Eşikteki Çocuk

Ebru Güzel, Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan “Eşikteki Çocuk” isimli kitabında kız çocuklarıyla ilgili öne çıkan yeni bir kavrama “tween” kelimesine değiniyor. Tween paylaşımları bağlamında da çocukluğun yitirilişini tartışıyor.

Tanıtım Metni’nden:

“Instagram‘da “tween” etiketi yazıldığında yetişkinleştirilmiş, cinselleştirilmiş ve şöhretleştirilmiş yüz binlerce kız çocuğunun paylaşımlarına rastlanır. Bijuteriden bikiniye, dudak parlatıcısından gece uyuma gözlüğüne kadar her bir ürün, cinsiyetçi bir “kız çocuğu kültürü“ne özgü simgelerle bezelidir.

Şöhret şekerine bulanık paylaşımlarla tween, “neçocuk ne ergen” arada sıkışmış; “eşikteki çocuk”tur.

Türkiye’de” tween” fenomen dünyaya oranla çok az, paylaşımlar daha ölçülü; ama fenomen olma arzusu çok yüksek!

Keza elinizde tuttuğunuz bu kitap instaşöhret (HızlıŞöhret) kimliğinin okullarda da taklit edildiğini ve onun getirdiği sembolik kapitalin, özellikle de kolejdeki çocuğun sosyal statüsüne transfer olduğunu bulguluyor!

Celebrity- endüstriyel kompleksinin bir ürününe dönüşen ve çocukluğun masumiyetinden koparılarak fetişleştirilen “Eşikteki Çocuk“un gösterdiği en üzücü gerçek ise: “Çocukluğun yitişi“dir. “

İnuitler çocuklara öfke kontrolünü nasıl öğretiyor?

2016 yılında ölen Briggs, gözlemlerini ilk kitabı olan ‘Never in Anger’da (Asla Öfkelenmemek) aktarmıştı. Ne var ki, ortada yanıtlanması gereken bir soru vardı: İnuit ebeveynleri çocuklarına bu yeteneği nasıl aşılıyorlardı? İnuitler, öfke eğilimli bebeklere nasıl davranır ve onları serinkanlı yetişkinlere dönüştürürdü? İnuit geleneklerinde küçük bir çocuğa bağırmak, onu aşağılamak anlamına geliyor. Sanki bir yetişkin öfke krizi geçiriyor gibi algılanıyor ve Briggs’in aktardığı kadarıyla, temel olarak çocuğun seviyesine inmekle aynı görülüyor.

Antropolog Briggs’in bu özel çalışmasının ilgi çekici tüm detayları DUVAR gazetesinden okunabilir.

KAYNAK: National Public Radio ÇEVİRİ: Tarkan Tufan

Roman Diliyle Bilim: RomanBilim

Mustafa Özel yıllarca ders verdiği iktisat ve siyaset disiplinlerine yeni bir yaklaşım kazandırmış, romanları incelemek suretiyle iktisat ve siyasetin reel hayattaki karşılığını edebi metinler üzerinden okumuştu.

İktisadi ve siyasi gelişmeleri, ve tabii toplumsal gelişmeleri de, bu romanlardaki ifadelerde arayan Özel, gerek vuku bulmadan önce gerekse de aynı dönemde romanlarda işlenen konuların bu disiplinlere ve gerçek hayata ışık tuttuğunu anlatmıştı.

Bu açıdan bakıldığında bugün adına klasik denilen önemli roman yazarlarının sadece cümleleri bir araya getirmediğini, bundan fazla bir yeteneğe sahip olarak tarihi- bugünü ve geleceği de yorumlayacak bir farkındalığa sahip olduğu görülüyor.

Mustafa Özel’in siyaset ve iktisat olarak iki ayrı kitapta incelediği isimlerden bazıları şunlar:
Kemal Tahir, Robert Musil, A. Midhat Efendi, Filibeli Ahmed Hilmi, Sabahattin Ali, Amin Maalouf, A.Hamdi Tanpınar, Yakup Kadri, Halide Edib, Peyami Safa, Emile Zola, Kemal Sayar, Mustafa Kutlu, Joseph Conrad, Jules Verne

Bu incelemeler ayrıca bize mukayeseli okuma yapma imkanı sunarak hem karşılaştırmalı edebiyat hem de edebiyat sosyolojisi kazanımı sağlıyor.

Kitap okumaya nereden başlayacağını bilemeyenler için kendilerine hazırlayacakları bir kitap seçkisi ve yorumlaması olarak bu çalışma önemli olabilir.

Ayrıca okullarda edebiyat ve tarih okumaları için de bir kılavuzluk yapabilir. Bu iki çalışmadaki kitaplardan yola çıkarak öğretmenler, birer atölye şeklinde okumalar yaptırırlarsa kitap okumak ödevden ibaret, sıkıcı ve anlamsız olmaktan çıkar.

YAZAN: AYŞENUR NARBOĞA

Dirvas

Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri kapsamına Vefa Ödülü merhum Mehmet Akif Ersoy’a verildi. Bu vesileyle bir kez daha Mehmet Akif ve büyük eseri Safahat’ı anma fırsatı bulduk.

Safahat eserinde yer alan Dirvas şiirini değerli okurlar için burada paylaşıyoruz. Şiire konu olan Dirvas küçük bir çocuktur. Ülkesinde yaşanan kıtlık üzerine Halife Hişam’a giden grubun içinde yer alan Dirvas büyük bir cesaret örneği gösterir ve büyüklerinden önce söze atılır. Bu durum halifenin hoşuna gitmez ve Dirvas’ı susturmaya çalışsa da Dirvas kendinden emin bir şekilde düşüncelerini dile getirmekten geri durmaz, hitabetiyle halifeyi etkiler. Bu şiir bu cesur çocuk hakkındadır…

Dirvas

Derler ki: Ümeyye’den Hişâm’ın 
Devrinde, yakınlarında Şâm’ın, 
Üç yıl ekin olmamış kuraktan. 
Can kaydına düşmüş artık urban . 
Her hayme mezâr olup kapanmış: 
Altında beş on kadîd uzanmış! 
Bakmış ki meşâyih-i kabâil : 
Sıyrılmayacak bu derd-i hâil; 
Bir karyede toplanıp, demişler: 
Durdukça helâkimiz mukarrer. 
Mâdem ki şüyûhuyuz bu halkın, 
Kalkın gidelim Hişâm’a, kalkın. 
Bir duysa Halîfe’miz bu hâli; 
Var merhamet etmek ihtimâli. 
Hiç ak sakalıyla bir alay pîr, 
Eyler de Emîr’e hâli tasvir, 
Görmez mi o, halkı rahme şâyan? 
Sultansa da taş değil ya: İnsan!

Teklîfi kabûl eder bütün nâs ; 
Derler, yalınız: “Bulunsa Dirvâs. 
Sinnen daha pek çocuktur amma 
Olmaz o kadar talâkat aslâ.”

Vaktâ ki girer şüyûh Şâm’a, 
Derhâl haber gider Hîşâm’a: 
Derler ki, beş on kabîle geldi. 
Der: Gelsinler sarâya şimdi. 
Birlikte çocuk dalar huzûra, 
Evvelce duâ eder de sonra, 
Hiç pervâsız girer kelâma … 
Lâkin bu tuhaf gelir Hişâm’a: 
Der: Sus a çocuk, büyük dururken, 
Söz sâdır olur mu hiç küçükten? 
Dirvâs o zaman kelâmı tekrar 
Teshîr ile der: “Nedir bu âzâr! 
Mikyâsı mıdır zekâvetin sin ? 
Dirvas’ı çocuk mu zannedersin? 
Bir dinle de sonra gör çocuk mu? 
İnsâf nedir o sizde yok mu? 
Ben söyleyeyim de bir efendim, 
Susturmak elindedir efendim.”

Dirvâs bakar Melik’te ses yok; 
Mecliste değil ki ses, nefes yok; 
Mu’tâdı olan talâkatıyle 
Başlar söze eski şiddetiyle:

“Üç yıl mütemâdiyen kuraklar, 
Emsâli görülmemiş sıcaklar, 
Sâmânımızı kuruttu gitti; 
Mezrûâtın umûmu bitti. 
Binlerce çadır kapandı kaldı, 
Çöl, mahşer-i mevt şekli aldı! 
Şehrîleri besleyen kabâil, 
Köy köy geziyor zelîl ü sâil! 
Hâtemlere cûd eden o urban, 
Nan-pâreye can verir bugün, can! 
Çıplakları giydiren de üryan, 
Gömleksizdir zükûr ü nisvân ! 
Açlık ecelin zahîri oldu: 
Baştan başa çöl cesedle doldu. 
Her kûşede bin acıklı feryâd… 
Yok bir yerden sadâ-yı imdâd. 
Şubbân bütün ihtiyâra döndü! 
Pîrân görsen, mezâra döndü! 
Yok vâlidelerde süt ki: Tutsun, 
Evlâdını emzirip uyutsun. 
Zannım, bize münfail ki Mevlâ: 
Bir bâdiye halkı yandı, hâlâ, 
Bir damla su inmiyor semâdan, 
Şebnem bile düşmüyor duâdan! 
Binlerce duâya bir icâbet 
Göstermedi bârgâh-ı rahmet. 
Artık sana ilticâya geldik, 
Reddetmez isen ricâya geldik:

Görmekteyiz ey Emîr-i âdil, 
-İnkârı bunun değil ya kâbil – 
Yok sendeki ihtişâma pâyân; 
Bizlerse alay alay sefîlân! 
Bir yanda demek ki fazla var çok; 
Hayfâ ki öbür tarafta hiç yok. 
Öyleyse biraz tevâzün ister. 
Evvel beni dinle, sonra hak ver: 
Nerden buldun bu ihtişâmı? 
Halkın mı, senin mi, Hâlik’ın mı? 
Allah’ın ise eğer bu servet, 
Bizler de onun kuluyken, elbet 
Bir pay talebinde hakkımız var… 
İnsâf olamaz bu hakkı inkar. 
Halkınsa şu bî-nihâyet emvâl ; 
Ver, etme hukûk-i gayrı pâmâl. 
Yok; böyle de olmayıp da kendi 
Mâlin ise -çünkü fazla- şimdi 
Bî-vâyelere tasadduk eyle… 
Dördüncüsü varsa haydi söyle!”

Mebhût ederek bu söz Hişâm’ı, 
Huzzâra demiş: “Görün kelâmı! 
Yok bende cevâb-ı redde kudret… 
Hayret, bu civan-dehâya hayret! 
İcâb ediyor ki şimdi insâf: 
Mes’ûlü hemen olunsun is’âf .”

İslam medeniyetinde bilim eğitimi

İslam medeniyetinde bilimin zirveye ulaşmasında en önemli etkenlerden biri şüphesiz ilme ve ilim öğrenmeye duyulan derin saygıyla eğitime verilen önemdi. Farabi, Biruni, Harezmi, İbn Sina ve Takiyüddin gibi âlimlerin başarılarında kendi entelektüel kapasiteleri şüphesiz önemli bir faktördü, ama en az onun kadar hatta belki de daha önemli olan başka bir faktör vardı: Doğup büyüdükleri medeniyetin, yani İslam medeniyetinin onlara sunduğu bilgiye ve eğitim/öğrenime erişim olanakları.

Öncelikle yerel imkânlar dahilinde eğitimine temel dini ilimlerle ve dil öğrenimi ile başlayan öğrenciler, zaman ilerledikçe imkân ve isteklerine göre, şayet önemli merkezlere uzak iseler, İslam medeniyetinin önemli ilim merkezlerine seyahat ederek, orada önde gelen âlimlerin öğrencisi olup gerek medreselerde gerek cami avlularında gerek hocanın kendi evinde ders görerek icazet alıp, zamanla kendileri de bir âlim olabiliyorlardı. Hatta ilim uğruna yapılan ve “rihle fi talebul ilm” tabiriyle başlı başına bir kavram haline gelen bu seyahatler artık her ciddi ilim öğrencisinin eğitim sürecinde kaçınılmaz bir parçası haline gelmişti. Seyahat etmeyen öğrencilere gerçek âlim gözüyle bakılmıyordu (Bu konuya ilgi duyanlar Houari Touati’nin Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan “Ortaçağ’da İslam ve Seyahat: Bir alim Uğraşının Tarihi ve Antropolojisi” kitabına bakabilirler).

Bu yazımızda tanıtacağımız kitap ilk cümlelerinde önemli bir antitez ile başlıyor ve İslam medeniyetinde bilimin gerilediğini ya da tamamen kaybolduğunu iddia eden eski tarihyazımının aksine doğa, gökler, insan vücudu, sayılar, yüzeyler ve katılar hakkındaki soruların birçok İslam toplumunda 19. yüzyıla kadar öğretilmeye ve öğrenilmeye devam ettiğini vurguluyor.

YAZININ DEVAMI İÇİN : YENİ ŞAFAK KİTAP

Vefatının 22. yılında Kemalettin Tuğcu Kitabı

Çocuk Vakfı Başkanı ve aynı zamanda çocuk kitapları yazarı Mustafa Ruhi Şirin, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “Anma ve Armağan Kitapları Dizisi” kapsamında “Kemalettin Tuğcu – Çocuklara Okumayı Sevdiren Yazar” kitabını hazırladı.

Şirin, 1980’li yılların ortalarından vefatına kadar görüştüğü Tuğcu ile çok yakın dost olduklarını söyledi.

Kemalettin Tuğcu’nun yazdığı dönemde küçümsenmiş bir yazar olduğunu belirten Şirin, “İşte bunun gerekçelerini bu anma kitabında, 41 yeni yazının yanı sıra daha önceki yazılarla anlattık. Bu bir savunma kitabı, evet biz onun safında yer aldık ve savunuyoruz. Bu kitap, edebiyat kamusu tarafından küçümsenen Kemalettin Tuğcu’nun, ‘Yazarak yaşıyorum’ felsefesi açısından da çok önemli.” dedi.

KAYNAK: AA

Çocuk Yayınları ve Dışa Açılım

Kübra Güran Yiğitbaşı çocuk yayıncılığı ile ilgili çalışmalarını derledi. Türkiye’nin son yıllardaki çocuk yayıncılığındaki gelişmelerini ve diğer ülkelerle temaslarını inceleyen Yiğitbaşı çalışmalarını Çocuk Yayınları ve Dışa Açılım ismiyle kitaplaştırdı.

Tanıtım bülteninden:

Çocuklar, dünyaya ve hayata bakışlarında bir rehber olarak yararlandıkları medyadan kendilerine anlatılan küresel masalları, çoğunlukla “Batılı” ya da “gelişmiş” olarak tanımlanan ülkelerin penceresinden ve bakış açısından görmekte, izlemekte ve dinlemektedir.

Savaşların bile medyalar üzerinden bir oyun ya da kahramanlık hikayesi gibi izlendiği çağımızda kendi sözümüzü, özgün hikayelerimizi ve kahramanlarımızı başka dünyalara açmanın ve ulaştırmanın gücü ve önemi ise, tartışılmazdır. Bu amaçla üretilen her türlü eser, aynı zamanda dünyadaki çocuklara bizim dünyamızı, hüzünlerimizi, mizahımızı, kahramanlıklarımızı anlatacak, gösterecek bir araç olacaktır.

Sınırlar ve mesafeler ötesine ulaşan hikayelerle çocuklar, hikayesini dinlediği ya da okuduğu insanları ötekileştirmeyecek, düşman görmeyecek; benzer hüzünler, kahkahalar ya da gerilimlerde benzer duyguları yaşayan kilometrelerce ötedeki yaşıtlarından ve onların dünyalarından haberdar olacaktır. Bu farkındalık ise aslında edebiyatın, sanatın ve hikayenin gücünün yansımasından başka bir şey değildir…

Çocuk kitaplarımızın yabancı yayıncı ve okurlarca daha çok tercih edilmesi, bu toprakların sözü ve hikayesinin geleceği inşa ederek, şekillendirecek nesillerde yankı bulması anlamına geleceğinden; yayıncılarımız ve yazarlarımız için nitelikli çocuk yayınları üretmek en büyük motivasyon kaynağı olacaktır.

Türkiye Gençliğinde Kimlikler ve Ötekileşme

İstanbul Bilgi Üniversitesi, “Biz’liğin Aynasından Yansıyanlar – Türkiye Gençliğinde Kimlikler ve Ötekileştirme” başlıklı etkinliğe ev sahipliği yaptı. BİLGİ Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin TÜBİTAK desteğiyle yürüttüğü ve disiplinler arası bir ekip tarafından gerçekleştirilen araştırmaya göre, gençlerin yüzde 90’ı “kızlarının diğer gruptan birisiyle evlenmesini” kabul etmeyeceğini söylerken, yüzde 84’ü çocuklarının çocuklarıyla arkadaşlık etmesini istemeyeceğini söyledi.

Ötekileştirmenin nasıl başladığını, nasıl gerçekleştiğini ve bu süreci etkileyen temel etkenleri belirlemeyi amaçlayan projenin sunumunu İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları Yayın Koordinatörü Cem Tüzün’ün moderatörlüğünde BİLGİ Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Pınar Uyan Semerci ve BİLGİ Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emre Erdoğan üstlendi.

Projede çıkış noktalarının “Adil, adaletli bir toplumda nasıl yaşayabiliriz?” temel sorusu olduğunu söyleyen Doç. Dr. Emre Erdoğan, “Sorularımızı daha çok adalet ve haklar üzerine kurguladık. Kimlik bizim kim olduğumuzu değil, dünyada nerede durduğumuzu gösteriyor. Kimlikler tek başlarına gelmez ve hiçbirimizin de tek bir kimliği yok. En güçlü olan kimliği tespit etmeye çalıştık” dedi.

Araştırmanın sonuçlarını değerlendiren Prof. Dr. Pınar Uyan Semerci, “Biz bu araştırmayı her gün değişen Türkiye ve dünya gündeminde gerçekleştirmeye çalıştık. Bulgularımıza istinaden ötekileştirmeyi algılar ve tutumlar olarak iki boyut üzerinden tanımladık” dedi. Uyan Semerci, kimliklerin oluşumunda aile, okul, mahalle ve akran gibi birçok etkileyici unsurun olduğunu vurguladı.

Araştırma sonuçları

Dünyada ve Türkiye’de sayısız olaya tanıklık eden 2,5 yıllık araştırma sürecinin ardından ortaya çıkan bu çalışmadaki amaç, ötekileştirmenin nasıl gerçekleştiği, hangi belirleyiciler etrafında geliştiği ve hangi biçimlerde kurgulandığını ortaya koymak; ötekileştirme mekanizmasının nasıl işlediğini anlamaya yönelik.

Araştırmaya katılan gençlere bir dizi kimlik sayılıp bu kimliklerden ne sıklıkla “biz” diye bahsettikleri sorulduğunda birinci sırayı aileleri (yüzde 94), ikinci sırayı Türkler (yüzde 76) aldı. Hemşehriler yüzde 57 oranında belirtilmişken, diğer oranlara sahip kimlikler eğitimli insanlar (yüzde 69), Atatürkçüler/Kemalistler (yüzde 52), laikler ve modern insanlar (yüzde 49) olarak sıralandı. Dindarlar (yüzde 45) ve muhafazakârlar (yüzde 36) oranlarına sahip.

Gençlerin kendi gruplarına en uzak hissettikleri grupla ne kadar “temas” içerisinde olduklarını anlamak için bir dizi soru soruldu. Gençlerin yüzde 22’si mahallede bu grubun mensuplarıyla karşılaştığını söylerken, okulda karşılaşanların oranı yüzde 19 oldu. Yüzde 11’lik bir kesim, diğer grup mensuplarıyla çarşıda/pazarda karşılaşıp sohbet ettiğini belirtirken, yakın arkadaş olduğunu söyleyenlerin oranı da yüzde 11’de kaldı. Bu gruptan birisine misafirliğe gidenlerin oranıysa yüzde 10. Araştırma ekibi bu durumu gençlerin diğer grup mensuplarıyla “temas” oranlarının çok da yüksek olmadığı şeklinde yorumladı.

Toplumdaki sosyal gruplar arasındaki farkları anlamaya yönelik olarak gençlerin diğer grup üyeleriyle “sosyal mesafeleri” ölçülmeye çalışıldı. Gençlerin yüzde 90’ı “kızlarının diğer gruptan birisiyle evlenmesini” kabul etmeyeceğinisöylerken, çocuklarının çocuklarıyla arkadaşlık etmesini istemeyenlerin oranı yüzde 84. Yine yüzde 84’lük bir kesim diğer grup üyeleriyle iş yapmayacağını belirtti. Komşu olarak istemeyenlerin oranı, o gruptan birini işe almayı düşünmeyenlerin oranıyla benzer şekilde yüzde 80. Bu rakamlar da bize gençler arasında “sosyal mesafe”nin yüksek olduğunu gösteriyor.

Araştırma Sonuçlarına Göre Çok Değişkenli Analizler:

  • Gençlerin kendi gruplarının üstünlüğüne duydukları inanç arttıkça, diğer gruplara karşı ötekileştirme algıları yükseliyor.
  • Tiyatro ve benzeri etkinliklerde bulunan gençler, diğer gençlere kıyasla daha az ötekileştirme algılarına sahipler.
  • Siyasal katılımın oy verme, siyasi partilere üyelik gibi geleneksel yöntemleri ötekileştirme tutumlarını arttırıyor.
  • Gençlerin sahip oldukları kimlikle daha fazla özdeşleşmeleri, daha fazla ötekileştirme tutumları göstermelerine yol açıyor.
  • Diğeriyle kurulan temas, ötekileştirme tutumlarını azaltıyor.

“Adil, adaletli bir toplumda nasıl yaşayabiliriz?” temel sorusu çerçevesinde şekillenen araştırmanın niteliksel aşamasında; 2015 yaz ve sonbahar aylarında 37 gençle derinlemesine görüşmeler, Mart-Nisan 2016 aylarında 5 ayrı kimlik grubundan gençlerle odak gruplar yürütüldü. Hem derinlemesine görüşmeler hem de odak gruplar kendi başlarına analiz edildiği gibi, niceliksel aşama soru formunun oluşturulmasında kullanıldı. Niceliksel çalışma çerçevesindeyse, Nisan-Mayıs 2017’de Türkiye’nin 18 ilinde 18-29 yaş aralığındaki gençleri temsil eden 1224 gençle yüz yüze anketler yürütüldü.

KAYNAK: edebiyathaber

Tanrısız Gençlik

Sineklerin Tanrısı’nı ilk okuduğumda modernizm eleştirisinin yanı sıra (dinsel-mitolojik göndermeler nedeniyle) Hıristiyan teolojisi bağlamında çözümlemeye gayret etmiştim. Dini değinilerle birlikte metaforlarla bezeli metin büyük oranda Batı medeniyeti eleştirisi içeriyordu. Sineklerin Tanrısı üzerine temel kanı, insanın çocuk da olsa ne kadar zalimleşebileceğini gösterdiği üzerinedir. Bu durum insanın doğuştan sahip olduğu ‘ilkelliğin’ bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Batı felsefesi ve Hıristiyan teolojisi açısından düşünüldüğünde insanda var olan ilkel dürtüler ve ilk günah teorisi arasında ilginç bir örtüşme bulunuyor. Konuyu dağıtmadan yazıya dönecek olursak, Sineklerin Tanrısı için en önemli değerlendirme Batı’nın medeniyet anlayışının niteliğine yönelik katı eleştiri içerdiğidir. Medeniyet –ya da ilerleme– diye tanımlanan şeyin gerçek yüzü hiç de öyle anlatıldığı gibi değildir. Bu süreç insanlığa acı, ıstırap ve kötülük getirmiştir. Yazarın konuyu ele alışını anlamak açısından kitabın yayınlandığı dönemin II. Dünya Savaşı sonrası (1954) olmasının önemli bir detay olduğunu düşünüyorum. Zira kurguda Nazi Almanya’sı ve Avrupa’nın diğer toplumlarında yaşananların etkisini görmek mümkün. Savaş bilindiği üzere dünyaya bakışı tümüyle değiştirmiş, modernist anlayışı günah keçisi ilan etmiştir.

Sineklerin Tanrısı’nda savaş nedeniyle yaşadıkları yerden uzaklaştırılmak istenen bir grup çocuğun kaza sonucu ıssız bir adada mahsur kalmasından sonraki süreçte birbirlerine karşı acımasızca davranışları ele alınıyor. Medeniyete dair hiçbir şeyin olmadığı adaya dağınık halde düşen çocuklar bir araya gelerek birlikte yaşamaya başlıyor. Yazar bu yolla modern insanın medeniyet üreterek ilkel hayattan gelişmiş (toplumsal) hayata geçiş serüvenine göndermede bulunuyor. İlk başta iş bölümü yapan çocuklar yönetim, yiyecek, güvenlik gibi konularda kararlar alıyor fakat alınan kararları uygulama aşamasında çekişme ve mücadeleler ortaya çıkıyor. Farklı yaş ve karakterlere sahip çocuklar toplumun farklı katmanlarını simgeliyor diyebiliriz. Yönetim konusunda etkin olmak isteyen kişi ve/veya gruplar karşı tarafa üstünlük sağlamak için her yola başvuruyor. Sonuç itibariyle savaştan kaçırılmak ya da kurtarılmak istenen ‘masum’ çocuklar ‘canavarlaşarak’ başlattıkları bir savaşın içinde buluyor kendini. Bu haliyle yetişkin insanları aratmayan bir görüntü çıkıyor ortaya. Günümüz dünyasını anlamak açısından önemli bir metin olduğunu düşündüğüm Sineklerin Tanrısı’nı sadece insan psikolojisi bağlamında değil sosyal psikoloji açısından da dikkate almakta fayda var.  Read more

1 2