmadaki amaç, ötekileştirmenin nasıl gerçekleştiği, hangi belirleyiciler etrafında geliştiği ve hangi biçimlerde kurgulandığını ortaya koymak; ötekileştirme mekanizmasının nasıl işlediğini anlamaya yönelik.

Araştırmaya katılan gençlere bir dizi kimlik sayılıp bu kimliklerden ne sıklıkla “biz” diye bahsettikleri sorulduğunda birinci sırayı aileleri (yüzde 94), ikinci sırayı Türkler (yüzde 76) aldı. Hemşehriler yüzde 57 oranında belirtilmişken, diğer oranlara sahip kimlikler eğitimli insanlar (yüzde 69), Atatürkçüler/Kemalistler (yüzde 52), laikler ve modern insanlar (yüzde 49) olarak sıralandı. Dindarlar (yüzde 45) ve muhafazakârlar (yüzde 36) oranlarına sahip.

Gençlerin kendi gruplarına en uzak hissettikleri grupla ne kadar “temas” içerisinde olduklarını anlamak için bir dizi soru soruldu. Gençlerin yüzde 22’si mahallede bu grubun mensuplarıyla karşılaştığını söylerken, okulda karşılaşanların oranı yüzde 19 oldu. Yüzde 11’lik bir kesim, diğer grup mensuplarıyla çarşıda/pazarda karşılaşıp sohbet ettiğini belirtirken, yakın arkadaş olduğunu söyleyenlerin oranı da yüzde 11’de kaldı. Bu gruptan birisine misafirliğe gidenlerin oranıysa yüzde 10. Araştırma ekibi bu durumu gençlerin diğer grup mensuplarıyla “temas” oranlarının çok da yüksek olmadığı şeklinde yorumladı.

Toplumdaki sosyal gruplar arasındaki farkları anlamaya yönelik olarak gençlerin diğer grup üyeleriyle “sosyal mesafeleri” ölçülmeye çalışıldı. Gençlerin yüzde 90’ı “kızlarının diğer gruptan birisiyle evlenmesini” kabul etmeyeceğinisöylerken, çocuklarının çocuklarıyla arkadaşlık etmesini istemeyenlerin oranı yüzde 84. Yine yüzde 84’lük bir kesim diğer grup üyeleriyle iş yapmayacağını belirtti. Komşu olarak istemeyenlerin oranı, o gruptan birini işe almayı düşünmeyenlerin oranıyla benzer şekilde yüzde 80. Bu rakamlar da bize gençler arasında “sosyal mesafe”nin yüksek olduğunu gösteriyor.

Araştırma Sonuçlarına Göre Çok Değişkenli Analizler:

  • Gençlerin kendi gruplarının üstünlüğüne duydukları inanç arttıkça, diğer gruplara karşı ötekileştirme algıları yükseliyor.
  • Tiyatro ve benzeri etkinliklerde bulunan gençler, diğer gençlere kıyasla daha az ötekileştirme algılarına sahipler.
  • Siyasal katılımın oy verme, siyasi partilere üyelik gibi geleneksel yöntemleri ötekileştirme tutumlarını arttırıyor.
  • Gençlerin sahip oldukları kimlikle daha fazla özdeşleşmeleri, daha fazla ötekileştirme tutumları göstermelerine yol açıyor.
  • Diğeriyle kurulan temas, ötekileştirme tutumlarını azaltıyor.

“Adil, adaletli bir toplumda nasıl yaşayabiliriz?” temel sorusu çerçevesinde şekillenen araştırmanın niteliksel aşamasında; 2015 yaz ve sonbahar aylarında 37 gençle derinlemesine görüşmeler, Mart-Nisan 2016 aylarında 5 ayrı kimlik grubundan gençlerle odak gruplar yürütüldü. Hem derinlemesine görüşmeler hem de odak gruplar kendi başlarına analiz edildiği gibi, niceliksel aşama soru formunun oluşturulmasında kullanıldı. Niceliksel çalışma çerçevesindeyse, Nisan-Mayıs 2017’de Türkiye’nin 18 ilinde 18-29 yaş aralığındaki gençleri temsil eden 1224 gençle yüz yüze anketler yürütüldü.

KAYNAK: edebiyathaber

Tanrısız Gençlik

Sineklerin Tanrısı’nı ilk okuduğumda modernizm eleştirisinin yanı sıra (dinsel-mitolojik göndermeler nedeniyle) Hıristiyan teolojisi bağlamında çözümlemeye gayret etmiştim. Dini değinilerle birlikte metaforlarla bezeli metin büyük oranda Batı medeniyeti eleştirisi içeriyordu. Sineklerin Tanrısı üzerine temel kanı, insanın çocuk da olsa ne kadar zalimleşebileceğini gösterdiği üzerinedir. Bu durum insanın doğuştan sahip olduğu ‘ilkelliğin’ bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Batı felsefesi ve Hıristiyan teolojisi açısından düşünüldüğünde insanda var olan ilkel dürtüler ve ilk günah teorisi arasında ilginç bir örtüşme bulunuyor. Konuyu dağıtmadan yazıya dönecek olursak, Sineklerin Tanrısı için en önemli değerlendirme Batı’nın medeniyet anlayışının niteliğine yönelik katı eleştiri içerdiğidir. Medeniyet –ya da ilerleme– diye tanımlanan şeyin gerçek yüzü hiç de öyle anlatıldığı gibi değildir. Bu süreç insanlığa acı, ıstırap ve kötülük getirmiştir. Yazarın konuyu ele alışını anlamak açısından kitabın yayınlandığı dönemin II. Dünya Savaşı sonrası (1954) olmasının önemli bir detay olduğunu düşünüyorum. Zira kurguda Nazi Almanya’sı ve Avrupa’nın diğer toplumlarında yaşananların etkisini görmek mümkün. Savaş bilindiği üzere dünyaya bakışı tümüyle değiştirmiş, modernist anlayışı günah keçisi ilan etmiştir.

Sineklerin Tanrısı’nda savaş nedeniyle yaşadıkları yerden uzaklaştırılmak istenen bir grup çocuğun kaza sonucu ıssız bir adada mahsur kalmasından sonraki süreçte birbirlerine karşı acımasızca davranışları ele alınıyor. Medeniyete dair hiçbir şeyin olmadığı adaya dağınık halde düşen çocuklar bir araya gelerek birlikte yaşamaya başlıyor. Yazar bu yolla modern insanın medeniyet üreterek ilkel hayattan gelişmiş (toplumsal) hayata geçiş serüvenine göndermede bulunuyor. İlk başta iş bölümü yapan çocuklar yönetim, yiyecek, güvenlik gibi konularda kararlar alıyor fakat alınan kararları uygulama aşamasında çekişme ve mücadeleler ortaya çıkıyor. Farklı yaş ve karakterlere sahip çocuklar toplumun farklı katmanlarını simgeliyor diyebiliriz. Yönetim konusunda etkin olmak isteyen kişi ve/veya gruplar karşı tarafa üstünlük sağlamak için her yola başvuruyor. Sonuç itibariyle savaştan kaçırılmak ya da kurtarılmak istenen ‘masum’ çocuklar ‘canavarlaşarak’ başlattıkları bir savaşın içinde buluyor kendini. Bu haliyle yetişkin insanları aratmayan bir görüntü çıkıyor ortaya. Günümüz dünyasını anlamak açısından önemli bir metin olduğunu düşündüğüm Sineklerin Tanrısı’nı sadece insan psikolojisi bağlamında değil sosyal psikoloji açısından da dikkate almakta fayda var.  Read more

“Çağdaş Çocuk Yazını” Güncellenmiş Baskısı Çıktı

“Yazınsal değere sahip, estetik niteliği ve bütünlüğü olan metinler, yaygın
inanışın tersine sıkıcı ya da anlaşılmaz değil, okuma-anlama becerisini geliştirirken
düşünme, karşılaştırma, eleştirme yeteneğimizi de artırıyor. Öyleyse
okuma eğitimi, günümüz modern insanının eğitimi sırasında kaçınılmaz bir
süreç olmalıdır. Böyle bir eğitimin okulöncesi dönemden gençlik yıllarına
değin uzanan geniş bir zaman diliminde gerçekleşeceğini düşünürsek, çocuk
ve gençlik kitaplarıyla bu alandaki araştırmaların önemi de kendiliğinden
anlaşılıyor.”

Çocuk edebiyatı araştırmalarında tanınan bir isim olan Prof. Dr. Selahattin DİLİDÜZGÜN’ün yıllar önce çıkan “ÇAĞDAŞ ÇOCUK YAZINI” isimli çalışması güncellenerek yeniden yayımlandı. Yeni baskısı Tudem Yayınları’ndan çıkan çalışmada yazarın güncel ilaveleri ve değerlendirmeleri bulunuyor.

Bu alanda rehberlik isteyen herkese tavsiye ediliyor. Read more

“Türk Dünyası Masal Araştırmaları”

Masallar ve her türlü halk anlatılarının insanlık tarihindeki önemi yadsınamaz. Bu bakımdan her geçen gün daha fazla masal ve halk araştırmaları literatürü zenginleşiyor. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü tarafından hazırlanan “Türk Dünyası Masal Araştırmaları” çalışması “Tastarakay’dan Keloğlan’a Türk Masalları Uluslararası Sempozyumu“nda sunulan bildirilerin birleştirilmesiyle oluşuyor.

Prof. Dr. İsa Özkan tarafından derlenen kitap ile ilgili değerlendirme yazısına şu linkten ulaşabilirsiniz.  Read more

Büyüyen Ay’dan yeni bir botanik kitabı: Lisân-ı Ezhâr

Lisân-ı Ezhâr, Avânzâde Mehmed Süleyman tarafından yazarı belli olmayan Fransızca bir eserden tercüme edilmiş. 1911 yılında da yayımlanmış. Avânzâde, çevirisinde bu kültürün Doğu’dan alındığını söylüyor. “Gizli Lisân”ı meydana getiren hoş bir hikâyesi de kitapta yer alıyor. Bu hikâye de Şam’da geçiyor.

Bu güzel eseri Osmanlı Türkçesinden Yahya Hazini hazırladı. Büyüyen Ay Yayınları’ndan çıkıyor.

Tanıtım Metni: Read more

Şimdiki gençlerin yüzde 40’ı FoMO

Psikoloji literatüründe FoMO (Fear of Missing Out) ‘sosyal medyadaki gelişmeleri kaçırma korkusu’ diye adlandırılıyor. Uzmanlara göre, şimdiki gençlerin yüzde 40’ı FoMO!

Uzman Psikolog M. Bayram Ayaz, İdeal Akademi Yayınları’ndan çıkan Sanal Bağımlılık isimli kitabında, daha çok Z kuşağını etkileyen rahatsızlık hakkında şu bilgileri veriyor:

HERKESİN YAPTIĞINDAN SÜREKLİ HABERDAR OLMA

“Akıllı telefonların hayatımıza girmesiyle birlikte son zamanlarda psikolojik bir hastalık olarak tanımlanan herkesin yaptığından sürekli haberdar olma duygusu, depresyona yol açıyor. “Acaba şu an başkaları benim yaptığımdan daha iyi bir şeyler mi yapıyor, onların ne yaptığını kaçırıyor muyum?” duygusu zayıf kişiliklerde kaygı, yetersizlik hissi, zihinsel yorgunluk, zaman kaybı, gerçek sosyal ilişkilerde bozulma ve ilerleyen süreçlerde depresyona yol açabiliyor. Üye olduğu sosyal ağda birşeyleri kaçırdığını düşünerek sürekli sosyal medyayı kullanma ihtiyacı hissediyor. Yapılan çalışmalara göre sosyal medya kullanıcısı genç yetişkinlerde FoMO görülme sıklığı yüzde 40’ın üstünde. Read more

Peyami Safa’nın insan coğrafyası

Rahmetli Nevzat Kösoğlu’nun Peyami Safa monografisine verdiği isimdi, Peyami Bey. Orada, “insan” Peyami Safa’ya dair pek çok ayrıntıyı okumuş, büyük romancının dünyasına arkadaşlık yolu bulmuştuk. Yakın zamanda çıkan bir kitap ise, Safa’nın manzarasında var olan insan suretini, tabiatını ve kimliğini bize yaklaştırmak için önemli bir eşik oldu. Şeyma Büyükkavas Kuran’ın akademik bir disiplin içerisinde kaleme aldığı Peyami Safa’nın İnsanları, Safa’nın Sözde Kızlar’dan Yalnızız romanına yazarın şahıslar kadrosunu inceliyor.

Edebiyatçının kurguladığı dünyasına uygun portreler inşa etme biçimi olan karakterizasyon romanın ve hikâyenin en aslî unsurlarından. Edebiyat, insanı anlatmak üzere yola çıkan bir sistem. Bu sistemin farklı biçimleri olsa da romandan bağımsız düşünülmesi imkânsız. Tanpınar’ın, Tanzimat romancılarını hatta Uşaklıgil’e gelen kadar Türk romancısını eleştirdiği nokta, onların insanı yakalayamamış olmalarında toplanır. Kartondan öteye geçemeyen karakterler, bir tipe sıkıştırılarak hareket sahası daraltılan şahıslar romanın varoluşsal niteliklerini başında ortadan kaldırır ve metni değersizleştirir. Uşaklıgil’i kutsamamızın altında yatan gerekçe Bihter’in çatışma yaşayan, bir psikolojisi olduğunu gösteren mizacıdır. Roman incelemelerinde başvuru kaynağımız olan Roman Sanatı’nın yazarı Mehmet Tekin, modern öncesi ve sonrası dönem olarak ayrıştırdığı tahlil yorumlarından birinde bir kahramanın hem sevilip hem nefret edilebileceğini, bu tercihe sebebin karakterin davranışlarında görülebileceğini dile getirir ve ekler: “Modern romancı, bu yönde bir duyguyu, bir tercihi dayatmaz.” Namık Kemal’in İntibah’ında baştan sona okur nefret etsin diye var edilen Mahpeyker karakterini biz de burada hatırlayalım. Read more

1 2