İskandinav Kadınları Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine İnanmıyor

Çocuk ve Gençlik Edebiyatı’nda İskandinav gücü yadsınamaz. Sadece Batı’da değil kitabın erişebilir olduğu tüm dünya ülkelerinde güçlü bir İskandinav edebiyatı etkisinden söz edebiliriz. Ülkemizde de Danimarka, İzlanda, Finlandiya, Norveç ve İsveç ülkelerinin oluşturduğu İskandinav kültürünün izleri çocuk ve gençlik yayıncılığında her geçen gün daha da görünür hâle geliyor.

Özgürlük, yüksek refah seviyesi, gelişmiş insan hakları gibi temel değerlerle adından sıkça söz ettiren İskandinav ülkelerinde gerçekte neler olduğu ile ilgili Meryem Şahin bir yazı kaleme aldı. Özellikle de toplumsal cinsiyet eşitliğindeki söylemleriyle etkileyici bir yön kazanan bu ülkelerde acaba kadınların durumu ne? Onlar yaşadıkları ülkelerdeki toplumsal cinsiyet eşitliğine gerçekten güveniyor mu?

Şahin’in “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Masalı” nı verdiği yazısı bize bu ülkelerden eğitimimize ve yasalarımıza geçen toplumsal cinsiyet ile ilgili ahlaki değerleri ve normları bir kez daha gözden geçirmemiz gerektiğini hatırlatıyor.

Yazıyı okumak için tıklayınız:

https://drive.google.com/file/d/1HrB52tbitUR6edca-JT2iEOyHNUbUenE/view

KENTE SIKIŞMIŞ ÇOCUĞUN SESİ: BEHİÇ AK

İyi Kitap Dergisi’nden alıntıdır:

“Behiç Ak’ın çocuklar için yazıp resimlediği kitaplarda ağaçların kalbi atar, kuşlar, kediler konuşur, rüzgâr canlanır, insanın doğaya en yakın hâli olan çocuklar sessizce söz alır. Kente sıkıştırılan, doğayla bağı koparılmaya çalışılan çocukların sözcüsüdür Behiç Ak.

Behiç Ak 1956 yılında Samsun’da doğdu. Çocuk kitabı yazarlığı ve çizerliği, oyun yazarlığı ve sanat yönetmenliğinin yanı sıra belgesel film alanında da çalışmaları var. Ak’ın yazarak ve çizerek çocuk edebiyatına armağan ettiği eserlerin pek çoğu doğadan, çocuktan ve kamusal bir alan olan yaşadığımız kentten besleniyor. Beslenme kaynaklarını, fanusunun içindeki muhayyile kudretiyle sınırlamıyor yazar. Sokağa çıkıyor, Cihangir’de geziyor, tiyatroya gidiyor, adaya geçiyor, adaya geçmek için vapura biniyor, tatile gidiyor… Gülümseyen ve gülümseten gözlüklerin ardından “dışarıya” bakarak oynatıyor kalemini. “Polyannavari” bir gözlük değil bu. Yeri geldiğinde en sert, en içimizi yakan ama yine de umut veren sokak eylemlerinde de görüyoruz onu. “Küresel İklim Krizi” eylemlerinden “Tiyatroma Dokunma”ya kadar… Ama gözlükleri hep gülümsüyor.

Neredeyse bütün edebi yapıtlarına giren kent meselesindeki “mimar”ın günümüzdeki yerini tek bir cümleyle özetliyor Ak: “Mimarlık bazan bina yapmamaktır!” (Burada Behiç Ak’ın mimarlık eğitimi aldığını anmanın tam da sırası kanımca.) Bir söyleşisinde mimarların “tetikçi” gibi davrandığını söyleyen yazar, mimar ve mimari figürlerini de çocuk edebiyatına taşıyor. Bunu en yoğun okuduğumuz kitabı Galata’nın Tembel Martısı. Öyküde Galata Kulesi’nin etrafında bir moda fuarı düzenlenmek üzere. Bununla ilgili bir çalışma başlatılıyor. Bu çalışmanın mimarı ise Osman Bey. Mimar, güvenlik gerekçesiyle kuleyi perdeyle kapatarak başlıyor çalışmasına. Ama bir şeyi atlıyor. Kuleye yuva yapmış ebabil kuşları, bu perde nedeniyle gidip yavrularını besleyemeyecek ve yavrular ölüp gidecek. Mimarın aldığı ilk iş bu! Geleceği bu işe bağlı. Hülya adlı çocuk kahraman, bütün çabasına rağmen bu felaketten vazgeçiremiyor Osman Bey’i.

EBABİLLERİ KURTARMAZSAK

Ana temanın yanında birçok yan tema da yazarın diğer yapıtlarında olduğu gibi akıp gidiyor öyküde. Kitap 2011’de basılmış. Ama bir yan tema var ki 2014’e işaret ediyor. O da internet ve internet aracılığıyla toplumsal muhalefetin örgütlenmesi. İşte bu noktada Gezi süreci, ekolojik mücadele, bu mücadelenin adalet ve hak arama mücadelesine evrimi, bu alanda sosyal medya ve iletişim ağlarının iç içeliği karşımıza çıkıyor. Hülya’nın ağabeyi Emre tarihi cümleyi kuruveriyor: “Bir kişinin isteğini karşılamak zordur. Aynı şeyi, binlerce kişi aynı anda isterse, sorunlar şıp diye çözülüverir.” İnterneti devreye sokuyor. Kentsel dönüşüm adı altında -ki bu adı ben koyuyorum- doğanın katline karşı; konuyla ilgili metin ve fotoğrafları, dünya sularını kurtarma grubundan hayvan sevenler örgütüne, kuş sevenler cemiyetinden ayakkabı sevenler derneğine, “kaldırımzedeler. com”dan “ilgisizler.tr”ye kadar her yere yolluyor. Konu, uluslararası platformda büyük yankı buluyor. Ama gelgelelim işler hayal ettiğimiz gibi gitmiyor ve bu muhalefet sadece bilgisayar ekranında kalıveriyor. Bu ataletin adını ise yine Hülya koyuyor: “İnsanlar, internetten birbirine mesaj gönderince, sorunların çözüldüğünü sanıyorlar.” Aslında yazarın gizli derdini de bu cümleden okuyabiliyoruz. İnternet evet, sosyal medya evet. Ama sokağa çıkmadıkça hiçbir anlamı yok. Sadece bununla da kalmıyor sıkıntı. Bu sanal mecrada bilginin dönüşüme uğrayıp, bir anlamda kirlendiğini de görüyoruz. Küçük katkılarla, yavrularından ayırılan ebabil kuşlarının adı Babil oluveriyor, Galata Kulesi de Babil Kulesi. Behiç Ak, Emre’nin ağzından yine gülümsetiyor: “İnternete kuş giren, fil çıkıyor.”

Çocuk kitabı yazma serüvenini de aynı naiflikle aktarıyor yazar: “Biz çocukluğumuzda çok kitap okumazdık, incir ağacına çıkardık daha çok. O günleri kaybettiğim için yazıyor olabilirim.” Yazmak için iyi bir neden. Tutkulu bir neden. Yüksek Tansiyonlu Çınar Ağacı’nda bu incir ağacının benzer hâli ile karşılaşıyoruz. Pek çoğumuz adı konmamış büyük aşklarımızı yaşamışızdır ağaçlarla. Oğlum Memo ile ilk fotoğrafımız, onu çıkardığım bir çınar ağacıdır. Koşa koşa Gezi Parkı’na gidişimiz bundandı. Üç-beş ağaç içindi. Ve biz üç-beş ağaca âşık olduk. Yüksek Tansiyonlu Çınar Ağacı’nda da aynı aşk var. Tek bir ağaca âşık bütün köy çocuklarını görüyoruz. O kadar seviyorlar, onun yaşadığına, bir insan gibi yaşadığına o kadar inanıyorlar ki yaşlı ağacın babaları gibi yüksek tansiyon hastası olduğunu düşünüyorlar. Kulaklarını gövdesine yaslayıp onun kalp atışlarını duymaya çalışıyorlar. Ama yüksek tansiyonlu çınar ağacını kesiveriyorlar, öldürüveriyorlar bir çırpıda. Neyse ki yüksek tansiyonlu çocuklar, ellerinde bir fidanla, ağaç dikecek başka bir yer arıyor. Bakarsınız bir gün o ağaçları kesenler, boyunları kestikleri incir ağaçlarının kalınlığına eriştiğinde, başka bir incir ağacından düşüverirler. Bir düş!

VAPURLAR, KEDİLER, AĞAÇLAR

Behiç Ak denince “Vapurumu vermiyorum!” kampanyasından söz açmamak olmaz. Kent olgusuyla ilgili müthiş bir mücadeleyi başlatıp yürütmüştü. Hem ekoloji hem güvenli ulaşım hem de hak ettiğimiz ucuz seyahat içindi bu mücadele. Ama meselenin önemli ayaklarından biri de vapurların kültürel hayatımızdaki önemiydi. Bu mücadeleyi Behiç Ak, aynı zamanda vapur kullanan, vapur sevdalısı biri olarak yürütecekti. Bunu 2009’da yayımlanan Vapurları Seven Çocuk öyküsünde de okuyorduk: “…İskeledeki simitçi bile, ‘Haydi, martılar aç kalmasın!’ diye bağırarak satardı simitlerini. […]Boğaz vapurlarında karşılıklı oturulduğundan, birbirlerini tanımayanlar bile, sanki kırk yıllık arkadaşmış gibi çene çalarlardı. Deniz üstünde, en suskun insanı konuşturacak bir konu bulunurdu mutlaka.”

İlerleyen bölümde kaleme aldığı bir diyalogda 3. köprüyü de işaret eder yazar: “Bu vapurlar çok eskidi. […]Bu iki yaka arasında bir köprü daha olsa, otomobille beş dakikada karşıya geçerdik.”

Yaşadığımız güncel politik durum ise bir cümlede kendini belli eder: “Aslında yolcuların çoğunluğu vapurlara hayrandı, ama nedense diğerlerinin sesi daha gür çıkıyordu.”

Bilinçsiz avlanma ile balık türlerinin yok oluşunu Karadeniz’deki Yunus’ta, rüzgârın ne güzel şeylere kadir olduğunu Rüzgârın Üzerindeki Şehir’de, tüketim çılgınlığının değerler sistemini nasıl yok ettiğini Güneşi Bile Tamir Eden Adam’da, kuş gözlemciliğinin ve deniz kaplumbağalarının yumurtalarını koruma çabasının coşkusunu Havva ile Kaplumbağa’da, hayalimdeki tiyatro fikrini ise Akvaryumdaki Tiyatro’da zevkten dört köşe ola ola okuduk.

Kedileri tabii ki en sona bıraktım, Behiç Ak’ın kediciliğine ve kedicilliğine hürmeten. Hepimiz zaman zaman bu hürmetten nasipleniriz zaten. Yazları yazlığa ya da adaya gideriz. Kedi, köpek alırız. Tatil biter. Onları orada aç sefil bırakıp, sıcak kışlıklarımıza döneriz. Kedi Adası’ndaki kediler de böyle. Sefaletten kurtulmak için bir çözüm arıyorlar ve “kediler sirki”ni kuruyorlar. İç burkan ama yine de müthiş bir hayal! Kedilerin Kaybolma Mevsimi’ne geldiğimizde ise kendi kedilerimizle karşılaşıyoruz: Arsız, Buz, Kırlangıç, Miskin, Titrek… Bütün bu isimlerin aslında kendi isimlerimiz, hatta kendimiz olduğunu, gerçeğinde ise hepsinin tek bir kedi, Meraklı Turşucu’nun ta kendisi olduğunu anlıyoruz. Meraklı Turşucu sosyolojik tespitiyle bizi ters yüz ediyor: “…[S]izler bende kendi özelliklerinizi sevdiniz. Aslında, benden daha çok, kendinizi seviyordunuz. Hem de, başkalarının beğenmediği yönlerinizi…”

Behiç Ak’ın yazdıklarından heyecanlanıyorum. Heyecanımı dizginleyemeyip onu telefonla arıyor ve “Neden çocuklar için yazıyorsunuz?” diye soruyorum. Verdiği bir iki cümlelik cevap benim yukarıda yazdığım yüzlerce satıra bedel: “Çevresel felaketlerin yaşandığı günümüzde, çocuklar için yazmak, herşeyin olumlu yönde değiştirilebileceği fikrine yaklaştırıyor beni. Büyüklerin borsasında ise olumlu bir gelecek inancı hiç değer yapmıyor.”

Teşekkür ederim Meraklı Turşucu!”

YAZAN:ERASLAN SAĞLAM
KAYNAK: İYİ KİTAP SAYI 63

Hayvanlara Niçin Bakarız

John Berger’in “Hayvanlara Niçin Bakarız” kitabından alıntıdır:

Ne var ki 19. yüzyıla kadar hayvanlarda insan nitelikleri görme eğilimi, insanla hayvan ilişkilerinin vazgeçilmez bir özelliği ve bu iki türün yakınlığının bir ifadesiydi. Bu eğilim hayvan metaforunun sürekli olarak kullanılmasının bir kalıntısıydı. Son iki yüzyıla kadar hayvanlar sahneden yavaş yavaş çekildiler. Günümüzde onlar olmadan yaşıyoruz. Bu yalnızlığımızda da hayvanlarda insan nitelikleri görme eğilimi bizi iki kat fazla daha tedirgin ediyor.

Bu kurumsal kopuş kesin olarak Descartes’le geldi. Descartes, insanın hayvanla olan ilişkisindeki ikiliği insanda içselleştirdi. Gövdeyle ruhu kesinlikle birbirinden ayırarak gövdeyi fizik ve mekanik yasalarının egemenliğine soktu ve böylece hayvanlar ruhtan yoksun oldukları için bir makine modeline indirgendiler.

Descartes ile başlayan bu kopuşun sonuçları ancak zamanla ortaya çıktı. Yüzyıl sonra büyük zoolog Buffon, hayvanları yeteneklerine göre sınıflandırmak için her ne kadar makine modelini benimseyip kullandıysa da onlara karşı duyduğu sevecenlik bir süre için hayvanların gene de insanlarla dost sayılmasını sağladı.

İnsanın, hayvanı, kendi içindeki mekanikliği aşması için yapması gereken ve aynı zamanda insana özgü maneviyatın onu yönelttiği şey, acı duymaktı. Bunun yanında, makineyle karşılaştırılmasına karşın insanın gözünde hayvanın bir çeşit masumiyeti vardı. Hayvan herhangi bir geçmiş deneyiminden ve sırlardan arıtıldığı için bu yeni icat edilen “masumiyet” insanın bir çeşit geçmiş özlemi duymasına yol açıyordu.

Hayvanlara duyulan bu özlem bir 18. yy icadı olsa da, hayvanların tamamen önemsizleşmesi için -demiryolu, elektrik, taşıma bandı, konserve sanayii, otomobil, yapay gübre gibi- sayısız verimli icadın daha ortaya çıkması gerekiyordu.

20. yy’da içten yanmalı motorlu araçlar sokaklarda ve fabrikalarda taşıyıcı hayvanların yerini aldı. Büyük bir hızla büyüyen şehirler, çevrelerindeki kırsal bölgeleri kenar mahallelere dönüştürdü, bunun sonucunda oralardaki vahşi ve evcil hayvanların sayısı azaldı. Bizon, kaplan, ren geyiği gibi belli türlerin ticari sömürüsü bunların neredeyse kökünü kuruttu. Kalan yabani hayvanlar da giderek ya ulusal parklarda ya da özel avlanma alanlarında korunur oldu.

Sonunda Descartes’in modeli aşıldı. Endüstri devriminin ilk evrelerinde hayvanlar makine olarak kullanıldılar. Tıpkı çocuklar gibi. Daha sonra sözüm ona endüstri sonrası toplumlarda hammadde olarak kullanıldılar. Yiyecek için gerekli hayvanlar, imal edilen mallar gibi işlemden geçirildiler.

Hayvanın kuramsal ve ekonomik tarihi olan böyle bir duruma indirgenmesi insanların da aynı yalıtılmış üretim ve tüketim birimlerine indirgenmeleri sürecinin bir parçasıdır. Gerçekten de bu dönemde hayvanlara karşı böyle bir yaklaşım çoğu zaman insanlara yaklaşımın da bir habercisiydi.

Hayvanların çalışma gücüyle ilgili mekanik görüş daha sonra işçilere uygulandı. Zaman ve iş etkinliği incelemelerini ve endüstride “bilimsel” işletmeciliği “Taylorizm” başlığı altında geliştiren F.W. Taylor’a göre, çalışma o kadar aptalca ve tekdüze bir çaba gerektirmelidir ki; işçi “zihinsel bakımdan türler arasında en çok öküze benzesin.” Toplumsal koşullanmayla ilgili modern tekniklerin neredeyse hepsi hayvanlar üzerinde yapılan deneylerle geliştirilmiştir. Sözüm ona zekâ testleri yöntemleri için de bu böyledir. Günümüzde Skinner gibi davranışçılar, insan kavramını hayvanlarla yaptıkları yapay deneylerin sonuçlarına göre sınırlarlar.

Amerikalılar Ejderhalardan Neler Korkar?

Fantazi üzerine konuşacaktım. Ancak son zamanlarda hayal gücümü hiç de parlak bulmadığımdan ve ne diyeceğimi kestiremediğimden, gidip insanların başına ekşidim. “Fantazi hakkında ne düşünüyorsun? Bana fantaziyle ilgili bir şeyler söyle.” Dostlarımdan biri, “Al sana fantastik bir olay,” dedi, “On yıl önce, falan şehrin kütüphanesindeki çocuk kitapları bölümüne gittim ve Hobbit’i sordum; kütüphaneci bana ‘Ah evet, biz onu yetişkinler bölümünde tutuyoruz; gerçeklerden kaçışın çocuklar için iyi olmadığı düşüncesindeyiz,’ diye cevap verdi.”

Bu beni ve arkadaşımı epeyce güldürdü ve tüylerimizi diken diken etti; sonunda bu on yıl içinde çok şeyin değiştiğine karar verdik. Artık çocuk kütüphanelerinde fantazi yapıtları konusunda bu türden bir ahlaki sansüre pek rastlanmıyor. Ama çocuk kütüphanelerinin çölde birer vahaya dönüştüğü gerçeği, sonuçta gene de bir çöl olmadığı anlamına gelmiyor. O kütüphaneci bayanın bakış açısı hâlâ geçerli. O sadece, Amerikan karakterinde ta derinlerde yatan bir şeyi, gerçek bir inançla yansıtıyordu: Fantaziyi tasvip etmeyen bir ahlak. Bu o kadar şiddetli ve çoğunlukla o kadar saldırgan bir reddediş ki, temel kaynağının korku olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.

O halde: Amerikalılar ejderhalardan neden korkar?

Bu soruya cevap vermeden önce, ejderhalardan korkanların sadece Amerikalılar olmadığını söylemeliyim. Korkarım, teknolojik açıdan ileri tüm toplumlar, az ya da çok, fantaziye karşı. Bizimki gibi, son birkaç yüzyıldır yetişkinler için hiçbir fantazi geleneği olmayan birçok ulusal edebiyat var: Fransız edebiyatı, örneğin. Ama öte yandan bu konuda epeyce malzemeye sahip Almanlar var; İngilizler’in böyle bir geleneği var, buna bayılıyorlar ve bu işi herkesten iyi yapıyorlar. Yani bu ejderha korkusu sadece Batıklara özgü veya teknolojik bir olgu değil. Neyse, bu derin tarihsel sorunlara girmek istemiyorum; ben üzerinde konuşabilecek kadar iyi tanıdığım tek halk olan, modern Amerikalılar’dan söz edeceğim.

Amerikalıların ejderhalardan neden korktuğunu anlamaya çalışırken gördüm ki, birçok Amerikalı sadece fantaziye değil, kurmacaya da karşı. Biz Amerikalılar hayal ürünü olana şüpheli veya aşağılık bir şey olarak bakmak eğilimindeyiz.

“Karım roman okur. Benim vaktim yok.”

“Gençken o bilimkurgu denilen zamazingoyu okurdum, şimdi okumuyorum tabii.”

“Peri masalları çocuk işi. Ben gerçek bir dünyada yaşıyorum.”

Konuşan kim? Kim büyük bir özgüvenle, Savaş ve Barış’ı, Zaman Makinesini, Bir Yaz Gecesi Rüyası’nı kapı dışarı ediyor? Korkarım sokaktaki adam -çok çalışan, otuzun üstündeki Amerikalı erkek- bu ülkeyi yönetenler yani.

Bütün bir kurmaca sanatını böyle reddetmek birçok Amerikan özelliğiyle bağıntılıdır: Püritenlik, çalışma ahlakımız, her şeyden kâr etme zihniyetimiz, hatta cinsel değerlerimiz.

Savaş ve Barış’ı veya Yüzüklerin Efendisi’ni okumak “iş” değildir – sadece zevk için yapılabilir bu. Eğer buna bir “eğitim” ya da “kendini geliştirme” değeri de yakıştırılamıyorsa, o zaman Püriten değerler sisteminde, bu olsa olsa kendi içine kapanma ya da kaçıştır. Çünkü Püriten için zevk bir değer değildir, tam tersine günahtır.

Aynı şekilde, işadamının değerler sisteminde, eğer bir edim hemen ve elle tutulur bir kâr sağlamıyorsa, haklı gösterilemez. Dolayısıyla Tolstoy veya Tolkien okumak için tek mazereti olan kişi, bu iş için para alan İngilizce öğretmenidir. İşadamımızsa, ara sıra kendine best-seller okumak için izin verebilir: iyi bir kitap olduğu için değil, sadece çok sattığı, yani başarı ve para kazanmış olduğu için. Para işleriyle uğraşan kişinin o tuhaf gizemli zihninde bu başarı, o kitabın varoluşunu haklı çıkarır; best-seller okuyarak, bir nebze de olsa, başarının iktidarını ve büyüsünü paylaştığını hisseder. Laf aramızda, eğer buna da büyü denmezse, ben büyünün ne olduğunu bilmiyorum demektir!

Sonuncu öğe, yani cinsel değerler meselesi daha karmaşıktır. Bizim kültürümüzde kurmaca sanatlara karşı tutumun temelde erkeklere özgü olduğunu söylersem, umarım cinsiyetçi olarak değerlendirilmem. Amerika’da yaygın olarak erkek çocuk ve erkek, kendi erkekliğini tanımlarken bazı eğilimleri, toplumumuzda “kadınca” veya “çocukça” olarak görülen bazı insani yetileri ve potansiyelleri reddetmeye zorlanır. Bu eğilimlerden veya potansiyellerden biri de, en gerçek ifadesiyle, insanın tamamiyle temel melekelerinden biri olan hayal gücüdür.

Bu noktaya varmışken, hemen bir sözlük açtım.

Kısaltılmış Oxford Sözlüğü şöyle diyor: “Hayal gücü: 1. Hayal et\ me eylemi, veya gerçekte duyularla algılanmayan şeylerle ilgili bir zihinsel tasarım oluşturmak; 2. Henüz var olmayan eylemlerin ve olayların zihinsel değerlendirmesi.”

Pekâlâ; bu durumda “tamamiyle temel insan melekesi” tanımına dönebilirim. Ama bu tanımı şu anki konumuza uygun olacak şekilde daraltmalıyım. “Hayal gücü” deyince, ben şahsen zihnin özgürce ovun oynamasını anlıyorum, hem entelektüel hem de duyumsal anlamda. “Oyun’la da yenilenmeyi, yeniden yaratmayı, bilinenle yeni olanın yeni bir şekilde bir araya getirilmesini kastediyorum. “Özgür” ile kastım, doğrudan bir kâr hedefi gütmeden, kendiliğinden hareket edilmesi. Ancak bu, zihnin özgür oyununun ardında bir amaç, bir hedef olmadığı anlamına gelmez; üstelik bu hedef çok ciddi de olabilir. Çocukların hayal gücüyle yarattıkları oyunlar, açıkça yetişkinlere özgü edimlerin ve duyguların provasıdır; oyun oynamayan çocuk olgunlaşamaz. Yetişkin zihninin özgür oyunu ise Savaş ve Barış veya Görecelik Kuramı’yla sonuçlanabilir.

Özgür olmak hiç de disiplinsiz olmak demek değildir. Diyebilirim ki hayal gücünün düzenlenmesi hem sanatın hem de bilimin temel yöntemi veya tekniğidir. Meseleyi karıştıran, disiplini baskı altında tutmak ya da cezalandırmak olarak görmekte ısrar eden, Püritenliğimizin Kelimenin gerçek anlamında, bir şeyi disiplin altına sokmak, onu baskı altında tutmak değil, eğitmek, gelişmesi harakete geçmesi, verimli olması için teşvik etmek demektir– bu şey ister şeftali ağacı olsun, ister insan zihni.

Sanırım birçok Amerikalı erkeğe tam tersi öğretildi. Onlar hayal güçlerini baskı altında tutmayı, onu çocuksu veya kadınsı, kazançsız ve muhtemelen günahkâr bularak reddetmeyi öğrendiler.

Ondan korkmayı öğrendiler. Ama hiçbir zaman onu disiplin altına sokmayı öğrenemediler.

Hayal gücünün bastırılabileceğinden emin değilim. Eğer çocuktaki hayalgücünün kökünü gerçekten kazıyabilirseniz, o çocuk büyüyünce bir patates olur. Bütün kötü eğilimlerimiz gibi hayal gücüne de kapı gösteriliyor. Ama hayal gücü reddedilirse, hor görülürse sonuçta vahşi ve yabani şekillere bürünür; şekilsizleşir. En iyi ihtimalle, ben-merkezci bir düş kurma olur; en kötüsü de, ciddiye alındığında çok tehlikeli bir konum olan, kendi söyleyip kendi inanmaktır. Edebiyata gelince, bir zamanların gerçek Püriten dönemlerinde, okunmasına izin verilen tek şey İncil’di. Bugünün laik Püritenliğinde, roman okumayı erkekçe olmadığı ya da gerçeğe uymadığı için reddeden kişi, sonuçta televizyonda kanlı detektif filmleri izleyecek, külüstür Western veya spor öyküleri okuyacak, ya da Playboy’dan başlayarak pornografiye takılacaktır. Onu böyle şeyler yapmaya iten neden, açlıktan kuduran, beslenmeye muhtaç hayal gücüdür. Ama o böyle bir eğlenceyi, gerçekçi olduğunu söyleyerek gerekçelendirebilir; eninde sonunda cinsellik var olan bir şeydir, caniler vardır, beyzbol oyuncuları vardır, bir zamanlar kovboylar da vardı. Üstelik bütün bunlar erkekçedir, yani kadınların çoğunu ilgilendirmez.

Okuduğu ve izlediği bütün bu türlerin güdük, umutsuzca güdük olması onun için kusur değil, tam tersine güven verici bir şeydir. Eğer hakiki anlamda gerçekçi olsalardı, yani gerçekten hayal ürünü ve yaratıcı olsalardı, o zaman korkardı bunlardan. Sahte gerçekçilik zamanımızın kaçış edebiyatıdır. Bunun en aşın örneği de, o bütünüyle gerçekdışı şaheseri, günlük borsa raporlarını okumaktır.

Gelelim bu erkeğin karısına. Muhtemelen o, kendisinden beklenen role uymak için hayal gücünü susturmak zorunda bırakılmadı; ama öte yandan onu disiplin altına almak için bir eğitim de görmedi. Onun roman, hatta fantazi okumasına izin vardır. Ancak, eğitim ve teşvikten yoksun olduğu için düşleri iğrenç bir yavanlığa takılıp kalır: televizyondaki sabun köpüğü dizilere, “gerçek aşk hikâyeleri”ne, dedikoducu romanlara, tarihsel-duygusal romanlara ve diğer saçmalıklara. Yani, hayal gücünün yararlarına karşı derin bir güvensizlik besleyen bu toplumun, hakiki anlamda yaratıcı ürünlerin yerine geçirdiği tüm o derme çatma piyasa işi zanaatkârlığa.

Peki, nedir hayal gücünün yararlan?

Şimdi burada korkunç bir durum karşısındayız bence: Çalışkan, düzgün, sorumlu bir yurttaş, eğitim görmüş, olgun bir kişi, bakıyorsunuz ejderhalardan korkuyor, hobbitlerden korkuyor, perilerden ödü patlıyor. Bu çok komik, ama aynı zamanda korkunç. Bir şeyler fena halde ters gitmiş. Bu konuda ne yapabileceğimi bilmiyorum; sadece bu kişinin sorulannı dürüstçe cevaplamaya çalışabilirim, tavrı çoğunlukla saldırgan ve kibirli olsa da. “Bütün bunların ne yararı var?” diyor. “Ejderhalar, hobbitler ve küçük yeşil adamlar – bütün bunların yararı ne?”

Ne yazık ki en gerçek cevabı dinlemeyecek bile. Duymayacak. En gerçek cevap şu: “Bunun yararı sana zevk ve haz vermesidir.”

“Hiç vaktim yok,” diyerek tersleniyor, ülseri için ağzına bir hap atarak golf dersine koşuyor.

O zaman gerçeğe yakın ikinci cevabı deneyelim. Bu da daha iyi sonuç vermeyecek muhtemelen, ama söylenmesi gerek: “Hayal gücüyle yaratılmış kurmacanın yararı dünyayı, çevrendeki kişileri, kendi duygularını ve kaderini daha derinlemesine anlamanı sağlamaktır.”

Korkarım buna da sert bir karşılık verecek: “Bak, geçen yıl maaşım arttı, aileme her şeyin en iyisini veriyorum, iki arabamız ve renkli televizyonumuz var. Dünyayı yeterince anlıyorum ben!”

Çok haklı; eğer istediği, bütün istediği buysa, ne denebilir ki!

Hayali bir yanardağın içine sihirli bir yüzük atmaya çalışan hobbitin sorunlarını okumakla öğrenebileceğimiz şeyin, sosyal konumunuz, maddi başarınız ya da gelirinizle hiçbir ilgisi yoktur. Hatta bir ilişkisi varsa, bu tam tersine bir ilişkidir. Fantazi ve para birbirleriyle ters orantılı olarak gelişirler. İktisatçıların Le Guin Kanunu olarak bildikleri bir kanundur bu. Le Guin Kanunu’nun çarpıcı bir örneğine rastlamak isterseniz yola çıkın ve sırt çantası, gitarı, müthiş saçları, gülümsemesi ve başparmağından başka bir şeyi olmayan birini arabanıza alın. Her defasında, bu sokak çocuklarının hepsinin Yüzüklerin Efendisi’ni okumuş olduğunu keşfedeceksiniz, hatta bazıları ezberden bile okuyabilir. Öte yandan Aristotle Onassis veya J. Paul Getty’ye bakalım: Bu insanların herhangi bir yaşta, herhangi bir durumda, bir hobbitle uzaktan yakından bir ilişkileri olabileceği düşünülebilir mi?

Örneği biraz daha geliştirip ekonomi alanının dışına çıkaralım. Bay Onassis, Bay Getty ve diğer bütün milyarderlerin fotoğraflarda nasıl da kasvetli baktıklarını fark ettiniz mi? Yüzlerinde sanki karınları açmış gibi ıstıraplı bir ifade var. Sanki bir şeye açlar, sanki bir şey kaybetmişler ve nerede olabileceğini düşünmeye çalışıyorlar, ya da belki neyi kaybettiklerini bulmaya çalışıyorlar.

Çocuklukları olabilir mi bu?

Sonuç olarak hayal gücünün yararlarıyla ilgili kendi savunmama geliyorum, özellikle edebiyatta ve daha çok peri masalında, efsanede, fantazide, bilimkurguda ve diğer delice şeylerde. Bence olgunluk kabuk değiştirmek değil, serpilip gelişmektir. Yetişkin bir insan ölü bir çocuk değil, yaşamayı başarmış bir çocuktur. Olgun bir insanın tüm gelişmiş yetenekleri bir çocukta vardır; eğer bu yetenekler gençlikte teşvik edilirse yetişkinde iyi ve akıllıca bir noktaya varır; ancak bunlar çocuklukta bastırılır ve yok sayılırsa yetişkin kişilik körleşir, sakatlanır. Sonuç olarak, bu yetenekler içinde en insana özgü ve insani olanın hayal etme gücü olduğuna inanıyorum: O halde kütüphaneciler, öğretmenler, ebeveynler, yazarlar ya da sadece yetişkinler olarak bize düşen mutlu görev, alabileceği en iyi, en saf besinleri vererek bu yeteneğin çocukta özgürce gelişmesini, yeşil defne ağacı gibi serpilmesini teşvik etmektir. Ve hiçbir durumda bunu susturmamak, küçümsememeli, çocukça olduğunu, erkeğe yakışmadığını, hakiki olmadığını ima etmemeliyiz.

Çünkü fantazi elbette hakikidir. Olgulara dayanmaz, ama hakikidir. Çocuklar bilir bunu. Yetişkinler de bilir, zaten çoğu bu yüzden fantaziden korkar. Fantazideki hakikatin, yaşamaya mecbur edildikleri ve kabullendikleri hayatın sahteliğine, kofluğuna, gereksizliğine, sıradanlığına karşı bir meydan okuma, hatta tehdit oluşturduğunu bilirler. Ejderhalardan korkarlar, çünkü özgürlükten korkarlar.

Çocuklarımıza güvenmemiz gerektiğine inanıyorum. Normal çocuklar gerçeklikle fantaziyi birbirinden ayrıt etmeyi gayet iyi becerir, yetişkinlerin çoğunlukla yaptığı gibi bunları birbirine karıştırmaz (İmparatorun Yeni Elbiseleri adlı öyküde bir büyük fantazi yazarının belirttiği gibi). Çocuk tek boynuzlu atların gerçek olmadığını tabii ki bilir, ama öte yandan tek boynuzlu atlar üzerine yazılan bir kitabın, eğer yeterince iyiyse, hakiki bir kitap olduğunu da bilir. Çoğunlukla bu, annecikle babacığın bildiğinden daha fazla bir şeydir; çünkü yetişkinler çocukluklarını inkâr ederek, bilgilerinin yarısını da inkâr eder ve şu hüzünlü, güdük gerçekle baş başa kalırlar: “Tek boynuzlu atlar gerçek değildir.” Bu gerçeğin kimseye bir yarar sağladığı da görülmemiştir (bir başka büyük fantazi yazarının yazdığı “Bahçedeki Tek Boynuzlu At” hikâyesi dışında. Bu hikâyede tek boynuzlu ata inanmamanın sizi nasıl doğruca tımarhaneye götüreceği anlatılır). Biz hayal gücü zengin insanlar, “Evvel zaman içinde bir ejderha varmış” ya da “Topraktaki delikte bir hobbit yaşarmış” gibi cümlelerle, böyle güzelim gerçekdışı şeylerle, kendi tuhaf tarzımızda hakikate ulaşabiliriz.

KAYNAK: URSULA K. LE GUİN- KADINLAR RÜYALAR VE EJDERHALAR SF- 24-29

Mavi Marmara Çocuklara Nasıl Anlatılır?

Çocuk kitapları ve tiyatro yazarı Ahmet Mercan’ın kaleme aldığı ve Siyer Çocuk Yayınları’ndan çıkan “Dünyaya Çarpan Gemi” kitabı Mavi Marmara’nın öyküsünü anlatıyor. Yazarın ve kitabın mesajlarının Mavi Marmara hadisesini önemsediği çok açık olmasına karşılık kurguda yeterli bir özenin olmadığı görülüyor.

Masal tadında yazılan kitap Filistin işgalcileri için “Orası bizim diyenler” ifadesini kullanılıyor. Orası bizim diyen bu kötü adamların yaptığı zulümler ve aldıkları uluslararası destekler belirtiliyor. Toprakları işgal edilen masum insanların ise sadece bir taşla direndiğini belirterek Filistin mücadelesinin sembolü olan taşa değiniliyor. Tabi arkası dönük kahramanımız Hanzala da yer alıyor bu anlatıda.

Taşla direnen halka en büyük destek kuşlardan, balıklardan ve iyi yürekli insanlardan gelir. Hep beraber yardım götürmek için büyük bir gemi filosu hazırlanır. Yola çıkan yardım gemilerinden ismi Mavi Marmara olanı “orası bizim diyen” kötü işgalcilerce kuşatılır ve insanlar öldürülür.

Yazar bu kısmı yarıda bırakarak o an gemide neler olduğuyla ilgili hiçbir detay vermiyor. Belki de bir çocuk kitabı olmasından ötürü pedagojik kaygı taşıyor. Sayfa birden kendini aynada seyreden kötü işgalcilere çevriliyor.

bty

İşgale ve Mavi Marmara gemisinin katledilmesine rağmen masal mutlu sonla bitiyor. Yazarın bu sonu iyi bağladığını söyleyebiliriz. İşgalciler bilmeliler ki iyiliğin karşısında duracağını sanmak ve Allah’ın ordularını yok saymak en büyük aldanmadır.

İsmi ve resimleri ile büyük bir etki yakalamış olan kitabın kurgusuyla da benzer bir etkide olmasını dilerdik. Zira editoryal desteğe de ihtiyaç duyan kurgu biraz daha fazla özen ve üzerinde çalışma ile daha büyük bir edebi nokta yakalayacaktır.

Çocuklarda Hayvan Sevgisi ve Türcülük

Sabancı Vakfı Hayvan Hakları İzleme Komitesi çocuklar için “Hayvan Hakları ve Türcülük” atölye kitapçığını yayımladı. Komite benzer başlıkta yaptığı pek çok çalışmayı bu kitapta çocuklar için teorikleştiriyor. Dinlerin ve geleneğin aksine hayvanlarla insanı eşit tutan bir anlayışla hazırlanan bu kitapçıkta türcülük düşüncesi eleştiriliyor, türdeşlik fikri ön plana çıkarılıyor.

Kitapçık türdeşliğin teorisini oluşturmaya çalışmakla birlikte atölye modelleri de sunarak pratik bir amaç hedefliyor.

Hazırlanan bu kitapçıkta hayvanların yenmemesi, sömürülmemesi gibi durumlar anlatılırken hayvan sevgisi ve hayvan hakları üzerinde duruluyor. İnsanın da hayvan kategorisinde yer aldığını belirten kitapçık hayvanlardan bahsedilirken “biz” zamirinin kullanılması gerektiğini hatırlatıyor.

Bu kitapçıkla birlikte çocuklarda ve yetişkinlerde nasıl bir hayvan algısı olmasına dair sorular çoğalıyor elbette. Hayvan sevgisi tabiri mi geçerli yoksa hayvan hakları tabiri mi? Son yıllarda çok sık dile getirilen hayvan hakları ve hayvan felsefesi ne anlama geliyor? Yeni dünya düzeninde hayvanlar, türler ne gibi algılara kavuşacak?

Hayvan sevgisi ve hayvan hakları çalışmalarının, gittikçe artan hayvana şiddet haberleriyle birlikte anıldığı gözden kaçmıyor. Öte yandan hayvan hakları felsefesi ve türdeşlik savunusun veganlık, ateizm, deizm gibi akımlarca daha çok benimsenmesinin sebebi nedir?

Modern dönem aydınlanmacılarından Descartes’in hayvanı bir makineye benzettiği o günlerden bugüne düşünce dünyamızda neler değişti ve daha da ne gibi düşünsel dayatmalar bizi bekliyor?

Son yılların en çok gündem konularından olan hayvana şiddet haberlerinin psiko-politik boyutunu dikkate almanızı, “Homo Sapiens” leri nasıl bir algıyla yeniden şekillendirildiğini yakalamanızı temenni ederiz. Hayvanlar, insan merkezli bakış açımızda çok büyük imtihanlardan geçiyor. Onlarla birlikte biz de.

Mücahit Gültekin’in yazısı bu bağlamda büyük önem arz ediyor. Okurlarımızın dikkatine sunarız.

Dini İçerikli Çocuk Edebiyatının Neresindeyiz

Yeni Şafak Gazetesi Mayıs Ayı Kitap Dergisi’nde Türkiye’de yayınlanan dini içerikli çocuk kitaplarına dair bir dosya çalışması bulunuyordu. Söz konusu dosyayı bizler de önemine binaen paylaşıyor ve yeniden hatırlatıyoruz.

***

Eğitim otoritelerince çocukluk döneminin insan hayatındaki önemi sık sık vurgulanır. Doğal olarak ebeveynler ve eğitimciler bu dönemde kendilerine destek olacak hikâyelerden, edebi eserlerden faydalanmak ister. Zaman zaman seçtikleri kitapların çocukların gelişim dönemlerine hitap etmediğini fark ederler. Çocukların bazı hikâyeleri zihinlerinde anlamlandıramamaları, okuduktan ya da dinledikten sonra kafa karışıklığı yaşamaları, içeriğin yanlış algı oluşturacak görsellerle verilmesi, hayatlarının ileriki dönemlerinde sorun olabilir.

Çocuklarla ilgili çok sayıda akademik çalışmasının yanında, Çocuk Kitabı Yazarı ve Yayıncısı Melike Günyüz kitapların çocuklara iyiyi, güzeli, doğruyu anlatması gerektiğinin altını çiziyor. Yazar Ayşe Sevim, “Niyet hayır, akıbet hayır” vurgusuyla ahlaki kaygıya değiniyor. Diyanet İşleri Başkanlığı Çocuk Kitapları Editörü Zeynep Ulviye Özkan, daha derinlikli eserlerin kurgulanması gerektiğini söylüyor. Necmettin Erbakan Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve Çocuk Kitabı Yazarı Fatih Turanalp ise dini içerikli kitapların değerler eğitimi kitaplarından ayrılması gerektiğini vurguluyor. Akademisyen-Yazar Kübra Güran Yiğitbaşı, çağı yakalamalıyız derken, yıllarını çocuklarla ilgili çalışmalara veren Yazar Mustafa Ruhi Şirin, çocuğun ve dinin araçsallaştırılmamasına değiniyor. Editör-Yazar Doğukan İşler içeriklerin çocuğun yaşına uygun bir dozda olmasını belirtiyor. Yazar Mevlana İdris ise kitapların arabeskleştirilmesine karşı… İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Hüseyin Hüsnü Koyunoğlu, eserlerin ders kitabı havası taşımamasını vurgularken, öğrencilerini bu konuda akademik çalışmalara yönlendirmesi ayrıca değerli. Çocuk Edebiyatı Yazarı H. Salih Zengin’in çağrısı ise oldukça dikkat çekici: Yeni bir ‘çocuk dinî’ dili bulunmalı! Nar Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Tayfur Esen, kitapların hikmet ve felsefe barındırması gerektiğinin altını çizerken, 70’li yıllarda Türkiye’nin ilk renkli resimli dini kitabını yayımlayan Damla Yayın Grubu Genel Müdürü Hüseyin Doğru ise dini hassasiyete vurgu yapıyor. Ve son olarak, dini gelişim kuramları bağlamında dini içerikli çocuk kitaplarını çalışan ve aynı zamanda Beyan Yayınları Yazarı Aslıhan Atik çocukların ihtiyacı olan konuların seçilmesinin önemini anlatıyor.

Detaylar için tıklayınız.

KAYNAK: YENİ ŞAFAK

İktidarların oyun bahçesi: Çocuk kitapları

Son yıllarda geçmişe özlem modası başladı. Bizden önceki kuşakların sık sık dillendirdiği “Nerede o eski bayramlar…” serzenişinden ziyade, hakikati de örten, son 16-17 yılı referans alan “Biz ne zaman böyle olduk” modası bu. Yaşanan her kötü olaydan sonra birbiri ardına sıralanan “Memleketin en kötü dönemine denk geldik”, “Eski Türkiye’yi özledim…”, “Bizim çocukluğumuzda böyle değildi…” cümleleri.

Nasıldı peki eskiden?

Konumuz kültürel iktidar ve çocuk kitapları olduğuna göre, bu bağlamda soralım: Çocuklar, iktidarın etkilerinden azade miydi eskiden?

Misal, Arif Nihat Asya’nın “Bayrak” şiiri hem okul kitaplarında hem de çocuklar için hazırlanan şiir antolojilerinde yer aldı. Kendinden olmayanı dışlayan bir iktidar döneminde yaşadığımız şu günlerde, bugünün aklıyla baktığımızda bir “tuhaflık” yok mu bu mısralarda:

Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım.
Seni selâmlamadan uçan kuşun
Yuvasını bozacağım.

Ulus-devlet inşası

Bugünlerde daha belirgin ve şiddetli yaşıyoruz belki ama her iktidar kendi doğrusunu dayatıyor, her çocuk da hangi iktidara denk geliyorsa onun tornasından geçiyor bir biçimde. Türkiye’ye özgü bir sorun değil bu elbette. Dünyadaki tüm iktidarlar, modernleşmeden bu yana çocukları özne değil şekil verilecek, yaşken eğitilecek nesne olarak görüyor. Orta Çağ öncesi dinî açıdan günahkâr, toplumsal açıdan değersiz görülen çocuklar Rönesans, Aydınlanma, Sanayileşme vb. gelişmelerle birlikte hem aile hem de devlet açısından önem atfedilen bir konuma yükseldi. Ulus-devletlerin millî bilinç oluşturma, aidiyet yaratma, millî ideolojinin meşruiyetini güçlendirip yeniden üretmedeki ilk hedefi çocuklar oldu; bu inşadaki ana merkezler ise okullar. Rousseau’dan Kant’a hemen hemen bütün ulus kuramcılarının da söylediği gibi, okullar çocuklara sadece eğitim vermedi, onları yurttaş olarak da şekillendirdi. Bu “şekillendirmede” en önemli araç da hiç kuşkusuz kitaplar oldu; gerek içinde marşlar, mitler, efsaneler, kahramanlar barındıran müfredat kitapları, gerek çocuk yayıncılığının gelişmesiyle birlikte edebiyattan uzak, didaktik çocuk kitapları…

İdeal Türk çocuğu

Türkiye’deki gelişmeler de tüm bunlara paralel ilerledi. Cumhuriyet Dönemi’nin ilk yıllarından 60’ların başına kadar ilk hedefi “İdeal Türk Çocuğu” yaratmaktı. Dönemin müfredat kitapları, dergileri ve diğer yayınlarına göz gezdirdiğinizde, çocuk tasvirlerinin varolandan ziyade olması istenilene atıfta bulunduğunu görmek mümkün: devletçi, militarist, steril, cesur, kahraman ve iyi ahlaklı… Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp ve Tevfik Fikret gibi yazarların kitapları sadeleştirilip yeniden basıldı. “Çocuğa görelik” diye bir kavram olmadığından yetişkin eserleri çocuklara uyarlandı. Eflatun Cem Güney Dede Korkut Masalları ile Vâlâ Nurettin ve Nihal Karamanagralı ise Korkusuz Murat ile bu yıllarda ödül kazandı. Ömer Seyfettin’in bugünün nitelikli çocuk yayıncılığı anlayışında tartışmalı bir yerde duran Başını Vermeyen ŞehitKaşağı ve Diyet gibi öyküleri hâlâ çok okunanlar arasında mesela. Kemalettin Tuğcu’nun ajitasyonu yüksek hikâyelerinin ise çocukların duygu durumu ve ruhsal gelişimine uygunluğu açısından durduğu yer farklı değil.  

Millî eğitim müfredatı aynı çizgide ilerlese de, 70’li yılların başından itibaren çocuk yayıncılığı Türkiye’nin politik atmosferinden etkilendi ve sol görüşün hâkim olduğu çocuk edebiyatı gelişme gösterdi. Milliyetçi unsurların azaldığı bu yayıncılık anlayışının en büyük sorunu ise didaktik oluşuydu. Çeviri eserlerin de ağırlık kazanmasıyla birlikte, çocuklar bu kez farklı bir biçimde “şekillendirilmeye” çalışıldı ama ülke genelinde yaşanan politik rüzgâr yayıncılığı da etkiledi ve 80’lerdeki yasaklarla birlikte bu dönem de sona erdi. Birbiri ardına yasaklanan kitaplar ve kapanan yayınevlerinden sonra, çocuk edebiyatı tehlikesiz sular kabul edilen klasiklere dönüş yaptı. 80’lerde, bugünü de ilgilendiren önemli bir gelişme daha oldu: Dinî içerikli çocuk kitaplarının ilk örnekleri kamusal alana tam da bu dönemde girdi.

90’lı yıllar ise çocuk yayıncılığının talim terbiyeden sıyrılmaya başladığı, çeşitlenip geliştiği dönem olarak kabul edilebilir. Millî eğitim müfredatında militarizm ve “İdeal Türk Çocuğu” etkisi devam etse de yayıncılık alanında ilerleme başladı. Öyle ki, çocuk edebiyatını edebiyattan saymayan kimi kanaat önderlerinin bile düşüncesi değişti. Bu zamana kadar çocuk kitaplarında nesneden öteye gidemeyen çocuklar, nihayet özne statüsüne kavuştu.

Dindar nesil

Günümüzde ise durum daha da çetrefil. Eski ve yeni Türkiye iktidar politikalarının çocuk kitaplarına yansıması bir yanda, sadece çocuk edebiyatı eserleri yayımlamaya çalışan yayınevleri de diğer yanda duruyor.   

Önce rakamlara bakalım: Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 2018 Türkiye Kitap Pazarı Raporu’na göre, araştırma-inceleme, edebiyat ve çocuk yayıncılığı alanlarının oluşturduğu kültür yayıncılığı, 2018 yılında 140 milyon 477 bin 335 adet kitap üretimiyle toplam üretimin yüzde 34.21’ini oluşturdu, ancak 2017 yılına göre bu alanda yüzde 2.83’lük bir düşüş yaşandı. Çocuk ve ilk gençlik kitapları sene başındaki yüzde 20’ye yakın üretim artışını koruyamayarak yüzde 1,42’lik düşüşle, toplam üretimin yüzde 10,05’ini oluşturdu. Her türlü dinî yayınların üretimi 2017 yılına göre yüzde 5,21 artışla yayıncılığın en çok artış gösteren segmenti olup üretimin yüzde 10,82’sini oluşturdu.

17 yıllık iktidar, eğitim sistemindeki türlü değişikliklerle “İdeal Türk Çocuğu”na bambaşka bir anlayış kazandırdı: dindar nesil.

İktidarın benimsediği edebiyatçıların eserleri, hayat hikâyeleri; Osmanlı padişahlarının hayat hikâyeleri; değerler eğitim setleri peşi sıra basılırken “15 Temmuz Destanı” müfredatta yer buldu. İslamî çocuk kitaplarının sayısı o kadar arttı ki kimi kitapçılarda “Atatürk Kitapları” rafı kalktı, “Dinî Çocuk Kitapları” rafı eklendi; D&R’ın online satış sitesinde “İslamî Çocuk Kitapları” kategorisi açıldı.

2005’te başlayan ve çokça tartışılan MEB onaylı 100 Temel Eser uygulaması 2018 sonunda sona erdi ama Millî Eğitim Bakanlığı çocuk kitapları yayıncılığına başladı. “2023 Yayın Projesi” adı altındaki proje çeşitli alt başlıklardan oluşuyor. “Çocuk Yayınları Dizisi” kapsamında ise Türk Bestekârları’ndan Minyatür Sanatçıları’na, Mevlana’nın Mesnevisi’nden Seçmeler’den Altın Işık’a altmış yedi çocuk kitabının basımı ve dağıtımının yapılması planlanıyor.  

Toz duman içerisinde göremesek de iyi şeyler de oluyor

İktidarın istediği kültürel iktidar henüz yaratılamasa da dağıtım ve satış kanalları üzerinde kurulan baskıyla hem alan daraltılıyor hem de yolları aranıyor. Bir diğer yanda ise müfredatta yer bulamayan “İdeal Türk Çocuğu” didaktik ve edebiyattan uzak çocuk kitaplarında yeniden karşımıza çıkıyor.

İşte, tüm bu olan bitenin içinde çocuk kitaplarının değil, çocuk edebiyatının önemi daha da artıyor. Türkiye’de henüz hak ettiği önemi göremese de çağdaş çocuk edebiyatı yetişkinlerin ve iktidarların sınır ve sınırlandırmalarını aşmak için büyük bir mücadele veriyor. Aba altından sopa göstermeyen, mesaj kaygısı gütmeyen, çocukların hayal dünyasına erişebilen metinler ve çizimler, savundukları siyasî görüşü dayatmak için değil, edebiyat yayıncılığı yapmaya çalışan yayınevleri sayesinde çocuklarla buluşuyor. Hikâyeyi esas alan, çocuğa görelik kavramına uygun, farklı hayatların kapılarını açan yerli ve çeviri eserler basılıyor. “Eskiye özlem” bu noktada önemini yitiriyor, çünkü toz duman içerisinde göremesek de ilerleyen, gelişen, iyi şeyler de oluyor. Çocukların hayal dünyası hâlâ ve inatla umudu barındırıyor.

YAZAN: ÖZLEM AKCAN KAYNAK: K24

Çocuk olmak dün de zordu, bugün de zor

Fransa Kralı 15. Louis çocuk sevgisiyle bilinirdi. Öyle ki kızdığında sakinleşsin diye yanına çocuk götürüldüğünü söylerler. Sarayının duvarları çocuk tabloları ile dolu olduğuna göre demek ki gerçekten çocukları seviyordu kral.

Ama ne kralın yaşadığı dönemin ne de sonrasının Fransa’sı dahil hiçbir Avrupa ülkesinde çocuklar yetişkinler tarafından çok da sevilen varlıklar olmadı. Özellikle emek üretim sürecinde bedenlerinin kaldıramayacağı ağır işlerde çalıştırılan çocuklara “çocuk” da denmezdi. Daha çok “küçük adamlar” diye tanımlanmışlardır.

Vahşi kapitalizm yoksulluk yüzünden çocuklarını kendilerine yük olarak gören ailelerin de desteğiyle bu küçük emekçileri maden ocağında da, tekstilde de kullandı acımasızca. Terk edilmiş ya da yetim kalmış çocuklar batı sermayesinin işgücü oldu yıllar boyu. Kimileri “Sanayi Devrimi çocuk emeği olmasaydı gerçekleşmezdi” bile demişlerdir.

On sekizinci yüzyıl İngiltere’si berbattır. Onbinlerce anne, yoksulluktan ötürü bakamayacağından ya da istenmeden doğdukları için benimsemediklerinden bebeklerini Thames Nehri’ne atmışlardır. Bebeklerini çiğneyip ezenler, çöp varillerine atanlar binlercedir. Onuncu yüzyıl İtalyası da hurafelerin, akılsızlığın çılgına döndürdüğü insanlarla doludur neredeyse. Jacop Burckhardt İtalya’da Rönesans Kültürü’nde “1140’lı yıllarda cinlere 100’den fazla çocuk kurban etmiş olan Gilles de Retz” diye birinden söz eder. Mezarötesi düşüncelerin de hedefi kolayca çocuklar olabilmiş yani.

Bakın Ispartalılarda çocuğun durumu neydi? Açlık, yoksulluk tek bir çocuğa izin verebiliyordu ancak.İkinci bir çocuğa gebe kaldı mı kadın, bunu engellemenin bir yolu yoktu. Doğduğunda bebeği açık havada bir yere bırakır ya da başka bir yolla öldürürlerdi. Ama diyelim ki çocuk erkek doğdu, o zaman devletin malı sayılır, önce sağlık denetiminden geçirilir, büyüdüğünde iyi bir asker olacağına kanaat getirilirse büyütülürdü. Değilse talihsiz çocuğun yeri Taygetos Boğazı’nı boylamak olurdu, diğer akranları gibi.

ÇOK ÇOCUKLU BABALAR

Herhalde daha fazla da vardır ama ben çok çocuklu babalar olarak II.Ramses ile Herakles’i bilirim sadece. II. Ramses’in yüz altmış çocuğu olduğu söylenir. Herakles de yetmiş iki oğul ve bir kız babası olmasıyla ünlüydü. Bunun çocuğa değer vermekle ilgisi var mıydı, emin değilim. Bu doğan çocukların akıbetinin ne olduğunu bilmek isterdim doğrusu. İlyada’yı okuyanlar Homeros’un Truvalıların çocuk bolluğundan övgüyle söz ettiğini hatırlarlar. Herhalde çocuğa değer veriyorlardı Truvalılar.

BATI EDEBİYATINDA YOK

Çocuk, özellikle Fransa’da o kadar görmezden gelinmiş ki, edebiyat bile farkına varamamış. Bunu ben değil Andre Gide söylüyor. Gide, İngiliz ve Rus romanına oranla Fransız edebiyatında çocuğa az yer verildiğini yazar: “Romanlarımızda hemen hemen hiç çocuğa rastlanmıyor ve romancılarımızın, pek ender olarak önümüze çıkardığı çocuklar da çoğunlukla, geleneksel, beceriksizce çizilmiş, ilgi çekmez oluyor”. Peki nedeni ne olabilir bunun? Gide göre neden şudur: “Bütün Fransız edebiyatında, henüz biçimlendirilmemiş şeyler önünde bir çeşit sıkıntı duymaya dek varan bir ‘biçimsiz olan’dan tiksinme duygusuna rastlarız”.

Rus edebiyatında çocuğa daha çok yer verildiği doğrudur gerçekten de. Dostoyevski’nin romanları buna iyi bir örnektir.

Çocuklar için iyi bir dünya yaratılamadı hâlâ. Durum dünden biraz daha iyi belki ama çocukları mutlu kılacak fazla bir şey yok. Bugünü sorunlu, yarınının nasıl olacağı bilinmeyen bir varlık olarak işi zor çocuğun.

KAYNAK: CUMHURİYET

55. Kütüphaneler Haftası’nda Kendi Kişisel Kitaplıklarımıza Bakmak

Lydia Pyne geçmişten günümüze kütüphanelerin ve kitaplıkların izini sürdüğü “Kitaplık” isimli çalışmasında ilginç bilgiler ve  tespitler paylaşıyor. Eskinin zincirli kütüphanelerinden günümüz dijital kitaplıklara kadar kütüphanelerin serüvenine kısa bir yolculuğa çıkarıyor bizi.

Kitaplar, son yıllarda sosyal medyanın en çok tercih edilen dekorlarının başında geliyor. İnsanlar kitaplarını ve  kitaplıklarını paylaşıyor büyük bir iştahla. Geçmişin zincirli kütüphanelerinden sadece kütüphane sorumluları ve toplumun ileri gelenleri (din adamları) istifade ederken kitaplıkların günümüzde hemen her eve girerek herkesin kişisel bir kütüphanesinin oluştuğunu yazıyor Pyne, tarihsel bir okuma imkanı sunuyor.

Herkesin kendi kişisel kütüphanesini oluşturabilmesini büyük oranda IKEA’ya borçlu olduğumuzu söyleyen yazar, kitaplıkların başka türlüsünün düşünüldüğü 20. yy’da IKEA’nın imdada yetiştiğini söylüyor. Hem kitapları hem kitap olmayan şeyleri taşıması için yeterince ucuz olan IKEA kitaplıkları, tasarımı ve monte edilen parçaları ile sadece bir kitaplık değil “kültürel bir süreçtir” aynı zamanda. Bugün hemen her eve girebilen bu İskandinav tasarımları bize aynı zamanda kitaplarla nasıl ilişki kuracağımızı da söyler.

IKEA’nın modifiye ediliyor oluşu ona “seyyar bir uzam” özelliği katar. Çok uzun ömürlü birlikteliklere değil, sadece geçici ve sürekli yer değiştirici olana hitap eder. Ve istediğiniz şekli verebileceğiniz bu kitaplıklar size kişisel ve benzersiz kütüphaneler kurma olanağı tanır. “IKEA kitaplıklarının tam olarak kullandığı mit işte budur: Kültürel beklentilere yön vermek için IKEA’yı kullanmak.”

IKEA’nın ürettiği BILLY serisindeki kitaplıkların 2009’daki 30. yıl kutlamalarında BILLY’nin tasarımcısı “bu kitaplıklar sayesinde eskiden çoğu evde bir kitap bile olmazken bugün hemen herkesin evinde kendi kütüphanesi var” diyerek başarısını açıklıyordu. BILLY marka kitaplıklar o kadar çok sattı ki her dört saniyede 1 üretiliyordu.

Yazar Pyne insanların sadece IKEA markasına değil genel olarak herhangi bir kitaplığa baktığında orada fiziksel, tarihsel ve psikolojik bileşenlere sahip nesneler gördüğünü söylüyor. Ve her kitaplığın kendine ait bir yaşam döngüsünün olduğunu düşünüyor.

Bir kitaplığın varoluşuyla ilgili belki de daha önce hiç aklımızdan geçmeyenleri dile getiriyor Pyne. Bu yönüyle Kitaplık, daha nice yazılar için bize  ilham kaynağı olacaktır.

1 2 3 11