Gökçe İrten’den Bologna Çocuk Kitapları Fuarı Yazısı

Gökçe İrten Sabit Fikir için yazdı:

***

Bir çocuk kitabı yazarı ve çizeri olarak dünyanın en büyük çocuk kitabı fuarını görmek, yeni kitaplar keşfetmek ve o güzel kitaplarda kaybolmak… Her bir sayfası ev duvarını süsleyebilecek sanat eserlerinden matbaanın tüm nimetlerinin kullanıldığı pop-up kitaplara, görsel çeşitliliği çok yüksek bir fuar Uluslararası Bologna Çocuk Kitapları Fuarı.

Çocuk kitabı ne kadar gelişebilir, nerelere gider, çocuk bu işten ne anlar, bu kadar sanata ihtiyaç var mı gibi soruların tam karşılığı oluyor bu fuar. Çeşitlilik ülkelerin beğenilerine göre değişiklik gösteriyor. İtalya, İspanya, Fransa, Polonya gibi ülkeler gerçekten çocuklar için sanat kitabı üretiyor. Konularından çizimlerine, alıp eve asmalık çizimlerin sahipleri onlar. Çocuğa yeni bakış açısı katabilecek kadar yaratıcı, yetişkinin okurken harika mesajlar alabileceği kadar eğlenceli… Dolayısıyla favorim kesinlikle bu ülkeler. Deneyseller, özgürler, rahatlar ve bizler tarafından çok kıskanılıyorlar. Read more

Türk Kültüründe Vampirler Oburlar, Yalmavuzlar ve Diğerleri

Kitap iki ana bölümden oluşuyor. Bunlardan ilki akademik kariyerini Türk Dili ve Edebiyatı alanında sürdüren Seçkin Sarpkaya’nın makalesi. Bu bölüm Sarpkaya’nın çalışmanın genel çerçevesini açıklamasıyla başlıyor ve ardından vampirin tanımıyla devam ediyor. Hiç vampir deyip geçmeyin, hele de aman kan emip sarımsakla kaçan yaratıklar hiç demeyin. Yerli ve yabancı kaynaklardan derlenmiş onlarca bilgi ışığında vampirler tamamen farklı bir yüze bürünüyor. Ölen şamanların bazen vampir olarak uyanacağını, vampirlerin farklı türlerinin olduğunu, hatta güllerin de vampirlerin korktuğu nesneler arasında olduğunu biliyor muydunuz? Ayrıca benim çok şaşırdığım bir bilgi olarak vampir kelimesinin etimolojik olarak Türk diline ait olduğu bilgisine vakıf mıydınız? Peki bazı Türk boylarında vampirlerin bulutları yutarak kuraklığa yol açtığına inanıldığı hiç aklınıza gelir miydi? Aslında bu incelememi daha fazla sürpriz bozanla süslemek istesem de kendimi durduruyorum, hoş durdurmasam da zaten eseri edinecekler hayret nidalarıyla kitabı okuyacaklar.

Sarpkaya’nın çizdiği vampir profili bizim bildiklerimizden çok farklı; bu yaratığı kendi halk masallarımızdaki canavarlarla özdeşleştirmiş ve detaylıca anlatmış. Okudukça vampir kültlerine mi hayran kalacaksınız yoksa Sarpkaya’nın detaycılığına ve özenine mi, varın buna siz karar verin. Lafı daha uzatmadan ikinci bölüme geçelim. Read more

Günümüz Popüler Bilim Kitaplarının Dili Üzerine

Çocukluk dönemi, kişinin bir yetişkin olmadan önce ilk yaşam felsefesini edindiği bir dönemdir. Karakterin ve hayata bakışın gerçekleştiği çekirdek dönemlerden biri olmakla birlikte çocuk, bu dönemde okuduğu kitaplarla ve izlediği filmlerle kendi hatıralarının yanında, gelecek hayatında etki edecek tecrübeler kazanmaktadır. Çocuk edebiyatı ve çocuk kitapları bu noktada ciddi önem arz ediyor. Çünkü insan beyni en küçük bir objeyi dahi hafızasında depolamaktaysa hayat felsefesini yönlendirecek bir kitabı daha önemli bir yerde konumlandıracaktır.

Hal böyle iken gözlerimizi ülkemiz çocuk edebiyatı eserlerine çeviriyoruz. İki farklı dil, üslup ya da tarz olduğunu varsayalım. Bir tanesi Popüler Bilim’de yoğunlaşmaktayken bir diğeri yetişkin edebiyatı yazarlarının aynı zamanda çocuk edebiyatı alanında bulunmasıyla ya da salt çocuk edebiyatı yazarlarından oluşuyor. (Edebiyat vurgusuna dikkat.)

Popüler Bilim tarzını oluşturan kısmın gözle görülür biçimde espri yeteneği olduğu malum. Bilimi eğlenceli bir üslup ile aktarma gayreti oldukça masumane. Ancak bilim kendi halinde bile oldukça dikkat çekicidir. Elbette çocuklara içinde hiç resim bulunmayan ve ansiklopedik bir dil ile anlatılmaya çalışılan konular uzun vadede dikkat kaybına neden olur. Lakin günün birinde büyüyüp yetişkin bir bilim adamı arzusu taşıyan genç talebenin daha gerçekçi daha deneysel ve gerçekten de samimi bilgiye ihtiyacı vardır. Bunun için popüler bilim kitaplarında espri üzerine de olsa “uzun lafları” destekleyen bol resimlere ihtiyaç var. Maliyetten çok faydayı düşünürsek geçmiş zamanlardaki resimli ansiklopedilerin hayatımızdaki yerini de hatırlarsak gerçek bilgileri yine eğlenceli üsluptan kopmadan ama daha elle tutulur vaziyette (gerçeğe daha yakın) yayınlamak gerekir. Çünkü bilim eğlenceli olduğu kadar ciddi bir mevzudur. Çocuklarımıza her zaman süzgeçten geçirilmiş (çocuk diline uygun hale getirilmiş) kitaplar okutarak onların olgunlaşmasını geciktirmiş olmuyor muyuz? Read more

Frankenstein’a Feminist Psikanalitik Bir Bakış: Ölü Anne’ye Ağıt

Roman Kahramanları Dergisi’nden Yeliz Kızılarslan’ın yazısı:

***

Michelangelo’nun, bugün Roma’daki San Pietro Vincoli bazilikasında Papa II. Julius’un anıt mezarını süsleyen ünlü Musa heykelini bitirdiğinde yarattığı esere dönüp “Konuşsana!” dediği rivayet edilir.

Ünlü heykeltıraşın, kendi eserinin mükemmeliyeti karşısında duyduğu bu gurur; sanatçının, sanatsal yaratım açısından tanrısal yaratıya duyduğu öykünme olarak adlandırılabilir. Bu türden bir öykünmenin vardığı trajik boyutu ise, Mary Shelley ünlü gotik romanı Frankenstein’da1 (1818), bilim kurgu türünün sınırlarını zorlayarak anlatır. Annesi onu dünyaya getirirken ölen Mary Shelley, Frankenstein’ı, çocukluğundan itibaren duyduğu vicdan azabını hafifletmek için kaleme alır. Shelley’nin, bugün feminist hareketin önde gelen isimlerinden biri kabul edilen annesi Mary Woollstonecraft, feminist teorinin kült kitaplarından biri olan Kadın Haklarının Savunulması (A Vindication of the Rights of Woman)2 adlı kitabın yazarıdır.

Altı çocuklu yoksul bir ailenin kızı olan Woollstonecraft, evde eğitim alır ve kendi kendine birçok yabancı dil öğrenir. Bu başarısı sayesinde, henüz otuzlarındayken yazmaya başlayan Woollstonecraft, Fransız Devrimi’nin etkisindeki Avrupa’da, 1792’de yazdığı manifesto niteliğindeki kitabıyla muazzam bir üne kavuşur ve siyaset bilimci William Godwin’le evlenir. Annesiz geçen çocukluğunda, babasının siyasi ve entelektüel çevresinde düzenlenen felsefe ve edebiyat toplantılarıyla vakit geçiren Mary Shelley, dönemin ünlü İngiliz Romantiklerinden şair Percy Shelley’e aşık olur. Shelley’nin evli olması nedeniyle İsviçre’ye kaçan aşıklar birkaç yıl sonra Shelley’nin karısının ölümü üzerine Londra’ya geri dönerler. Kocasıyla İtalya’ya yerleşen Mary Shelley’nin, kocasının yakın arkadaşlarından biri olan, İngiliz edebiyatının bir başka asi romantiği Lord Byron’la da yakın bir dostluğu vardır. Shelley’nin, Frankenstein’ı 1816 yazında henüz İsviçre’deyken gördüğü bir kâbus sonucu yazmaya karar verdiği söylenir. Read more

KÜLTÜREL İKTİDAR TARTIŞMALARININ ÇOCUK EDEBİYATI BOYUTU

Seçim sonuçlarının herkese hayırlar getirmesini temenni ederek son zamanlarda sıkça konuşulan kültürel iktidar meselesine dair birkaç hususa değinmek istiyorum.

Kendinden önceki siyasi geleneği yıkarak yeni bir rejim başlatan ve bu ülkede çok uzun yıllar iktidarda kalan Beyaz- elitist Türklerin çağdaşlaşma söylemleri ile kendi halkını yerdiği ve ötelediği doğrudur. Batı’nın taklidi sayılabilecek, kendi tarihine kapalı bu grup kültür-sanat ve bilimde sadece modern Batı’nın yaptıklarını taklit etti. Mütedeyyin, kendi halindeki Anadolu insanını uygarlaştırma seviyesine çıkarmak gibi bir misyonu vardı. Halk- vatandaş tartışmaları yaşandı. Anadolu insanının kültürünü büyük ölçüde besleyen din de bundan nasibi aldı ve halk gerici, yobaz, görgüsüz, kaba ve ilkellikle suçlandı. Tanzimat dönemi romanlarında da sıklıkla örneğine rastlayabileceğimiz Cumhuriyetin toplumsal uygarlaşma süreci bu bakımdan epey gergin geçmiş bir dönemdir. Ki bu gerginlik günümüze kadar sürmektedir.

Bir şekilde kabuğuna çekilmiş, kırılmasını Cumhuriyet modernleşmesinden çok daha önce yaşayan İslami gelenek sanat ve bilime dair üretkenliğini yitirip devrimle gelen inkılaplara karşı koyamadığından yeni dönem artık elitlere kaldı. Bundan sonra Dünya’nın pek çok ülkesinde tecrübe edilen siyasi bloklaşmada Türkiye de sağ ve sol şeklinde iki ayrı kutba savrulacak kendini bu kimliklerle tanımlayacaktı. (Sağcılık ve solculuk tanımları bu yazının maksadını aşacağından ilgilenenler ayrıca bu tanımlara bakabilir.)

Özetle bugün kültürel iktidar denilen hadise ülkemizde neredeyse iki yüzyıllık bir geçmişe sahiptir. Ancak son dönemde tartışmaların yeniden hız kazanmasında 2002’den bu yana Türkiye’de iktidar olan İslamcıların kültür alanında yeterli atılımları yapamamasının büyük etkisi var. Kültür ve sanattaki iktidarın mevcut ihtiyaçları karşılayamaması ve bu alanlarda yeterli üretkenliği gösterememesinin yanı sıra tepeden inme uygulamaları yaygınlaştırması çok eleştiri almasına neden oldu. 2002’den bu yana seçim kazanan bir yönetimin bu konuda artık ciddi bir özeleştiri yaparak yeni süreçte önemli adımlar atması gerekiyor.

Kültür ve iktidar kelimeleri yan yana geldiğinde iki kavram ortaya çıkıyor. Kültürel iktidar ve iktidarın kültürü. Aslında birbirinden çok ayrı gibi dursa da birbirine çok yakın bu iki kavrama bakınca kültürün kendi iktidarının da ezici bir yönünün olduğunu yani iktidarlaşırken merkezleştiğini ve diğerine yeterli alan açmadığını anlarız. İktidarların kendi kültürlerini dayatmaları da hemen hemen aynı şeydir. Bu durumda kültür, sanat ve bilimin herhangi bir gruba, düşünceye ve ideolojiye ait olmadan evrensel zeminde vücut bulması gerekiyor. Bugünden sonraki Türkiye’de görmek istediğimiz tablo budur.

Çocuk Edebiyatında İktidar Kimin? Read more

Kürt Edebiyatı’nın Şaheseri “Mem ile Zîn” ve Selim Temo’nun Türkçe Çevirisi Üzerine

Mem ile Zîn mesnevisi, Kürt şair, mutasavvıf, bilge, filozof ve müderris Ahmedê Xanî’nin 1695 yılında 44 yaşında iken yazımını tamamladığı ve 2657 beyit ve 60 bölümden oluşan aşk’ı amaç edinip kendi ifadesiyle inciye benzeyen Kürt lisanı ile edebi ve estetik açıdan bir şaheser metin ortaya koyma iddiası ile yazılmış klasik bir eserdir.

Mem ile Zîn estetik kaygı ile yazılmakla beraber, Doğu edebiyatını temelini oluşturan Arapça, Farsça, Türkçe gibi diller arası edebî ilişkileri (Xanî bu dillere de hâkimdir ve şiirler yazıp eserler vermiştir) ve bu diller üzerinden şairlerin üstünlük iddialarını ifade etmeleri bağlamında da -ki klasik Fars edebiyatının iki usta ismi ve mesnevi yazarı Nizami Gencevi ve Molla Cami’ye de göndermeler yaparak Kürtçenin edebi estetiği acısından onlarla kendisini dolaylı olarak mukayese eder- okunabilinecek cok katmanlı bir eserdir. Çünkü Xanî bu mesnevi ile, Mem ile Zîn’in aşklarını bahane ederek bir yandan şair olarak performansını sergilemiş, bir yandan da dönemin Osmanlı ve İran imparatorluklarının sanat, edebiyat ve resmi  dilleri olan Farsça ve Türkçeye karşı Kürt dilinin edebî gücünü göstermenin yanında da kendi felsefi, tasavvufi ve akaidi görüşlerini de hikâye içinde işlemiştir.

Öte yandan, Mem ile Zîn, Kürtçenin ilk aşk mesnevisi olmasına rağmen, hikâye konusu bakımından da özgündür. Çünkü Klasik Doğu edebiyatında işlenen konular âdet olduğu üzere Tevrat, İncil, Kur’an gibi kutsal kitaplar ya da Arap, İran, Yunan ve Hint kıssa destan ve hikâyelerinden alınıp yazılmıştır. Ahmedê Xanî, özgün bir eser ortaya koymak için, hikâyenin konusunu binlerce yıllık kadim Kürt sözlü destanı Memê Alan’dan almıştır.

Ahmedê Xanî, bu çok katmanlı aşk mesnevisinde Kürtlerin sosyal ve siyasal problemlerine de değinir. Hatta Xanî, Kürtlerde ulusal bilinci uyandırmaya çalışan ilk şahsiyettir. Kendi selefi olan Melayê Cizirî de ulusal bilinç konusuna değinir ama bu sadece dil ile sınırlıdır. Xanî hem dönemin siyasi panaromasını çizer hem de teşvik ve tavsiyelerde bulunur. Bu ise sadece dil ile sınırlı kalmaz. Diğer komşu milletlerle kıyaslamalarda bulunur. Kürtlerdeki kahramanlık, cesaret, yiğitlik, ustalık, zekilik ve kabiliyetli olma gibi karakter özelliklerine göndermeler yapar ve onlardaki ulusal bilinci uyandırmaya gayret eder.

Dönemin Kürt Mir ve Beylerini, Kürt diline ve Kürt şairlerine sahip çıkmamalarından dolayı eleştiriler getirir bu eleştirisini Kürtçe yazmayanlara da yöneltir. Kürtlerin bölünmüşlüğü, sahipsizliği, devletsizliği, Osmanlı ve İran imparatorlukları arasında sıkışmışlığı ve bu imparatorlukların onların topraklarını sürekli savaş alanı olarak kullanması ve yıkımlarda bulunmasından da bahseder.

Vakkas Çolak’ın Mem ile Zîn eseri ve eserin Selim Temo çevirisi üzerine kaleme aldığı çalışmasının tamamını okumak için tıklayınız. 

KAYNAK: MEVZU EDEBİYAT

Kitapları Neden Bitirelim?

“Beyefendi,” demişti Samuel Johnson, filanca kitabı bitirip bitirmediğini ısrarla soran birine, komik bir inanamama ifadesiyle, “Beyefendi, siz kitapları baştan sona mı okursunuz?” Evet, okur muyuz? Ta sonuna kadar okur muyuz? Okursak Johnson’ın düşündüğü gibi keriz miyizdir?

Okumayla ilgili çok düşünüp çok yazmış olan Schopenhauer, Johnson’ın tarafındadır. Hayat “kötü kitaplara” harcanamayacak kadar kısadır, ona sorulursa “bir yazarın işlerinin geçici bir değerlendirmesi”ni yapmak için “birkaç sayfa” yeterlidir. Bu birkaç sayfanın sonunda ikna olmadınızsa kitabı rafa kaldırmanızda hiçbir sakınca yoktur.

Ama ben aslında kötü kitaplarla nasıl başa çıktığımızla ilgilenmiyorum. Her ciddi okur bir kitabı kapatma tercihini yapmak için ona ne kadar zaman ayırması gerektiğini çoktan öğrenmiştir mutlaka. Hiçbir zevk almadan inatla okumayı sürdürenler, kaygılı anne babaların aşıladığı başarı duygusuna hala bağlı olan gençlerdir sadece. Bir kitap incelemesi web sitesine yorum yazan üzgün bir okur şöyle diyor: “Ben ergenim. Bu kitabın (adını vermek haksızlık olur) tamamını baştan sona okudum, eleştirilerde söylendiği kadar iyi olacağını umdum. Değildi. Ben başladığım kitapların hemen hepsini severek sonuna kadar okurum; asla vazgeçmemeye kararlı olduğum için bitirdim bu kitabı, ama keşke bitirmeseydim.” İnsan böyle bir okuru —sırf ne kadar çok kötü kitabı bitirirse o kadar az iyi kitaba başlamaya vakti kalacağı için bile olsa—, öz saygısını bir kitabı bitirmeye bağlı kılmamayı öğrenmeye teşvik edebilir ancak. Peki iyi kitaplar ne olacak? Johnson o kışkırtıcı lafı ettiğinde sırf kötü kitaplara değinmiyordu eminim. İyi kitapları bitirmemiz gerekir mi? İyi bir kitap zaten tanımı gereği bitirdiğimiz bir kitap mıdır? Yoksa bir kitabı sonuna gelmeden, hatta yarısında bırakmaya karar verebileceğimiz, buna rağmen iyi, hatta mükemmel olduğunu düşünebileceğimiz, okuduğumuz için memnuniyet duyup bitirme ihtiyacı duymayabileceğimiz durumlar var mıdır? Bu soruyu sormamın sebebi, bu durumun giderek başıma daha sık gelmesi. Sebebi yaş mı, bilgelik mi, bunaklık mı? Bir kitaba başlıyorum. Zevk alarak okuyorum, sonra bir an geliyor, bu kadarı yeterli diye hissediyorum. Artık zevk almadığımdan değil. Sıkılmıyorum hatta fazla uzun olduğunu bile düşünmüyorum. Sadece bu kitaptan daha fazla zevk alma arzusu duymuyorum. Bu durumda kitabı okuduğumu söyleyebilir miyim? Başkalarına önerip iyi bir kitap diyebilir miyim?

Kafka bir noktayı geçtikten sonra, yazarın romanını herhangi bir anda, herhangi bir cümleyle bitirmeye karar verebileceğini söylemişti; bir ipi neresinden keseceğinize karar vermek gibi keyfi bir karar; gerçekten de hem Şato hem Amerika bitirilmeden bırakılmış̧, Dava ise, bu kadarı yeter, diye karar veren birinin utanmazca aceleciliğiyle toparlanmıştır. İtalyan roman yazarı Carlo Emilio Gadda da böyleydi; iki büyük eseri, Quer pasticciaccio brutto de via Merulana (Via Merulana Üzerindeki Korkunç Kargaşa) ve La cognizione del dolore (Kederle Tanışmak) bitirilmemiştir ve her ikisi de, olmayan bir sonu gerektirdiği düşünülebilecek karmaşık olay örgülerine sahip olmalarına rağmen klasikler arasında yerlerini almışlardır. Read more

Suudi Arabistan’da Eğitim: İdeoloji ve Modernleşme Arayışları

Ortadoğu ve Dünya genelinde resmî olarak İslam esasları (şeriat) ile yönetilen nadir ülkelerden biri olan Suudi Arabistan, ekonomiden kültüre kadar Hanbeli ve Vahhabi fıkhına dayanan bir felsefe geliştirmiştir. Doğal olarak bu anlayış eğitime de yansımıştır. Suudi Krallık, ekonomik gelirlerin artmasıyla hem şehirlerde hem de kırsal kesimde nüfusunu eğitmek ve modern hayat şartlarına alıştırmak için eğitim sistemini ciddi bir reform ve revizyona tabi tutmuştur. Ancak bu noktada dünya ile entegre olma ve kentleşme sürecinde ülkedeki modern okulların sayısını arttırma ve geleneksel dinî eğitim kurumlarını muhafaza etme konularındaki öncelikleri karşı karşıya gelmiştir.

Son günlerde modernleşme söylemleriyle gündeme gelen Arabistan’daki eğitim tarihi ve modernleşme arayışlarını Riad Domazeti yazdı.

Raporun tamamını okumak için tıklayınız. 

Sermaye Konuşunca Çocuklar Kaybolur

Daha önce dergimiz Çocuk Şehri’nin ilk sayısında “Pal Sokağı Çocukları” kitabını erkekliği inşa ediş biçimi yönüyle incelemiş, çocuk oyunlarının cinsiyetçi ve milliyetçi yönüne değinmiştik. Roman Kahramanları ilk sayısında da bu kez sermayenin kimliklere etkisi açısından bir değerlendirme yer alıyor.

***

Ferenc Molnár, Pál Sokağı Çocukları’nı 1907 yılında Budapeşte’de çıkan bir okul gazetesinde tefrika olarak yayımlamak üzere kaleme alır. Hikâye, kitabın adından da anlaşılacağı üzere Pál Sokağı’nda geçer. Jòzsefváros semtinde yaşayan iki grup çocuğun oyun alanı olarak kullandıkları bir arsa için birbirlerine karşı verdikleri mücadeleyi anlatır. Bu iki grup aynı zamanda insanoğlunun bir tarafı iyilik diğer tarafı kötülük olan iki yönünü temsil eder. Bir yanda dürüstlük, sevgi ve haysiyet; diğer yanda ihanet, yalan ve muhbirlik. Biri öne çıktığında gölgesi diğerinin üzerine düşer. Biri parladığında diğeri yanar. Aslında biri diğerini ininden çıkarır, görünür kılar, ifşa eder… Zira her ikisi de vicdanda vücut bulur… Pál Sokağı vicdandır…

Pál Sokağı’ndaki oyun alanı için mücadele veren bu iki grup çocuk, iki ayrı sınıfı, zengin ve fakir olanı temsil eder. Güçlü ile güçsüz arasında ezeli olduğu kadar amansız bu savaş, çocukluğun ötesine dair imalarda bulunur. Molnár’ın, kitabın adını Pál Sokağı Çocukları koymasının sebebi, belli ki bu savaşta sokağın ve semtin yoksul çocuklarının tarafını tutmasıdır.

Zenginliğin gösterişli ve uçucu bir kimyanın eseri olduğu düşünüldüğünde, fakirlik Pál Sokağı’nda yerleşik, yapışık, bulunduğu yerden kopması imkânsız bir duruma tekabül eder. Molnár’ın karakterleri bu imkânsızlık çıkmazında ve insani (evrensel?) değerler ekseninde şekillenir.

Yazarın kendi dilinden anlatmayı tercih ettiği kitapta en yakın durduğu kahramansa kuşkusuz Nemeçsek’tir. Nemeçsek, birazdan yeniden tasvir etmeye çalışacağım kişiliği ve hikâyesiyle Molnár’ın anlatısının orta yerinde belirir, çünkü Nemeçsek aynı zamanda tarihin en kolay görünmezleştireceği karakterdir. Çünkü tarih aslında Nemeçsek’in Pál Sokağı’nı da görmezden gelme niyetindedir. Read more

Din yorgunu gençler!

Aşağıdaki yazıyı önemsiyoruz. Çocuklarımıza din konusunda daha hassas davranmamız gerektiği noktasında uyarıcı ve özeleştirel bir yazı. Anneler çeşitli etkinliklerle çocukları değerler eğitimi yorgunu, din yorgunu ve aktivite yorgunu yapıyor. Aman dikkat!

***

Bu tanımı genç bir sosyolog ve akademisyenden duydum. Hem de bizim camianın içinde yetişmiş, yaklaşık dokuz yıldır gençlerle özellikle de zor denilen gençlerle çalışan bir araştırmacıdan duydum.

“Muhafazakâr kesim” olarak çocuklarımızı “din yorgunu” yaptık derken verdiği örnekleri dinlerken; üst akıl, büyük resim gibi tanımlara takılıp elimizden akıp gidenleri görmemişiz duygusuna kapıldım.

Bu kavramı öyle olaya başka mahalleden bakan, dışarıdan birinden duysam bakışım farklı olurdu elbette. Ama bunları anlatan içimizde yetişmiş, bu mahallenin babalarını da annelerini ve çocuklarını iyi tanıyan bir akademisyendi.

Onu dinlerken kendimize odaklanmaktan gençlere ne kadar da gözlerimizi kapattığımızı, bizce olması gerekenlerden ibaret bir kalıba onları oturtmaya çalışarak ne kadar yorulduğumuzu ve de yorduğumuzufark ettim.

Bu yazıya sebep sadece dinlediklerim değil elbette! Dindar kesim olarak bizim çocuklarımızda oluşturduğumuz ruh haline olan tanıklığım da doğrusu bu yargıyı pekiştiriyor. Bir haftadır bu kavram zihnimde dönüp duruyor. Ne yaptık da bunu başardık anlamaya çalışıyorum.

Doç. Dr. Ömer Miraç Yaman ile bağımlılık ve gençlik sorunları üzerine konuşurken konu kendimize geldi. “Apaçi Gençlik” kitabının yazarıydı, riskli gruptaki, toplumun kenarındaki gençlerle ilgileniyordu. Anlattıklarından etkilenmemek mümkün değildi; teorilerden değil somut hayatlardan söz ediyordu. Read more

1 2 3 7