İktidarların oyun bahçesi: Çocuk kitapları

Son yıllarda geçmişe özlem modası başladı. Bizden önceki kuşakların sık sık dillendirdiği “Nerede o eski bayramlar…” serzenişinden ziyade, hakikati de örten, son 16-17 yılı referans alan “Biz ne zaman böyle olduk” modası bu. Yaşanan her kötü olaydan sonra birbiri ardına sıralanan “Memleketin en kötü dönemine denk geldik”, “Eski Türkiye’yi özledim…”, “Bizim çocukluğumuzda böyle değildi…” cümleleri.

Nasıldı peki eskiden?

Konumuz kültürel iktidar ve çocuk kitapları olduğuna göre, bu bağlamda soralım: Çocuklar, iktidarın etkilerinden azade miydi eskiden?

Misal, Arif Nihat Asya’nın “Bayrak” şiiri hem okul kitaplarında hem de çocuklar için hazırlanan şiir antolojilerinde yer aldı. Kendinden olmayanı dışlayan bir iktidar döneminde yaşadığımız şu günlerde, bugünün aklıyla baktığımızda bir “tuhaflık” yok mu bu mısralarda:

Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım.
Seni selâmlamadan uçan kuşun
Yuvasını bozacağım.

Ulus-devlet inşası

Bugünlerde daha belirgin ve şiddetli yaşıyoruz belki ama her iktidar kendi doğrusunu dayatıyor, her çocuk da hangi iktidara denk geliyorsa onun tornasından geçiyor bir biçimde. Türkiye’ye özgü bir sorun değil bu elbette. Dünyadaki tüm iktidarlar, modernleşmeden bu yana çocukları özne değil şekil verilecek, yaşken eğitilecek nesne olarak görüyor. Orta Çağ öncesi dinî açıdan günahkâr, toplumsal açıdan değersiz görülen çocuklar Rönesans, Aydınlanma, Sanayileşme vb. gelişmelerle birlikte hem aile hem de devlet açısından önem atfedilen bir konuma yükseldi. Ulus-devletlerin millî bilinç oluşturma, aidiyet yaratma, millî ideolojinin meşruiyetini güçlendirip yeniden üretmedeki ilk hedefi çocuklar oldu; bu inşadaki ana merkezler ise okullar. Rousseau’dan Kant’a hemen hemen bütün ulus kuramcılarının da söylediği gibi, okullar çocuklara sadece eğitim vermedi, onları yurttaş olarak da şekillendirdi. Bu “şekillendirmede” en önemli araç da hiç kuşkusuz kitaplar oldu; gerek içinde marşlar, mitler, efsaneler, kahramanlar barındıran müfredat kitapları, gerek çocuk yayıncılığının gelişmesiyle birlikte edebiyattan uzak, didaktik çocuk kitapları…

İdeal Türk çocuğu

Türkiye’deki gelişmeler de tüm bunlara paralel ilerledi. Cumhuriyet Dönemi’nin ilk yıllarından 60’ların başına kadar ilk hedefi “İdeal Türk Çocuğu” yaratmaktı. Dönemin müfredat kitapları, dergileri ve diğer yayınlarına göz gezdirdiğinizde, çocuk tasvirlerinin varolandan ziyade olması istenilene atıfta bulunduğunu görmek mümkün: devletçi, militarist, steril, cesur, kahraman ve iyi ahlaklı… Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp ve Tevfik Fikret gibi yazarların kitapları sadeleştirilip yeniden basıldı. “Çocuğa görelik” diye bir kavram olmadığından yetişkin eserleri çocuklara uyarlandı. Eflatun Cem Güney Dede Korkut Masalları ile Vâlâ Nurettin ve Nihal Karamanagralı ise Korkusuz Murat ile bu yıllarda ödül kazandı. Ömer Seyfettin’in bugünün nitelikli çocuk yayıncılığı anlayışında tartışmalı bir yerde duran Başını Vermeyen ŞehitKaşağı ve Diyet gibi öyküleri hâlâ çok okunanlar arasında mesela. Kemalettin Tuğcu’nun ajitasyonu yüksek hikâyelerinin ise çocukların duygu durumu ve ruhsal gelişimine uygunluğu açısından durduğu yer farklı değil.  

Millî eğitim müfredatı aynı çizgide ilerlese de, 70’li yılların başından itibaren çocuk yayıncılığı Türkiye’nin politik atmosferinden etkilendi ve sol görüşün hâkim olduğu çocuk edebiyatı gelişme gösterdi. Milliyetçi unsurların azaldığı bu yayıncılık anlayışının en büyük sorunu ise didaktik oluşuydu. Çeviri eserlerin de ağırlık kazanmasıyla birlikte, çocuklar bu kez farklı bir biçimde “şekillendirilmeye” çalışıldı ama ülke genelinde yaşanan politik rüzgâr yayıncılığı da etkiledi ve 80’lerdeki yasaklarla birlikte bu dönem de sona erdi. Birbiri ardına yasaklanan kitaplar ve kapanan yayınevlerinden sonra, çocuk edebiyatı tehlikesiz sular kabul edilen klasiklere dönüş yaptı. 80’lerde, bugünü de ilgilendiren önemli bir gelişme daha oldu: Dinî içerikli çocuk kitaplarının ilk örnekleri kamusal alana tam da bu dönemde girdi.

90’lı yıllar ise çocuk yayıncılığının talim terbiyeden sıyrılmaya başladığı, çeşitlenip geliştiği dönem olarak kabul edilebilir. Millî eğitim müfredatında militarizm ve “İdeal Türk Çocuğu” etkisi devam etse de yayıncılık alanında ilerleme başladı. Öyle ki, çocuk edebiyatını edebiyattan saymayan kimi kanaat önderlerinin bile düşüncesi değişti. Bu zamana kadar çocuk kitaplarında nesneden öteye gidemeyen çocuklar, nihayet özne statüsüne kavuştu.

Dindar nesil

Günümüzde ise durum daha da çetrefil. Eski ve yeni Türkiye iktidar politikalarının çocuk kitaplarına yansıması bir yanda, sadece çocuk edebiyatı eserleri yayımlamaya çalışan yayınevleri de diğer yanda duruyor.   

Önce rakamlara bakalım: Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 2018 Türkiye Kitap Pazarı Raporu’na göre, araştırma-inceleme, edebiyat ve çocuk yayıncılığı alanlarının oluşturduğu kültür yayıncılığı, 2018 yılında 140 milyon 477 bin 335 adet kitap üretimiyle toplam üretimin yüzde 34.21’ini oluşturdu, ancak 2017 yılına göre bu alanda yüzde 2.83’lük bir düşüş yaşandı. Çocuk ve ilk gençlik kitapları sene başındaki yüzde 20’ye yakın üretim artışını koruyamayarak yüzde 1,42’lik düşüşle, toplam üretimin yüzde 10,05’ini oluşturdu. Her türlü dinî yayınların üretimi 2017 yılına göre yüzde 5,21 artışla yayıncılığın en çok artış gösteren segmenti olup üretimin yüzde 10,82’sini oluşturdu.

17 yıllık iktidar, eğitim sistemindeki türlü değişikliklerle “İdeal Türk Çocuğu”na bambaşka bir anlayış kazandırdı: dindar nesil.

İktidarın benimsediği edebiyatçıların eserleri, hayat hikâyeleri; Osmanlı padişahlarının hayat hikâyeleri; değerler eğitim setleri peşi sıra basılırken “15 Temmuz Destanı” müfredatta yer buldu. İslamî çocuk kitaplarının sayısı o kadar arttı ki kimi kitapçılarda “Atatürk Kitapları” rafı kalktı, “Dinî Çocuk Kitapları” rafı eklendi; D&R’ın online satış sitesinde “İslamî Çocuk Kitapları” kategorisi açıldı.

2005’te başlayan ve çokça tartışılan MEB onaylı 100 Temel Eser uygulaması 2018 sonunda sona erdi ama Millî Eğitim Bakanlığı çocuk kitapları yayıncılığına başladı. “2023 Yayın Projesi” adı altındaki proje çeşitli alt başlıklardan oluşuyor. “Çocuk Yayınları Dizisi” kapsamında ise Türk Bestekârları’ndan Minyatür Sanatçıları’na, Mevlana’nın Mesnevisi’nden Seçmeler’den Altın Işık’a altmış yedi çocuk kitabının basımı ve dağıtımının yapılması planlanıyor.  

Toz duman içerisinde göremesek de iyi şeyler de oluyor

İktidarın istediği kültürel iktidar henüz yaratılamasa da dağıtım ve satış kanalları üzerinde kurulan baskıyla hem alan daraltılıyor hem de yolları aranıyor. Bir diğer yanda ise müfredatta yer bulamayan “İdeal Türk Çocuğu” didaktik ve edebiyattan uzak çocuk kitaplarında yeniden karşımıza çıkıyor.

İşte, tüm bu olan bitenin içinde çocuk kitaplarının değil, çocuk edebiyatının önemi daha da artıyor. Türkiye’de henüz hak ettiği önemi göremese de çağdaş çocuk edebiyatı yetişkinlerin ve iktidarların sınır ve sınırlandırmalarını aşmak için büyük bir mücadele veriyor. Aba altından sopa göstermeyen, mesaj kaygısı gütmeyen, çocukların hayal dünyasına erişebilen metinler ve çizimler, savundukları siyasî görüşü dayatmak için değil, edebiyat yayıncılığı yapmaya çalışan yayınevleri sayesinde çocuklarla buluşuyor. Hikâyeyi esas alan, çocuğa görelik kavramına uygun, farklı hayatların kapılarını açan yerli ve çeviri eserler basılıyor. “Eskiye özlem” bu noktada önemini yitiriyor, çünkü toz duman içerisinde göremesek de ilerleyen, gelişen, iyi şeyler de oluyor. Çocukların hayal dünyası hâlâ ve inatla umudu barındırıyor.

YAZAN: ÖZLEM AKCAN KAYNAK: K24

55. Kütüphaneler Haftası’nda Kendi Kişisel Kitaplıklarımıza Bakmak

Lydia Pyne geçmişten günümüze kütüphanelerin ve kitaplıkların izini sürdüğü “Kitaplık” isimli çalışmasında ilginç bilgiler ve  tespitler paylaşıyor. Eskinin zincirli kütüphanelerinden günümüz dijital kitaplıklara kadar kütüphanelerin serüvenine kısa bir yolculuğa çıkarıyor bizi.

Kitaplar, son yıllarda sosyal medyanın en çok tercih edilen dekorlarının başında geliyor. İnsanlar kitaplarını ve  kitaplıklarını paylaşıyor büyük bir iştahla. Geçmişin zincirli kütüphanelerinden sadece kütüphane sorumluları ve toplumun ileri gelenleri (din adamları) istifade ederken kitaplıkların günümüzde hemen her eve girerek herkesin kişisel bir kütüphanesinin oluştuğunu yazıyor Pyne, tarihsel bir okuma imkanı sunuyor.

Herkesin kendi kişisel kütüphanesini oluşturabilmesini büyük oranda IKEA’ya borçlu olduğumuzu söyleyen yazar, kitaplıkların başka türlüsünün düşünüldüğü 20. yy’da IKEA’nın imdada yetiştiğini söylüyor. Hem kitapları hem kitap olmayan şeyleri taşıması için yeterince ucuz olan IKEA kitaplıkları, tasarımı ve monte edilen parçaları ile sadece bir kitaplık değil “kültürel bir süreçtir” aynı zamanda. Bugün hemen her eve girebilen bu İskandinav tasarımları bize aynı zamanda kitaplarla nasıl ilişki kuracağımızı da söyler.

IKEA’nın modifiye ediliyor oluşu ona “seyyar bir uzam” özelliği katar. Çok uzun ömürlü birlikteliklere değil, sadece geçici ve sürekli yer değiştirici olana hitap eder. Ve istediğiniz şekli verebileceğiniz bu kitaplıklar size kişisel ve benzersiz kütüphaneler kurma olanağı tanır. “IKEA kitaplıklarının tam olarak kullandığı mit işte budur: Kültürel beklentilere yön vermek için IKEA’yı kullanmak.”

IKEA’nın ürettiği BILLY serisindeki kitaplıkların 2009’daki 30. yıl kutlamalarında BILLY’nin tasarımcısı “bu kitaplıklar sayesinde eskiden çoğu evde bir kitap bile olmazken bugün hemen herkesin evinde kendi kütüphanesi var” diyerek başarısını açıklıyordu. BILLY marka kitaplıklar o kadar çok sattı ki her dört saniyede 1 üretiliyordu.

Yazar Pyne insanların sadece IKEA markasına değil genel olarak herhangi bir kitaplığa baktığında orada fiziksel, tarihsel ve psikolojik bileşenlere sahip nesneler gördüğünü söylüyor. Ve her kitaplığın kendine ait bir yaşam döngüsünün olduğunu düşünüyor.

Bir kitaplığın varoluşuyla ilgili belki de daha önce hiç aklımızdan geçmeyenleri dile getiriyor Pyne. Bu yönüyle Kitaplık, daha nice yazılar için bize  ilham kaynağı olacaktır.

Çocuk Bilim Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet Temsili

ÇÇocuklar için yazılan bilim kitaplarında kadınların önemli ölçüde temsil edilmediği ortaya çıkmıştır. Bu tür kitapların çocuklara meslek seçimi konusunda yol gösterdiği bilinmektedir. Bu yüzden çocuk kitaplarında kadınların da yer alması, bilimin tüm alanların onlar için de uygun olduğunu göstermek için gereklidir.

Küçük çocuklara büyüyünce ne olmak istediği sorulduğunda “astronot ve doktor” gibi meslekler en çok söylenen meslekler arasında gelmektedir fakat onlara bir bilim insanı çizin dediğinizde kâğıtta göreceğiniz bir erkek olacaktır. Çocuklar bu tür ön yargıları çevrelerinden ya da birçok kaynaktan öğrenirler. Çocukların çizimlerinde kadın bilim insanlarının olmaması bizi şaşırtmamalı çünkü aslında bizler de onlara bunun aksini gösterecek çizimleri sunmuyoruz.

Çocuk bilim kitaplarındaki çizimler ve resimler hakkında yapılan çalışmalar gösteriyor ki kadınlar neredeyse bu kitaplarda hiç temsil edilmiyor. Özelliklede fiziksel bilim alanlarındaki görsellerde kadınların teknik bilgisi ve yeteneği göz ardı edilmiş. Bu kitaplardaki imgeler, bilimin erkekler için bir alan olduğu; bilim, teknoloji, mühendislik ve matematikteki (STEM) kariyerlerin kadınlar için önemsiz olduğu izlenimini vermektedir.

Gelişim kuramları, çocukların toplumsal çevrelerine uyum sağlamaları için toplumda var olan cinsiyet rollerini öğrendiklerini açıklamaktadır. Bu durum çocukların kendilerini bulma çabalarının etkiler ve kendileri için var olan geleneksel cinsiyet davranışlarını öğretir.

Çocuk bilim kitaplarındaki çizim ve resimler, cinsiyetlere uygun meslekler hakkında bilgi vererek bu öğretilere katkı sağlamaktadır. Bu durum onları cinsiyete göre belirlenen kariyerleri kabul etmelerini sağlar. Buna karşılık, kızların büyüdükçe bilime olan ilgilerini geliştirmelerine yardımcı olmak ve kadın bilimcilere olan olumsuz ön yargıların ortadan kalkması için bilim kitaplarında kadın modellerin var olması gerekmektedir.

Araştırmaya için, İngiltere’deki iki halk kütüphanesinde yer alan bilimle ilgili resimli çocuk kitapları analiz edildi. Öncelikle mevcut 160 kitapta kadın, erkek görsellerinin ne sıklıkla yer aldığı hesaplandı. Sonra iki bilimsel mesleğin -doktorluk ve astronotluk- detaylı bir analizi yapıldı. 26 kitaptan oluşan bu alt kümede, kadın-erkek astronotların ve doktorların resimleri incelendi.

Genel olarak, çocukların bilim kitaplarında erkelerin kadınlara nazaran üç kat daha fazla var olduğunu ve bilimin erkekler ait bir alan olduğunu vurgulayan toplumsal yapının var olduğunu görüldü. Kadınların temsil sayısı kitapların hedef yaşının büyümesiyle daha da azalıyor. Kadınlar genel olarak pasif, düşük statüde ve vasıfsız olarak tasvir ediliyor ya da birçok kitapta temsil edilmiyorlar bile.

Örneğin, çocuklar için yazılmış uzay araştırmaları hakkındaki bir kitabı, bir uzay yürüyüşüne neyin dahil olduğunu gösterir. Uzay giysilerinin var olduğu resimlerin yanında hemen bu giysiler olmadan astronotun kanının kaynayacağı ve vücudunun parçalayacağı ifade edilirken İngilizce ’de var olan cinsiyet ifadelerinden biri kullanılıyor. Erkek zamirlerin (he) kullanılması, bu kıyafeti giyen kişinin erkek olduğunu gösteriyor.

Kurguda imajı kullanılan astronot Sunita Williams da dahil olmak üzere uzay yürüyüşleri yapan 11 kadın astronotun isimlerinden hiç bahsedilmiyor. Williams’ın yüzü uzay başlığıyla kapalı olduğundan metinde sadece erkeklerden bahsediliyor. Çocuklar bu durumda kadınların uzay yürüyüşü yapmadığını astronotların sadece erkeklerden oluştuğunu düşünmesi çok olasıdır.

Başka bir kitapta ise, bir uzay istasyonunun içinde yüzen ve kameraya gülümseyen bir kadın astronot görüyoruz. Astronotları bu noktaya getirmek için gereken nitelikler ve deneyimler oldukça geniştir. NASA’nın astronot eğitim programında yer almak, her yıl binlerce uygulama ile oldukça zorlayıcı bir hal alıyor. Ancak kitapta kadının eğitimi, uzmanlığı ve bu konu hakkındaki bilgisinden söz edilmiyor.

Bunun yerine, resmin altında şöyle yazıyor: “Sıfır G’de her gün kötü bir saç günü.” Kadınların görünümüne odaklanan böyle yorumlarla, bilime katkıları ciddiye alınmıyor.

Çalışma aynı zamanda disiplinler arasındaki önemli farklılıkları da tespit etmiştir. Fizik kitaplarındaki görsellerin yüzde 87’si erkeklerden veya erkek çocuklardan oluşuyor. Sadece birkaç fotoğrafta kadın astronotlar resmediliyor ama bunların hiçbirinde kadınlar mekik kullanırken, deney yaparken veya uzay yürüyüşünde gösterilmiyor. Biyoloji ile ilgili kitaplar, tam tersine kadın ve erkek imajlarının eşit bir dengesine sahipler. Kadın doktorların erkeklerle aynı faaliyetleri yürütüp erkek doktorlarla aynı statüde oldukları gösteriliyor.

Peki, bu durum neden bu kadar önemli?

Görüntülerin önemli olmadığını, resimlerdeki iletilerin önemsiz olduğunu düşünebilirsiniz fakat milyarların döndüğü reklam sektörü sizinle aynı fikirde değil. Reklamlar, ürünler veya hizmetler için nadiren ayrıntılı bilgiler verir, bu durum verdiği diğer mesajları önemsiz kılmaz. Bunun aksine, reklamlar izleyiciyi kendine çekmek için arka planda kullandığı çekici yaşam tarzlarına ya da gösterdiği sosyal statülere güvenir.

Aynı şekilde, çocuk kitapları da kariyer seçimlerinin reklamını yapar ve kullandığı görsellerde mesleklerde bulunan cinsiyet ayrımlarını çocuklara sunar.

Araştırmalar da gösteriyor ki, çocuklar daha okula başlamadan erkeklerin çoğunlukta olduğu alanlarda kadınlara göre daha başarılı olduğu algısına sahiptirler. Sekiz yaşına kadar küçük kız çocuklarının fen ve matematik derslerine öğretmenleri ve velileri tarafından genellikle yeteri önem verilmiyor, fizik alan A düzeyindeki öğrencilerin yalnızca yüzde 20’sinin kadın olması da bu yüzden pek şaşırtıcı değildir. Başarılı kadın bilim insanlarıyla yapılan görüşmeler, kızların bilimde rol modellerini aradıklarını ama çoğu zaman bulamadıklarını göstermiştir.

Bu nedenle, çocuk kitaplarındaki görsellere daha fazla önem verilmesi gerekmektedir. Kitap editörleri ve illüstratörleri, kadınları da nitelikli, yetenekli olarak temsil etmek için çaba sarf etmeleri gerekmektedir. Kadınların sadece asistan ya da gözlemci olarak değil, bilimsel faaliyetlerde aktif olarak var oldukları resmedilmelidir. Kadınlar ayrıca, STEM mesleklerinde kendi rol modellerini görmeye ve bu kariyerleri seçebilmeleri için daha fazla sayıda temsil edilmeye ihtiyaç duymaktadır.

Ebeveynler, öğretmenler ve kütüphaneciler – yazarlar, ressamlar ve yayıncılar ile birlikte – kitaplarda bulunan cinsiyetlendirilmiş mesajları incelemelidirler ve kitaplardaki resimlerin çocuklara neyi öğrettiğini sorgulamalıdırlar.

KAYNAK: the CONVERSATION TERCÜME: FATMA BEYZA ATEŞ

28 Şubat Sürecinin Çocuk Edebiyatına Etkileri

Edebi Çocuk’tan Zafer Özdemir 28 Şubat’ın çocuk edebiyatına etkilerini Nehir Aydın Gökduman ile konuştu. 2013 yılında gerçekleştirilen röportajda 28 Şubat’ın çocuk edebiyatına etkileri tartışılıyor.

***

28 Şubat sürecinin çocuk edebiyatına olan etkilerine ilişkin gözlemleriniz nelerdir?

Postmodern olsun ya da olmasın bütün darbelerin ilk vurduğu alan düşünce ve eğitimdir. 28 Şubat’ın da yine en çok din eğitimini olumsuz etkilediği apaçık bilinen bir gerçek. Dinî eğitimin sacayağı olarak görülen ve bu süreçte büyük yara alan gerek din eğitimi veren okullar, gerek sivil toplum kuruluşları, gerekse bu eksende yayın yapan gazete, dergi ve kitapçılar, yok edilme tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Çok partili döneme geçişten sonra din eğitiminde kazanılan özgürlüklerin tamamının 28 Şubat dönemindeki baskı ve dayatmalarla ortadan kaldırılması, sürecin ne kadar ağır işlediğinin ayrı bir göstergesi oldu. Tabii ki eğitimin tarumar edildiği böyle bir zapturapt ortamında bizim camiadaki çocuk edebiyatının ve kitaplarının güllük gülistanlık bir seyir göstereceği de beklenemezdi.  İyi hatırlıyorum 1998 yılıydı. Her gün 28 Şubat heyulasının başımıza ördüğü çorapların türlü türlü hâlleriyle irkiliyorduk.  Bir akşam televizyon kanalında haberleri izlerken,  spikerin elinde bir anda kendi yazdığım romanlardan birini gördüm. Kitap, bir lisede edebiyat öğretmeni tarafından öğrencilere tavsiye edilmiş, bir öğrenci velisi bu durumdan rahatsız olmuş ve idari makamlara yaptığı şikâyet sonucunda öğretmenin liseden tasfiyesi uygun görülmüştü. Bir kitap tavsiyesinin yol açtığı bu garabet ve yazdığım kitabın bir suç unsuru gibi ekranda sergilenerek içinden pasajlar okunması, o dönemde haber bültenlerinin hangi maksada uygun haber ürettiklerinin basit kanıtlarından biriydi. Bu haber, sonrasında da gazete manşetlerinde boy göstermişti.

Tabii böyle militarist bir kuşatma altında ne yetişkin ne de çocuk edebiyatının bizim camiada öyle pek ilerleme gibi bir şansı olamazdı. Zaten bizim literatürümüze Tanzimat’la birlikte giren çocuk edebiyatı daha çok sistemin müsaade ettiği ve desteklediği çevrelerin tekeline verilmişti. Üç-beş isim dışında Müslümanlar yıllarca bu alana uzak durmuşlardır. (Burada değerli üstad Cahit Zarifoğlu’nu rahmetle anmak isterim) 1970’lerden sonra Müslümanların aktif yayıncılık politikalarında ise daha çok tefsir, fıkıh gibi çeviri eserlerin hâkimiyeti mevcuttu. Çocuklar için yazıldığı iddia edilen ve özellikle dinî kitap olarak nitelenen kitaplar da ancak ilmihal tarzında olanlardı. Yani ne uzun soluklu bir roman, ne bizi anlatan anekdotlar… En azından ben kendi adıma bunlara rastlamadığımı söyleyebilirim. Aslında birçok ebeveynin ortak sıkıntısıydı. Çocuğunuz eli kalem tutup okumaya başladığında ona kendi dünya anlayışınızla paralellik gösteren edebi eserler arardınız, ama dön dolaş hep aynı noktaya gelirdiniz.

Bugüne baktığımızda bu durumun eskiye nazaran oldukça aşıldığını görsek de 28 Şubat, bu ilerlemenin önüne büyük bir set koymuş, dünya perspektifinden çocuk edebiyatını çok geriden takip etmemize sebep olmuştur. Bugün George Orwell, Roald Dahl, Michael Ende gibi ünlü yazarların 1950’ler ve sonrasında yazdıkları kitapları okuduğumuzda, kendimizin 2000’lerde ne hâlde olduğunu daha iyi anlayabiliyoruz.

Yazarlık serüveniniz devam ediyor; sadece çocuk edebiyatı alanında değil, roman ve hikâye türünde de eserleriniz var. Yaşadığımız dünya bir yazar olarak sizi nasıl etkiliyor? Örneğin konu seçiminde aile ilişkileri, pedagojik sorunlar, savaşlar veya başka sorunlardan öncelik sıralaması gözetiyor musunuz?

Yirmi yıla yakındır, edebiyat alanında yazıyorum. Yazıya ilgim ilkokul yıllarından bu yana olsa da profesyonel olarak uğraş edinmem de sanırım yaşadığım ortam ve şartların büyük etkisi oldu. Mesela ilk gençlik dönemimde tuttuğum anekdot ve günlüklere göz attığımda bile, yazılarımın ekseninde; fıtri olanın sınırlanması, iğdiş edilmesi, zulüm merkezli sömürü ve himaye karşısında doğan refleksi görüyorum. Bu sonraki süreçlerde de değişmedi. Zaten Kur’an’ın muhtevası ve bize sunduğu İslam algısında da insan doğasını en çok etkileyen gerçekliğin de hak ve adalet arayışı olduğunu düşünüyorum. Konu seçimi de kimliğin tezahürü olarak şekilleniyor doğal olarak. Yazarak günü yakalamayı, dünya gündeminde ya da ülke içinde hepimizi ilgilendiren kitlesel meseleleri edebiyatla bütünlemeyi seviyorum. Bana göre bu yalnızca köşe yazarlarının işi değil. Edebiyat, ‘en güzel söz’ söyleme sanatıysa yelpazesi de bir o kadar geniş tutulmalı… Mesela, 28 Şubat’ta ısrarla yazdığımız başörtüsü hikâyeleri. O dönem eğitim ve öğretim hakları babında, hak ve adalet için yazıya yüklenen bir misyondu ve işlevsel de oldu. Yazıya yön veren saikler yaşamdan kopuk değilse anlam buluyor. Mesela okuduğum gazete küpürlerinden çıkardığım çok öykü olur benim. Çocukları gözlemlediğim, onların kıymetli cümlelerini biriktirdiğim notlarım, ailemden yola çıkarak edindiğim tecrübeler, anneliğin yüklediği duygular, insanın havsalasında derin yaralar açan savaşlar, fotoğraflar ve tüm bunların yanında çocukluğumdan bu yana kopamadığım kitaplarım, okumalarım…  Yazının şekillenmesinde hepsi ayrı öneme sahip benim için.

Röportajın tamamını okumak için tıklayınız.

Hayvan Çiftliği Ne Anlatır?

Celal Üster’in 2017 yılındaki “Orwell Yaşasaydı…” isimli yazısından:

***

Evet, 1945 Ağustosu’nda yayımlanan “Hayvan Çiftliği”nin, 1945 Ekimi’nde kurulan BM’nin “Güvenlik Konseyi’ni beş ülkeyle sınırlayan düzenini” eleştirmesi olanaksızdı. Kitap, pek çok yorumcuya göre, o günlerin Sovyetler Birliği’ni, dahası Stalin’in zorba, tek adam yönetimini eleştiriyordu. 

Erdoğan belki de kitaptaki “Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir” sözünden yola çıkarak, BM’ye dolaylı bir eleştiri yöneltmek istemişti. Ama yine de, “Hayvan Çiftliği” okunduğunda, kitabın başlarında “Bütün hayvanlar eşittir” diyen yöneticilerin, yılgı ve korkunun kol gezdiği bir düzen yarattıktan sonra, bu “özdeyiş”i “Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir” diye geliştirmelerinin (!), hakların ve özgürlüklerin ortadan kaldırıldığı bir toplumdaki ayrıcalıklı zümreyi işaret ettiği hemen anlaşılacaktır

Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, kendilerini ezip sömüren insanlara başkaldırıp yönetime gelerek daha eşitlikçi bir düzen oluşturmuşlar, ama kurnaz ve iktidar düşkünü domuzlar çok geçmeden önderliği ele geçirerek devrimi yolundan saptırmışlar, ne yazık ki insanların yönetiminden daha baskıcı, daha acımasız bir diktatörlük kurmuşlardır.

Kanımca, Orwell, “Hayvan Çiftliği”nde, yalnızca dönemin Stalin yönetimini eleştirmekle, sınırlı bir amaçla yetinmiş olsaydı, bu roman yetmiş yıldan fazla bir süredir dünya edebiyatının başyapıtları arasında yer alamaz, bir kült kitap olup çıkamazdı. 

Kitabı benden çok önce, 1954’te dilimize çevirmiş olan “Ateşten Gömlek”in, “Sinekli Bakkal”ın yazarı Halide Edib Adıvar’ın dediği gibi, “Orwell (…) herhangi bir idarenin, nizam ve kanundan ayrılınca nasıl bir afete yakalanacağını resmetmiştir.”

Gerçekten de, “Hayvan Çiftliği”nin anahtarı, kitabın son sahnesindedir. 
Bir baskı biçiminin yerini başka bir baskı biçimi almıştır. Hayvanların eski efendileri, komşu çiftliklerdeki insanlar ile yeni efendileri domuzlar, Çiftlik Evi’nde bir şölen sofrasının başında toplanmışlar, şerefe kadeh kaldırmaktadırlar. Yüzlerini cama dayayarak içeride olup biteni dehşet içinde izleyen hayvanlar, içeridekilerin yüzlerinde bir tuhaflık sezerler. İnsanlarla domuzları birbirlerinden ayırt edememektedirler. İnsanlar domuzlara, domuzlar insanlara dönüşmüştür…”

Yazının tamamı için tıklayınız.

Çocuk Romanlarında Çingenelik Algısı ve Çingene Çocuk İmajı

Çocuk Vakfı tarafından yayımlanan Çocuk ve Medeniyet Dergisi 6. sayıda Şener Şükrü Yiğitler’in “Çocuk Romanlarında Çingenelik Algısı ve Çingene Çocuk İmajı” isimli çalışması yayımlandı.

Çalışmanın özet kısmından;

“Bir alt kültür olarak sosyolojik ve antropolojik çalışmalara sıklıkla konu
olan Çingeneler, toplumsal çeşitliliğin olduğu kadar edebiyatın da önemli bir parçasıdır. Sosyolojik araştırmaların verileriyle de uyumlu olarak, Çingeneler edebiyat eserlerinde ötekileştirilmiş ve yoksul bir alt kültürün egemen olduğu bir hayatın içinde gösterilmişlerdir. Yapılan edebiyat araştırmaları popüler kültürün ve romantik bakışın etkisiyle çoğu zaman aşk ve eğlence hayatının özneleri konumundaki yetişkin baş karakterlere odaklanmış ve çocuk karakterleri ihmal etmiştir. Oysa bütün dünyada toplumsal alt sınıflar ve kültürlerle ilgilenen maduniyet çalışmalarının kadınlarla beraber en önemli inceleme grubunu oluşturan çocukların, hâlihazırda toplumsal ayrımcılıktan mustarip Çingeneler söz konusu olduğunda bir kat daha mağdur bir grup olarak ortaya çıktığı görülür.
Toplumun Çingenelere yukarıdan bakışına eğitimsiz ebeveynlerden öğrenilmiş aşağılık duygusunun eklenmesiyle söz konusu mağduriyet Çingene çocuklar için daha da derinleşmektedir. İncelenen çocuk romanlarındaki çocuklar tarafından oluşturulan Çingene imgesinin ortak noktası budur.”

“Bu amaçla yapılan çalışmada, çocuk romanlarında Çingene çocuk karakterlerin gerek ebeveynleriyle gerek Çingene olan/olmayan akranlarıyla ve yetişkinlerle olan ilişkilerinde aile bireylerinden öğrendikleri mağduriyet dilini nasıl yeniden
ürettikleri, Çingenelik algısına ve Çingene çocuk olmaya nasıl baktıkları mercek altına alınmaktadır. Bu romanlarda Çingene olan ve Çingene olmayan çocuk karakterlerin karşılaştırılması yoluyla Çingene çocukların temsilinin anlaşılması da amaçlanmıştır.”

Bu önemli çalışmanın tamamını okumak için tıklayınız.

Yazar hakkında sitemizde yer alan yazılara ulaşmak için tıklayınız:

Resimli Hayal Ansiklopedisi

Palyaçolar Giremez

BİR UTANÇ MASALI: FARELİ KÖYÜN KAVALCISI

Richard Schenkman’ın İnsanlık Tarihinde Büyük Yalanlar adlı bir kitabı var. Yetişkinler için yazılmış bu kitapta çocukların ilgisini çekecek bölümler de az değil. Hepimizin tanıdığı “Fareli köyün kavalcısı”nın gerçek öyküsü gibi… Bu bölümü okuyunca, yıllrdır düşlerimizi süsleyen bir masalın, aslında hiç de düşündüğümüz gibi olmadığını hemen anlayıveriyorsunuz.

Fareli köyün Kavalcısı aslında sihirli bir kavalı olan, fare avcısı bir adam. Hamelin köyünü farelerden kurtarmak için köy halkıyla pazarlık ediyor ve sonunda anlaşıyorlar. Kavalcı köyü farelerden temizliyor ama köy halkı parasını ödemeyince, köyün 130 çocuğunu alıp götürüyor.

Bu öykü aslında bir gerçekliğe gönderme yapıyor. Gerçekten de Ortaçağ Avrupası’nda kentler o kadar çok fare baskınına uğruyor ki sonunda çevre sakinleri bunlarla başa çıkabilmek için özel fare avcıları tutuyorlar. Veba korkusu karşısında, çocukları anne babalarından ayırıp yeni yerleşim merkezleri oluşturuyorlar. Avrupa’nın pek çok köy ve kasabasında çocuklar bir gecede ailelerinden alınıp bilinmeyen yerlere gönderiliyor. Hatta bazı tarihçiler, bu çocukların pek çocuğunun Haçlı Savaşları için toplandığını söylüyor.

Yıllardır sevimli bir masal klasiği diye tanımlanan bu masal, 1300’lü yıllarda Hamelin Köyü’nden 100’den fazla çocuğun kaybolduğunu ispatlayan tarihçilerin dile getirdiği bir gerçektir.

KAYNAK: YALVAÇ URAL- BAŞPARMAK ÇOCUKLAR SF. 85

BAŞLIĞI TAŞIYAN YAZIYI OKUMAK İÇİN İSE ŞURAYA TIKLAYIN.

Arapça Bilim Kurgu’da Yükseliş

Aşağıda paylaştığımız haber BBC’ye ait. Haberi sunuş şekilleri biraz oryantalistçe geldi bize. Bu sebepten haberin başlığını değiştirerek veriyoruz. Haberde önemli bilgiler yer alıyor. Yayıncılıkta Doğu’ya dönme zamanı çoktan geldi!

***

Bilgisayar korsanlığı yapan ve mitolojik ruhlardan eski yazılar alan Görünmez Elif‘i duydunuz mu hiç?

Ya da oğlunu süper-savaşçıya dönüştürmeye çalışanlardan kurtarmak için galaksiler arasında ava çıkan Ajwan‘ı?

Büyük olasılıkla duymadınız… Ama duymanız gerekirdi. Çünkü bu kahramanlar, hızla değişen Arap bilim kurgu edebiyatının başlıca çehreleri.

Bu tür kapsamında, bazen barışçı bir gösterinin bile uzun bir hapis cezasına yol açtığı ülkelerdeki siyasi gerçeklere meydan okunuyor; bazen de tahayyül bile edilemeyecek dinsel güçlerin anlaşılmasına yardımcı olunuyor.

Arap kültüründeki bilim kurgu açılımı o denli ilgi çekiyor ki, yakınlarda Londra’daki Dana Merkezi’nde yapılan bir konferans, konunun meraklılarıyla doldu taştı.

Genel anlamda bilim kurgu eserler, Arap dünyasının karmaşıklığına pek girmedi.

Lübnan asıllı Kanadalı bilim kurgu yazarı Emel el-Muhtar, yetişirken okuduğu bilim kurgu eserlerin, tabii uzaylılar dışında, “her zaman fazlasıyla ‘beyaz’ olduğunu” söylüyor.

El-Muhtar’a göre, bilinen bilim kurgu eserlerde zaman zaman etnik azınlıklara yer veriliyor olsa da, bunlar egzotikleştirme ya da korku yaratmanın ötesinde, hiçbir zaman olumlu anlamda kullanılmadı.

Emel el-Muhtar, “karşınıza sadece kurallar çerçevesinde benzer tiplemeler ve açık tenli ırklardan kahramanlar çıkar” diyor.

Bu nedenle, ilk bilim kurgu romanın, Shelley’nin Frankenstein‘ı ya da HG Wells’in The Time Machine (Zaman Makinesi) değil de, 13. yüzyılda Bağdat’ta yaşamış doktor-yazar Zekeriya el-Kazwini’nin eserleri olduğunu hatırlatmak, şaşırtıcı gelebilir.

Awaj bin Enfak, insanların davranışlarını gözlemlemek için Dünya’ya gelen ve bu gelişmiş canlı türlerinin tuhaflıkları karşısında şaşıran meraklı bir uzaylının hikayesini anlatır.

El-Kazwini’nin eserleri aslında Arap dünyası için o kadar da sıra dışı birşey değil.

Arap dünyasında çok eskilerden beri, pek çok İslami bilim kurgu edebiyatı örneği var. Uçan halıları ve esrarengiz ciniyle, hatta okuru bir ölçüde galaksilerde dolandırmasıyla, en bilinen örnek 1001 Gece Masalları kuşkusuz.

KAYNAK VE TAMAMINI OKUMAK İÇİN: BBC

GÖRSEL: Murat Palta – Osmanlı’da Star Wars çalışması

KAYNAK VE TAMAMI İÇİN : BBC

İhsan Fazlıoğlu: “Çocuk çünkü Gelecek”

XIX. yüzyılın sonlarına doğru İstanbul’a gelen Amerikalı bir seyyah-araştırmacı, uzun bir süre kalır ve bu sürede toplumu incelemeye koyulur. Pek çok konuda farklı gözlemlerde bulunan seyyah’ın ulaştığı ve seyahatnamesinde kaydettiği ilginç tespitlerden birisi şöyledir: “Biz Batılılar ile Doğulular (özellikle müslümanlar) arasındaki en önemli fark çocuk tasavvurlarında ortaya çıkar. Çünkü Batılılar çocuklarının bir an önce büyüyüp hayata atılmasını isterlerken Doğulular çocuklarının yavaş büyümesini, hatta hiç büyümeyip hep çocuk kalmasını dilerler”.

Bu cümleyi bir konuşmada alıntıladığımda, dinleyicilerden birisi, Batılılar ile Doğuluların bu şekilde farklı davranmalarının nedenlerini şöyle yorumladı: Batılılar çocuklarının bir an önce yetişip bağımsızlıklarını kazanmalarını ve özgür iradelerini kullanmalarını beklerlerken, Doğulular çocuklar üzerinde sürekli, ömür boyu devam edecek tahakküm kurmaya çalışırlar. Dolayısıyla sorun her iki medeniyetin insan iradesine ilişkin anlayışından kaynaklanır. Batılılar çocuklarının bir an evvel kendi özgür iradeleriyle hayata atılmalarını teşvik ederler; Doğulular ise çocuklarının, yaşları ne olursa olsun, hareket alanlarını kısıtlarlar.

İlk elde oldukça parlak gözüken bu yorum, gerçekten de doğru mudur? Böyle bir önerme nazarî olmadığından doğruluk ve yanlışlığı ancak ve ancak her iki toplumun hayatına geri gidilerek yanıtlanabilir. Hayatın doğasından kaynaklanan ifrat ve tefrit uçlar bir yana, günlük yaşamda çocuğun yeri nedir, başka bir deyişle her iki tasavvurda çocuk neye karşılık gelir? Bu sorunun yanıtını, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki komşum ile çocuğu arasındaki ilişkiden, hatta bölgedeki çocuk parkına gittiğimizde ABDli ailelerin çocuklarına yönelik davranışlarından gözlemlemek imkanını bulduğumu söyleyebilirim. Komşum bir gün bana, on sekiz yaşına basıp evden ayrılma emaresi göstermeyen çocuğu için psikoloğa başvurduğunu söylediğinde şaşırıp kalmıştım. Niçin çocuk evden ayrılmalıydı? Çünkü o artık büyümüştü, büyüdüğü için de bir yüktü. Bir an evvel sömürücü kapitalist düzenin çarklarında yerini almalı, üretime katılmalıydı. Bütün ABDli aileler böyle miydi? Elbette hayır! Özellikle, ama özellikle dindar aileler için çocuklar hala bir değer’di; modern aileler için ise kapitalist makinede yerini alması gereken bir parça. Değer ancak duyarlılığı, dolayısıyla duygu durumu yani vicdanı hayatiyet gösteren kişiler ve toplumlar için bir anlam ifade eder; makine’ye gelince duygusuzdur, parçanın mahiyetini değil, işlevi’ni, hatta katkı’sını önemser. İşlevi olmayan, işlevini yerine getirmeyen, getiremeyen, hatta getirmekle beraber katkısı olmayan bir parça dışarıya alınmalıdır, atılmalıdır.

Bu durumu, daha açık bir şekilde çocuk parkında müşahade ettim. Parka gittiğimizde, özellikle Türk aileler çocukları parka salıp kenarda, büyükler kendi aramızda sohbet ederken ABDli anne-babalar parka girip bizzat çocuklarıyla beraber oynamakta, çocuklarının diğer çocuklarla karışmasına, hatta oynamasına müsaade etmemekteydiler. Başka çocukları bile yabancı görüp onlardan korkmak oldukça ilginç bir tavırdı. Bizim için ise bütün çocuklar masum’du, ismet sıfatını haizdi; dolayısıyla ırkı, dili ve dini önemli değildi. Çünkü kötülük doğada değil hayattadır; hayatı kuran insanın irade-i akliyesinden kaynaklanır. Hele iki çocuğun karşılıklı olarak masumiyetlerinden pay almasını yabancı bulmak ancak doğaya yabancılaşan, hayatı yalnızca bir savaş alanı olarak gören insan için anlamı olması gerektir. Bu nedenledir ki doğası gereği masum olan çocuğun hayattan çıkarılması şarttır; çünkü makine masumiyeti kaldırmaz. Yine bu nedenledir ki başta Batı Avrupa toplumları olmak üzere sanayileşen toplumlarda çocuk terkedilmektedir. Sanayileşen toplumlarda bile çocuğa yine kırık dökük de olsa dinî-vicdanî değerlerini muhafaza eden ailelerin değer vermesi üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Çünkü bir toplumun dinî-vicdanî seviyesi o toplumda çocuğa verilen değerle ölçülebilir.

Evet! Çocuk, müslüman kültürde masumiyet ifadesidir ve ismet sıfatından pay alır. Akil ve baliğ, dolayısıyla kişi olan bir birey artık çocuk değildir. Anatomik-fizyolojik gelişimini tamamlayarak cinsiyetinin bütün biotik imkanlarına sahip ve aklı çalışmaya, iş görmeye başlayan, kişi olan birey artık hem Tanrı hem de hayat karşısında mükellef’tir, sorumludur. Sorumluk insanı çocuk olmaktan çıkartır, büyütür. Büyüyen, Türkçemizdeki güzel bir deyişle hayata atılan birey artık özgürdür, ki bundan dolayı da mesuliyet sahibidir; yani sorunlar/meseleler kendisine aittir. Hayat sorularını(suallerini) artık ailesi üzerinden değil doğrudan kendisine sorar; bu nedenle sorulandır yani mesuldür. Ailenin yeri artık bu soru-yanıt sürecinde bireye cevaplamalarında yardımcı olmaktır; cevapları bütünüyle üstlenmekde değil. Öyleyse müslüman kültürde çocuk ilgisi hakimiyet, tahakküm isteğiyle ilgili değil, tersine yardım isteğiyle ilgilidir. Yardım, hayatı makine gibi gören bir kültürde değil, ancak hayatı da bir değer olarak kabul eden kültürde anlamlı’dır.

Çocuğun anne karnında ikamet ettiği mekana Allah’ın Rahîm isminden mülhem rahim (rahm) adınının verilmesi; peygamberî sıfatlardan ismet lafzından türemiş masum sıfatının çocuğa âlem olması; yine çocuğa özce mutlak temiz anlamında melek denmesi, bunlar ve başka deyişler kültürümüzde çocuğun anlam ve değerini tebarüz ettiren önemli örneklerdir. Öte yandan kadim felsefe-bilim mirasımızda, Davud Kayserî’nin Şerh fusus’da, Mehmed Fenarî’nin Miftah el-uns’da ve Sainuddin Türkî’nin Temhid el-kavaid’de, vurguladıkları gibi, ister kitab-ı tekvinî ister kitab-ı tedvinî okunsun, görülecek ilk şey şudur: Varlık’ın hareket-i icadiye’sinin en yüce maksadı insanın hakikatidir; bu nedenle insanın hakikati, hakikatlerin hakikati’dir (hakikatü’l-hekaik). Çocuk bu hakikatin bilkuvve halidir; kişi ise bilfiil hali. Hiçbir kişi kendi hakikatinin bilfiil olma sürecini, büyümesini gözlemleyemez; ama çocuk kişiye bu imkanı verir. Çocuk, Varlık’ın hakikatinin üç boyutlu uzayda tecessüm etme sürecini müşahade, seyr ve temaşa etmenin en büyük imkanıdır. Bu nedenledir ki, çocuk, anne ve babanın kendi hakikatlerinin yeniden tecessüm etmesini seyr ettikleri en büyük cilve-i ilahî’dir. Kadim irfanî geleneğimizin dede ve ninelerin torun sevgisini de bu tespite bağlamaları son derece anlamlıdır.

Çoğu kez halkın muhayyilesiyle ürettiği bir mitos ciltlerce kitabın demek istediğini bir çırpıda özetler. Bu özet hem fikrî hem de hissî muhtevada olduğu için aklı ve vicdanı beraberce harekete geçirir. Konuyu özetleyen güzel bir mitosu Karadeniz mitolojisinde bulmak mümkündür: Evren’in bunca kötülüğe, zülme karşın Tanrı tarafından yok-edilmemesinin hikmeti, çocukların yüzü suyu hürmetinedir.

KAYNAK: ANLAYIŞ DERGİSİ

1 2 3 10