Domingo’dan “Hepsi Sana Miras” Dizisi

İlk çocukluk evresini geçip gençlik dönemine girdiğinde çocukların yeterince kitap okumadığından şikayet ediliyor. Özellikle de okuldaki ödevleri saymazsak çocukların klasikleri okumadığından dert yanılıyor. Durum böyle olunca da bazı yayınevleri kolları sıvayıp çocuklara klasikleri okutturacak yeni yöntemler buluyor.

Bu yöntemlerin başında klasik metinlerin metnin genel yapısını bozmadan kısaltılması, gerekli açıklamaların yapılması ve dilinin günümüz çocukları için anlaşılır kılınması geliyor. Ve tabi ki olmazsa olmaz cezbedici bir tasarım da gerekiyor.

Domingo Yayınevi’nin 10 kitaplık klasikler serisi bu yöntemleri başarıyla uygulayan bir seri yayımladı  Ünlü İtalyan yazar Alessandro Baricco’nun dünyanın dört yanındaki yazar dostlarını yardıma çağırması ile ortaya çıkan bu seri çocuk/genç herkese klasikleri sevdirmeyi hedefliyor. Üstelik serinin diğer bir özelliği de yazarların anlatmayı seçtiği klasiği sanki kendi çocuğuna anlatıyormuş gibi bir dil kullanıyor olması.  Read more

Kürt Edebiyatı’nın Şaheseri “Mem ile Zîn” ve Selim Temo’nun Türkçe Çevirisi Üzerine

Mem ile Zîn mesnevisi, Kürt şair, mutasavvıf, bilge, filozof ve müderris Ahmedê Xanî’nin 1695 yılında 44 yaşında iken yazımını tamamladığı ve 2657 beyit ve 60 bölümden oluşan aşk’ı amaç edinip kendi ifadesiyle inciye benzeyen Kürt lisanı ile edebi ve estetik açıdan bir şaheser metin ortaya koyma iddiası ile yazılmış klasik bir eserdir.

Mem ile Zîn estetik kaygı ile yazılmakla beraber, Doğu edebiyatını temelini oluşturan Arapça, Farsça, Türkçe gibi diller arası edebî ilişkileri (Xanî bu dillere de hâkimdir ve şiirler yazıp eserler vermiştir) ve bu diller üzerinden şairlerin üstünlük iddialarını ifade etmeleri bağlamında da -ki klasik Fars edebiyatının iki usta ismi ve mesnevi yazarı Nizami Gencevi ve Molla Cami’ye de göndermeler yaparak Kürtçenin edebi estetiği acısından onlarla kendisini dolaylı olarak mukayese eder- okunabilinecek cok katmanlı bir eserdir. Çünkü Xanî bu mesnevi ile, Mem ile Zîn’in aşklarını bahane ederek bir yandan şair olarak performansını sergilemiş, bir yandan da dönemin Osmanlı ve İran imparatorluklarının sanat, edebiyat ve resmi  dilleri olan Farsça ve Türkçeye karşı Kürt dilinin edebî gücünü göstermenin yanında da kendi felsefi, tasavvufi ve akaidi görüşlerini de hikâye içinde işlemiştir.

Öte yandan, Mem ile Zîn, Kürtçenin ilk aşk mesnevisi olmasına rağmen, hikâye konusu bakımından da özgündür. Çünkü Klasik Doğu edebiyatında işlenen konular âdet olduğu üzere Tevrat, İncil, Kur’an gibi kutsal kitaplar ya da Arap, İran, Yunan ve Hint kıssa destan ve hikâyelerinden alınıp yazılmıştır. Ahmedê Xanî, özgün bir eser ortaya koymak için, hikâyenin konusunu binlerce yıllık kadim Kürt sözlü destanı Memê Alan’dan almıştır.

Ahmedê Xanî, bu çok katmanlı aşk mesnevisinde Kürtlerin sosyal ve siyasal problemlerine de değinir. Hatta Xanî, Kürtlerde ulusal bilinci uyandırmaya çalışan ilk şahsiyettir. Kendi selefi olan Melayê Cizirî de ulusal bilinç konusuna değinir ama bu sadece dil ile sınırlıdır. Xanî hem dönemin siyasi panaromasını çizer hem de teşvik ve tavsiyelerde bulunur. Bu ise sadece dil ile sınırlı kalmaz. Diğer komşu milletlerle kıyaslamalarda bulunur. Kürtlerdeki kahramanlık, cesaret, yiğitlik, ustalık, zekilik ve kabiliyetli olma gibi karakter özelliklerine göndermeler yapar ve onlardaki ulusal bilinci uyandırmaya gayret eder.

Dönemin Kürt Mir ve Beylerini, Kürt diline ve Kürt şairlerine sahip çıkmamalarından dolayı eleştiriler getirir bu eleştirisini Kürtçe yazmayanlara da yöneltir. Kürtlerin bölünmüşlüğü, sahipsizliği, devletsizliği, Osmanlı ve İran imparatorlukları arasında sıkışmışlığı ve bu imparatorlukların onların topraklarını sürekli savaş alanı olarak kullanması ve yıkımlarda bulunmasından da bahseder.

Vakkas Çolak’ın Mem ile Zîn eseri ve eserin Selim Temo çevirisi üzerine kaleme aldığı çalışmasının tamamını okumak için tıklayınız. 

KAYNAK: MEVZU EDEBİYAT

Sermaye Konuşunca Çocuklar Kaybolur

Daha önce dergimiz Çocuk Şehri’nin ilk sayısında “Pal Sokağı Çocukları” kitabını erkekliği inşa ediş biçimi yönüyle incelemiş, çocuk oyunlarının cinsiyetçi ve milliyetçi yönüne değinmiştik. Roman Kahramanları ilk sayısında da bu kez sermayenin kimliklere etkisi açısından bir değerlendirme yer alıyor.

***

Ferenc Molnár, Pál Sokağı Çocukları’nı 1907 yılında Budapeşte’de çıkan bir okul gazetesinde tefrika olarak yayımlamak üzere kaleme alır. Hikâye, kitabın adından da anlaşılacağı üzere Pál Sokağı’nda geçer. Jòzsefváros semtinde yaşayan iki grup çocuğun oyun alanı olarak kullandıkları bir arsa için birbirlerine karşı verdikleri mücadeleyi anlatır. Bu iki grup aynı zamanda insanoğlunun bir tarafı iyilik diğer tarafı kötülük olan iki yönünü temsil eder. Bir yanda dürüstlük, sevgi ve haysiyet; diğer yanda ihanet, yalan ve muhbirlik. Biri öne çıktığında gölgesi diğerinin üzerine düşer. Biri parladığında diğeri yanar. Aslında biri diğerini ininden çıkarır, görünür kılar, ifşa eder… Zira her ikisi de vicdanda vücut bulur… Pál Sokağı vicdandır…

Pál Sokağı’ndaki oyun alanı için mücadele veren bu iki grup çocuk, iki ayrı sınıfı, zengin ve fakir olanı temsil eder. Güçlü ile güçsüz arasında ezeli olduğu kadar amansız bu savaş, çocukluğun ötesine dair imalarda bulunur. Molnár’ın, kitabın adını Pál Sokağı Çocukları koymasının sebebi, belli ki bu savaşta sokağın ve semtin yoksul çocuklarının tarafını tutmasıdır.

Zenginliğin gösterişli ve uçucu bir kimyanın eseri olduğu düşünüldüğünde, fakirlik Pál Sokağı’nda yerleşik, yapışık, bulunduğu yerden kopması imkânsız bir duruma tekabül eder. Molnár’ın karakterleri bu imkânsızlık çıkmazında ve insani (evrensel?) değerler ekseninde şekillenir.

Yazarın kendi dilinden anlatmayı tercih ettiği kitapta en yakın durduğu kahramansa kuşkusuz Nemeçsek’tir. Nemeçsek, birazdan yeniden tasvir etmeye çalışacağım kişiliği ve hikâyesiyle Molnár’ın anlatısının orta yerinde belirir, çünkü Nemeçsek aynı zamanda tarihin en kolay görünmezleştireceği karakterdir. Çünkü tarih aslında Nemeçsek’in Pál Sokağı’nı da görmezden gelme niyetindedir. Read more

Göğü Yere İndirelim

Son yılların en büyük psikolojik sorunlarından sayılan narsizim, kendini beğenmişlik, doyumsuzluk gibi durumlar için Özgür Balpınar farklı bir çözüm önerisi getiriyor. Aslında yazarın kitapta sunduğu öneri bilindik bir çözüm ancak bunun için taa Afrika’lara gitmeyi önermek oldukça farklı bir yaklaşım.

“Göğü Yere İndirelim”, fazlaca şımartılmış ve bu yüzden doyumsuzluk ve yaramazlıklarıyla ailesini zor duruma düşürünen Deniz’in hikayesi. Görüştükleri psikolog “biraz yokluk görmesi ve bazı küçük sıkıntılar yaşaması” için bir değişim programından bahseder. İki aylığına birbirinden farklı ülkelerde yaşayan iki farklı kültüre ait çocuğun yer değiştirmesini öngören bu programı aile kabul eder. Önceleri çekimser yaklaşsalar da denemeye karar verirler. Ve Deniz’in Afrika yolculuğu başlar.

Kongo’ya vardıklarında Deniz Basalito ile tanışır. Ve doğanın içinde, bambaşka bir medeniyeti tanıma serüveni başlar. Burada sadece doğal farklılıklar değil doğaya bakış ve yaşama dair çok farklı deneyimler yaşayacaktır Deniz.

Ve bir bilgelik yolunun henüz “çömez” bir yolcusu olarak iki ay kaldığı Kongo’dan nefsini terbiye etmiş  bir çocuk olarak döner. Basalito Deniz’e iyi bir hayat felsefesi kazandırmıştır.

Konusu Afrika’da geçen çoğu oryantalist ve kolonist motifler içermemesi yönüyle önemli bir çalışma olarak kaydedilebilir. Bize uzak ve “yabancı” kültürlerle tanışmanın belki kaybettiklerimizi ve bilmediklerimizi öğretmesi açısından da önemli.

Sadece Afrika’nın bilgeliği olarak değil Deniz’in içinde yaşadığı modern bir tekno-kentin aksine yerel ve geleneksel bir yaşantının iki farklı dünya görüşünün kıyası da yapılıyor kitapta. Read more

Gozo ve Sagre

Metnin ve çizimlerin Uğur Erbaş’a ait olduğu Gozo ve Sagre bir insanlık tarihi ve iktidar çözümlemesi kitabı olarak okunabilir. Bir grafik roman şeklinde hazırlanan bu kitapta muktedirlerin siyaset, edebiyat ve tarih yazıcılığını gözler önüne serildiği gibi tiranların ve tiranlarla mücadele eden korkusuz, bilge ve iyi yürekli insanların mücadelesi de var. Zaten insanlık tarihi dediğimiz de bundan ibaret değil midir!

Kitap fantastik bir türü çağrıştırıyor ancak yüzyıllar boyunca insanlığın yaşadığı gerçekler bu fantastik havayı hissettirmiyor. Sagre’nin yanında beliriveren acayip mahluk Gozo için bir tür cisimleşmiş vicdan, sağduyu denebilir örneğin.

Kitap boyunca çok bilge sözler size eşlik ediyor. Bu sözlerle ve karakterlerle birlikte tarih boyu tiranların kendi iktidarları için neler yapabileceğini gösteriyor. Bir ürperti almıyor değil ancak bu kadar kapsamlı bir çözümleme bizi yoz iktidarın tüm aygıtlarına karşı teyakkuzda tutuyor.  Read more

Erkeklerin Olmadığı Bir Dünya

Konusu günümüzden 150 yıl sonrasında geçen, Cem Akaş’ın yazdığı ‘Y’ romanında bir virüs Y kromozomunu ortadan kaldırdığından erkek nesli tükenmiş. Bu tükenme arifesinde ise kalan erkekler de katledilmiş, ardından dünyanın hakimi kadınlar olmuş. Savaş yok, refah her yerde, erkeklere dair her şey de yasak! Ancak günün birinde Arendi ile İliada adındaki kadınların evinin kapısına bir erkek çocuğu bırakılıyor. İki kadın, Constantine adını verdikleri bu çocuğu canları pahasına koruyor. Peki bu çocuk büyüdüğünde neler oluyor? Erkut TEZERDİ kitabın yazarı Cem AKAŞ ile konuştu:

Arendi ile İliada, Constantine adını verdikleri çocuğu canları pahasına neden yaşatıyor?

Çok önemli bir soru. Her şey bu tercihle başlıyor çünkü. ‘1984’te Winston Smith neden durduk yerde günlük tutmaya başlıyordu? Aslında tam bilmiyoruz; bazı rastlantılar var, birikmiş bir şeyler var, sonra Winston bir de bakmış ki gizlice bir defter satın almış. O noktadan sonrası çorap söküğü gibi geliyor ama Winston çok uzun süre dönülmez bir yolda olduğunu tam kabul etmiyor ya da anlıyor ama kabul etmiyor. Arendi ve İliada için de sanırım öyle; çocuk sahibi olmayı düşünmemişler ama erkek kültürünün yok sayılması konusunda toplumun geneline kıyasla muhalif bir konum benimsemişler; sonra kapılarında bir erkek çocuk bulunca neredeyse içgüdüsel olarak onu korumak istiyorlar. Bu rastlantının sonucu da çorap söküğü. Kapıda buldukları bir kız çocuk olsa ona bakmayı üstlenirler miydi? Sanmıyorum. Başkaları için, özellikle de tanımadığımız insanlar için kendimizi neden tehlikeye atarız, neden veririz, fedakarlık yaparız? Her gün yolda onlarca köpek görüyoruz, bir gün bir tanesi sayesinde yüzümüz gülüyor, neden? Sözcüklere çok dökülemeyecek bir bağ kurulduğu için herhalde.

‘Y’ hem alışılmışın çok dışında bir konuya hem de üç farklı aktarıma sahip; çarpıcı ve finali etkileyici. Fakat anlattığınız öykünün aslında komik bir hikâye olabileceğini ama sizin dramatik bir anlatım üslubunu tercih ettiğinizi düşünüyorum. Neler söylersiniz?

İlginç bir saptama. Bunu sanırım ikinci bölümde, Constantine karakterinin başına gelmeyen kalmadığı için söylüyorsunuz. Gerçekten de komik bir çocuk hikâyesi olabilirdi, Pinokyo gibi örneğin. Belki Constantine’in soyadı da o yüzden Pinnock’tur, kim bilir. Aslında Pinokyo’nun hikâyesini ‘çocuk kitabı’ kalıplarının dışında düşünürseniz, ne kadar dramatik ve sarsıcı bir ‘kimliğini bulma’ hikâyesi olduğunu görürsünüz. Benim anlatmak istediğim hikâye de buydu.

Üç bölümden oluşan romanın ilk sayfaları bir ütopya anlattığınız izlenimi veriyor. Ancak ilerleyen süreçte bunun aslında bir distopya olduğunu anlıyoruz. Kurulan yeni düzende devletlerin güç kullanma şekilleri aynı. Çünkü farklı olan yine dışlanıyor, ötekileştiriliyor. Haksız mıyım?

Bir bakıma doğru. Ama aslında ne ütopya, ne de distopya. Bazı şeyler bugünkünden çok farklı, bazı şeyler aynı; bazı şeyler daha iyi, bazıları daha kötü; hangisinin daha önemli olduğu da nereden baktığınıza göre değişir. Kusursuz ütopyaya da distopyaya da inanmıyorum, statikleştirilmiş bir toplum olur bu, oysa dinamik bir toplumda her şey asla hesaplandığı gibi olmaz. Burada da öyle; kadın toplumunun karma toplumdan üstün sayabileceğimiz yönleri var ama belli ki bunun bir de bedeli var. İnsanlar en ufak farklılıkları birer ayrıştırma aracı olarak kullanabiliyor, bu erkeklere özgü bir şey değil sanırım.

Kitapta dediğiniz gibi “Küften penisilin yapmış bir uygarlık…” neden çöktü? Sebep yalnızca erkekler mi? Hâlbuki en kötüden bile bir yarar sağlayabiliyorduk.

  Bunu sürekli sormak gerekiyor bence. Kıyamet tellalları her zaman oldu, şimdi de var ama bu sefer durum gerçekten ciddi görünüyor. Bunda erkeklerin asli sorumluluğunu inkar etmek mümkün değil. Bir yerde bir şeyi yanlış yapıyoruz hissi pek çok insanda var; bazıları için bu kadına yönelik sistematik şiddet ve baskı, bazıları için gelir dağılımındaki inanılmaz eşitsizlik, bazılarına göre iklim değişikliği konusunda gerekenlerin çoğunun yapılmaması, bazılarına göre din, bazılarına göreyse dinsizlik. Belki toplumlar için de termodinamiğin ikinci yasası geçerlidir. Entropi artma eğilimindedir; iyi olan için aktif olarak, sürekli bir biçimde uğraşmazsanız kötü hakim olur. Fakat bazen de her şey olacağına varıyor; dinozorlar bile yok oldu sonuçta.

devamı linkte.

KAYNAK: KARAR GAZETESİ

Benzer bir röportaj için tıklayınız. 

Peyami Safa’nın insan coğrafyası

Rahmetli Nevzat Kösoğlu’nun Peyami Safa monografisine verdiği isimdi, Peyami Bey. Orada, “insan” Peyami Safa’ya dair pek çok ayrıntıyı okumuş, büyük romancının dünyasına arkadaşlık yolu bulmuştuk. Yakın zamanda çıkan bir kitap ise, Safa’nın manzarasında var olan insan suretini, tabiatını ve kimliğini bize yaklaştırmak için önemli bir eşik oldu. Şeyma Büyükkavas Kuran’ın akademik bir disiplin içerisinde kaleme aldığı Peyami Safa’nın İnsanları, Safa’nın Sözde Kızlar’dan Yalnızız romanına yazarın şahıslar kadrosunu inceliyor.

Edebiyatçının kurguladığı dünyasına uygun portreler inşa etme biçimi olan karakterizasyon romanın ve hikâyenin en aslî unsurlarından. Edebiyat, insanı anlatmak üzere yola çıkan bir sistem. Bu sistemin farklı biçimleri olsa da romandan bağımsız düşünülmesi imkânsız. Tanpınar’ın, Tanzimat romancılarını hatta Uşaklıgil’e gelen kadar Türk romancısını eleştirdiği nokta, onların insanı yakalayamamış olmalarında toplanır. Kartondan öteye geçemeyen karakterler, bir tipe sıkıştırılarak hareket sahası daraltılan şahıslar romanın varoluşsal niteliklerini başında ortadan kaldırır ve metni değersizleştirir. Uşaklıgil’i kutsamamızın altında yatan gerekçe Bihter’in çatışma yaşayan, bir psikolojisi olduğunu gösteren mizacıdır. Roman incelemelerinde başvuru kaynağımız olan Roman Sanatı’nın yazarı Mehmet Tekin, modern öncesi ve sonrası dönem olarak ayrıştırdığı tahlil yorumlarından birinde bir kahramanın hem sevilip hem nefret edilebileceğini, bu tercihe sebebin karakterin davranışlarında görülebileceğini dile getirir ve ekler: “Modern romancı, bu yönde bir duyguyu, bir tercihi dayatmaz.” Namık Kemal’in İntibah’ında baştan sona okur nefret etsin diye var edilen Mahpeyker karakterini biz de burada hatırlayalım.

NİTELİKLİ EDEBİYATIN TEMSİLCİSİ 

Peyami Safa, Türk romanının kurgu ve karakter inşasında, her romanında sosyal bir mesele etrafında hareket ederek tezli romanlara göz kırpan bir sanatçı olsa da, her bir eseriyle nitelikli edebiyatın temsilcisidir. Klasik romanın, öğretilmiş kişilerle, kadrolarla başlayan anlatılarının aksine modern dönem romancısı olarak karakterlerini metne dağıtarak onları okurlarıyla birlikte tanır. Geçmiş zaman anlatıcılarının her ayrıntıya hâkim iktidarını reddederek karakterlerine mizaç ve suret arasında bir özgürlük sunar ve onların “insan” olmalarından gelen hususiyetini önceleyerek romanın son sayfalarına kadar öğrenilebilecek yeni bir cephe olduğunu gösterir.

Birey merkezli romanlar da kaleme alan Peyami Safa, az önceki iddialarımızı destekleyecek biçimde, kahramanlarına inişli-çıkışlı, olumlu-olumsuz, gerilimli-sakin kısaca çatışma barındıracak hadiseler yaşatmaktan geri durmaz. Karşımızdakinin insan olduğunu, onun ne büsbütün hatasız ne de külliyen kötülüklerle dolu olamayacağını bilerek sağlıklı bir kurgu ve okuma süreci vaat eder. Tekin’in ifadesiyle “Birey niteliği kazanamamış karakterler, bir karakter olmaktan çok, karikatür düzeyinde kalırlar.” Pek çoğumuza tanıdık gelen Neriman’daki dönüşüm başlarda karikatüre hapsedilen bir durumda olsa da sonradan onun okuru yanıltabildiğini görürüz.

Peyami Safa’nın İnsanları, onbir roman üzerinden Peyami Safa’nın kahramanlarını bu meseleler etrafında ele alan önemli bir çalışma. Şeyma Büyükkavas Kuran, romanların tanıtımını, bilinen tipik özelliklerini, temaları ve iddialarını ortaya koyduktan sonra şahısların sosyal, fiziki ve ruhi özelliklerini tahlil yoluna gitmiştir. Kuran, Peyami Safa’ya dair yapılan çalışmaların bir bütün olarak romancının şahıslarına odaklanmadığını dile getirerek eserinin önemini hatırlatır. Şahıslar romanlardaki işlevlerine, anlatıcının bakış açısına göre ve en önemlisi yazarın niyetini ortaya koyma yolunda üstlendikleri özellikleri dolayısıyla incelenmiştir.

TİPİN VE KARAKTERİN NE OLDUĞU ÖNEMLİ

Kuran, çalışmasının amacını şu sözlerle ifade eder: “Peyami Safa’nın edebî romanlarındaki şahısları tanımak, tanıtmak, onlara muayyen bir niyet çerçevesinde nasıl portreler çizdiğini, dolayısıyla şahısların romanda nasıl görünür kılındıklarını ifade etmek, yazarın şahıs yaratma üslubunu belirlemek, yarattığı şahıslardan hareketle romancılığını bir yönüyle tanımlamak, onun kişiler sistemini nasıl kurduğunu ve bu sistemin roman yapısı içerisindeki yerini belirleyebilmektir.”

Roman kişilerinin önemi üzerinde de durulan giriş bölümünde diğer sanat dalları ile edebiyatın ve özelde romanın karşılaştırması yapılırken romanda konunun sadece insan olduğu vurgulanır. Romanı görünür kılan unsurların, bunlara bakış açısını, zaman ve mekanı, temaları dâhil ediyoruz, temelde olaylar ve kişiler olmak üzere iki gruba ayrıldığı dile getirilir. Romanda şahıs dendiğinde hatıra tip ve karakter gelir. Bu çalışmada da yazar, uzunca sayılabilecek bir bahis açarak tipin kim, karakterin ne olduğu üzerinde durmuştur. Bahsin sonlarına doğru edebiyat incelemelerinde sıklıkla başvurduğumuz kitap ve kavramların dünyasına kapı aralayarak terminolojiyi, meseleye uzak sayılabilecek okur için yeniden okumuştur. Tip, karakter ve stereotipin kesiştiği ve ayrıştığı noktaları da yerli yerine oturtan yazar, Peyami Safa’nın kaleminden bu meseleye dair çıkan yazıları da okuma sürecine dâhil eder.

KENDİ KADERİNİ TAYİN EDENLER

Eleştiri dilinde yazardan izler taşıyan hatta yazarı taşıyan karakterler için “yansıtıcı” ifadesini kullansak da karakterin en nihayetinde kurguya dayalı bir varlık olduğu ihmalinin göz ardı edilmemesini Şeyma Büyükkavas Kuran da vurgular: “Roman kişilerinin, romancının denetiminden kurtularak kendi kaderini tayin ettiği söylense de roman kişileri yazarın bakış açısının, tercihlerinin ve birleştirmelerinin sonucunda bir varlığa sahip olabilirler. Bu gerçeklerin yanı sıra hiçbir roman kişisi –roman otobiyografik bile olsa- yazarının birebir kendisi değildir.”

Romanda şahıs incelemelerinin hangi terminoloji, tespit ve tekliflerle yapıldığını, aralarında Vladimir Propp, W. J. Harvey, Greimas, Forster, Şerif Aktaş, Murat Belge, Yavuz Demir gibi isimlerin olduğu teorisyen ve eleştirmenlerin eserlerinden hareketle yorumlayan Kuran, bütün kavram ve sınıflandırmalara rağmen genelde romanların başkişi, yardımcı ve figüran olmak üzere üç fonksiyonu paylaşan şahıslardan meydana geldiğini ifade ederek kavram ekonomisi yapmıştır. Başkişilerin romanın yazılma sebebi oldukları, diğer kişilerin de başkişiye gerçeklik kazandırmak, onun değişimini aydınlatmak için romanda yer aldıkları da Kuran’ın bir diğer ifadesidir. Son olarak, Server Bedi müstearıyla kaleme alınan romanların bu çalışmanın harici tutulduğunu da hatırlatalım.

YAZAN: YAKUP ÖZTÜRK KAYNAK: YENİ ŞAFAK KİTAP

YALNIZCA TEK BİR KİTAPLA EDEBİYAT DÜNYASINDA İZ BIRAKANLAR

Günümüzde okuma kültürüne yeni bir trend eklendi. Özellikle de bilimkurgu ve fantastik türde görülen bu yeni eğilim seri halinde yayımlanan kitapları okumak. Gençler üçlemelere, birbirinin devamı olan eserlere bayılıyor. Yahut sadece bir yazarın veya yayınevinin eserlerine önem veriyor. Oysa yıllar yıllar önce yazılan ve bugün “klasikler” arasında yer alan ve hâlâ büyük bir keyifle okunan bazı kitapların yazarlarını sadece tek bir kitap ünlü kılmıştır. Sadece tek bir eser bırakan veya tek bir eseriyle tanınan yazar ve eserlerden oluşan bir liste yayımlandı. Mart ayı için yeni bir okuma listesi hazırlayabilir, tek bir kitapla meşhur olmuş bu yazarların “haklı” şöhretleri hakkında araştırma yapabilirsiniz.  Read more

Havanın Rengini Gören Çocuk

“Cennetin Rengi”  filmini izleyenler birazdan anlatacağım kitaba epey âşinadır demektir. Ne ki filmdeki sanatsal inceliği ve anlatım gücünü kitapta bulduğumu söylemem pek mümkün değil.

Dedalus Yayınları’ndan çıkan “Havanın Rengini Gören Çocuk” kitabında gözleri görmeyen bir erkek çocuğunun hayatına yer veriliyor. Ana karakter Basim gözleri görmeyen bir çocuktur, bu yüzden diğer duyuları çok daha güçlüdür. Ailesi tarafından çok sevilen, dindar bir kişiliği olan ve umut dolu bir çocuktur. Bir akrabasının aracı olmasıyla okul hayatına başlar ve bu süreç Basim’in hayatında bazı değişiklere neden olur.

Bilginin kaynaklarından ve gözün iktidarından bahseden kitaplar her zaman ilgimi çekmiştir. Gözün gördüklerinin ve aklın tek ve geçerli bilgi kabul edildiği günümüzde diğer duyuların gücünü anlatan eserlerin bir hayli önemli olduğunu düşünürüm.

Çünkü daha dünyaya gelir gelmez evvelen his ve koku algılarımız güçlüdür. Emmeye başladığımızda tat duyumuz gelişir, kulağımıza okuna ilk ezanla kulak hassasiyetimiz başlar. Görmek, insanoğlunda en son gelişen duyudur. Maalesef ki artık insan ömrünün çok kısa bir zaman sonrasında göz, diğer tüm duyuları ele geçirir. Gözün iktidarı böyle başlar. Zamanla da gözün gördüğünün tek gerçek ve hakikat olduğu zannına kapılırız. Read more

1 2