Malcolm X ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları

Avukat ve çocuk kitapları yazarı Mehmet Ali Başaran’dan yeni kitap: “Kelebek ve Arı” Genç Çıra etiketiyle çıktı. Malcolm X ve Muhammed Ali’nin hayatlarını ve birbirleriyle olan tanışıklıklarını anlatan kitap bu iki önemli ismin Amerika’daki ve dünyadaki etkilerini de hatırlatıyor.

Gençler için hazırlanan eserde Malcolm X ve Muhammed Ali’nin kesişen hayatlarına yer veriliyor.

M. Ali Başaran’a ait diğer haberleri okumak için:

İnsandan Ümit Kesemeyiz
Bir Avukattan Çocuk Kitabı: Nasreddin Hoca’nın Bisikleti
Kuzularla Saklambaç

“Ben Bilal” kitabından 22 etkileyici söz

Çağrı ve Ömer Muhtar filmlerinin senaristi H. A. L. Craig’in kaleme aldığı “Ben Bilal” kitabı, İslam’ın ilk müezzininin hayatının kurgusal bir anlatımı. Bu etkileyici hayat hikâyesinden 22 kesiti sizler için derledik.

***

  1. Benim İslam’a inanan üçüncü kişi olduğumu söylüyorlar. Ancak bu, bana verdikleri çok büyük bir paye. Yalnızca dokuzuncu kişiyim. Benim gurur duyduğum şey ise, ilk ashabın en düşük sınıfından olmamdır; çünkü bir taşın altında bulundum. (sf.33)
  2. Evle alakalı hangi ağır iş olursa olsun, onu yapardı. Tarih bile onu değiştirmedi. Peygamber sonra halife olup dünyanın yarısını irade ederken, orduları imparatorlukları hallaç pamuğu gibi atarken onu nerede bulabilirdiniz? Kapısının önünde ayakkabılarını tamir ederken. (Hz. Ebubekir’den söz ettiği kısım sf. 41)
  3. Hz. Ebubekir soruyor: “Eğer sana kalem açarsam, yazmayı öğrenir misin?” Soru çokça işitmediğim ölçüde öylesineydi ve neredeyse sorulur cinsten değildi. Yine de bu, köleliği aştığım andı. Ebu Bekir’in benim için verdiği değil, bana verdiği bu şey beni azad etti. 8sf. 43)
  4. Eğer yeterince uzun yaşarsam, mucizelerden bir şeyler anlayabilirim; elbette birine mucize olan diğerine yalnızca meseldir. (sf.47)
  5. Kişi bir dağın zirvesinden, küçük meşgaleleri olan başların üstünden ötesini görebilir. Hira’dan Mekke’nin ötesinde kabilelerin hareket ettiği, kervanların yola çıktığı ve çok eski zamanlardan beri çobanların sürülerin gerisinde durdukları kahverengi Hicaz bölgesine bakarsınız. Bu, güzellik ve istila, haşinlik ve uyum içine uzatılmış bir dünyadır. Ancak sessizlikle hareket eder, çünkü bir dağın zirvesinde hiçbir uyumsuzluk veya insan sesi size ulaşmaz. Kulaklarınız Allah’a açıktır. (sf.55)
  6. Şimdiye geriye dönüp baktığımda, onların beşeri zaaflardan dolayı bizden nefret ettiklerini biliyorum. Hakikatin başını gösterdiği yerde, insanların sanki hayatlarına canavarlar girmiş gibi o başı kesmek için koşuşturmaları nahoş bir gerçek. Hakikat her daim ilkin bir düşman olarak görülmüş, kin ve alakayla saldırıya uğramıştır. (sf.62)
  7. Çocukların öldürülmesinden kastın ne olduğunu size izah etmeliyim; çünkü otuz yıl içinde Muhammed (a.s.) dünyayı öylesine hızlı döndürdü ki bazen hâlâ üzerinde yürüyüp yürümediğimizi, yıldızlar arasına savrulup savrulmadığımızı merak ediyorum. (sf.64)
  8. Gökyüzüne baktık; ancak Musa’ya geldiği gibi bize menn (kudret helvası) gelmedi. Hâlâ göğüs germekte ve zulmün, bir insanın belini kırmazsa omurgasını güçlendirdiğini fark etmekteydik. Elbette bu menn’den daha büyük bir lütuftu. (sf. 73)
  9. İşte Akabe biatı böyle oldu. Kayalıklar arasında kuru bir nehir yatağında gerçekleşti; ama işte ben sadece gördüğünüz gibi Afrika’dan siyahi bir adamım- o gece herhangi bir yerde değil, Allah’ın gönlünde olduğumuzu düşündüm. (sf.89)
  10. Bu güzergâh binlerce yıldır milyonlarca insan tarafından kat edilmiş ve rüzgar, bu yolcuların her birinin ayak izleri üzerine kum serpmiştir. Bizimkiler hariç. Biz farklıydık. Biz ticari yük değil, Allah’ın yüklediği sorumluluğu taşıyorduk. Dünya durdukça ayak izlerimiz ayan beyan kalacak. Çünkü biz Birinci Yıl’ın Birinci Günüydük; seyahatimiz hicret, takvimimizi tayin etmekteydi. Bizim adımlarımız zamanı başlattı. (sf.92)
  11. Hepimiz ağır, çirkin, hafif, gizemli, hantal, irice ve ağırca hareket eden hayvanı vahanın derinliklerine doğru takip ediyorduk. Kuyruğuna yapıştık diyemeyeceğim ama onun başıyla birlikte dönüyorduk diyebilirim. o zaman bilmiyorduk, ancak o deve, hörgücünün altında hem bizim yerleşim alanımızı hem de Peygamber’in kabrini barındırıyordu. Peygamber hayatının en önemli siyasi kararını bir yük hayvanına terk ediyordu. (sf. 100)
  12. İskender’in savaş atı Bucephalus ve Caligula’nın Roma senatörü yaptığı at Incitatus unutulduğunda, hicret biniti Muhammed (a.s.)’in devesi Kusva’ı hâlâ hatırlayacaklar. (sf.100)
  13. Ben, Bizans’taki İlahi Hikmet Kilisesi’nin kubbesi altında durduğumu söyleyemem, ama ne yaptıysak biz yapmıştık; ibadetimiz için bir ev. O an Hamza, el emeğimize dair kendine has ince sözlerini buyurdu: “Bu Musa’nın beşiği gibi” ve bu karşılaştırma Peygamber’i hoşnut etti. (sf. 105)
  14. Bir köle olarak eski kaybolması güç dürtülerim, anlamadan bile önce harekete geçmemi öğretmişti bana. Mescitteki her yüzün bana çevrildiğini gördüm; sonra gün ağardı. Ancak benim, İslam’ın sesine dönüşebilecek bir sözüm yoktu. Zeyd elini elime koyup “Keşke benim de İslam’a verecek böylesi bir hediyem olsa” dedi. (sf. 106)
  15. Aşağı indiğimde Muhammed (a.s.) beni en yakınına oturttu. İnsanlar etrafımızda kümelendiler. Allah Resulü köle çocuğuyla oturmaktaydı. Uzunca bir süre hiçbir şey söylemedi ve kabul etmeliyim ki ben de kendi gizemimde kaybolmuştum. Doğruldu ve beni kollarına aldı. “Bilal mescidimi tamamladın.” (sf.109)
  16. Bazen ilk savaşları gözlerimizle kazandığımızı düşünüyorum. (sf.111)
  17. Tüm savaşlarımızda O’nun çizgisini kullandık ve yalnızca O’nu değiştirdiğimizde acı çektik. (sf. 123)
  18. Ateşimizin yanında durdu, ama hiçbirimiz kalkmadı. Sonra semadan düşmüş gibi ufukta parıldayan binlerce kamp ateşimize baktı. “Muhammed’in krallığı çok genişlemiş” dedi. Bu yanlış ifade benim için çok fazlaydı ve bu sebeple onu düzelttim: “Muhammed (a.s.) bir kral değil, bir peygamberdir.” (sf.139)
  19. Çıkmamı istediğinde, elbette ki niye çıkmamı istediğini biliyordum. Benim o damdaki varlığım, ezan okumam, İbrahim’in inşa ettiği bu binanın artık Allah’a ibadete açıldığına dair insanlığa bir işaret olacaktı. Peygamber’in dediği gibi, Medine’deki ilk ezanım mescidini tamamlamıştı; şimdiyse ezanım, Kâbe’nin temizlenişinin sembolü olacaktı. (sf. 145)
  20. Ezanı okudum. İyi de okudum. İyi okuduğumu biliyorum; çünkü Arafat tepesinden yankılanıp geri gelişini işittim. Her kutsal mekân cevap verdi. (sf. 146)
  21. İki gün koma ve uyanış arasında sürüklendi ve iki gün boyunca, ayaklarımı zihnimden uzaklaşmak için kullandım. Koşmak hariç kapısını asla terk etmedim. Bir suyun diğerinin yapamadığı bir şifaya sahip olduğu umuduyla yedi farklı kuyudan su getirdim. (sf. 151)
  22. Tekrar asla ezan okuyamadım. Bacaklarım beni tartmıyordu. Kederim beni engelledi. Damda, bir kelimeyi bulup sonra diğerinin yarısını bularak kelimeleri hatırlamaya çabalar halde duruyordum. Adını tamamlayamadım ve dört kez hıçkırarak başa döndüm. Nihayet bana acıdılar ve aşağı inmeme yardım ettiler. (sf. 153)
  23. Eğer herhangi biri beni hatırlarsa, beni arkadaşlarım hatırlasın. Beni merak eden herhangi birine söyleyin, “Bilal, O’nun yoldaşıydı” deyin. (sf. 157)

Mükemmel Birliktelik: Matematik ve Çocuk Edebiyatı

“Eğer çocuklarınızın zeki olmalarını istiyorsanız onlara masallar okuyun. Eğer çocuklarınızın daha zeki olmalarını istiyorsanız onlara daha fazla masal okuyun.”                                                               Albert Einstein

 Matematik ve çocuk edebiyatı birbirlerine oldukça uzak iki disiplinmiş gibi görünseler de aslında pek çok ülkenin matematik öğretim programında uzun süredir beraber anılmaktadır. Bu durum aslında oldukça anlaşılırdır çünkü matematik diğer tüm derslerdeki verileri anlayıp kullanmayı, mantık yürütmeyi ve örüntüleri yorumlamayı sağladığından okuma becerisiyle doğrudan ilişkili olan bir iletişim aracıdır ve matematiksel fikirler ancak okuma, yazma, dinleme ve tartışma ile geliştirilebilir (NIE, 1984; Santa, 1996). Bu düşünceleri farklı sınıf düzeylerinde yürütülen araştırmalar da desteklemektedir. Bu araştırma bulgularından hareketle çocuk edebiyatının entegre edildiği matematik derslerinin sınıf ikliminden tutuma, matematik başarısından matematik kaygısına kadar öğrenmeyle ilişkili pek çok değişken üzerinde olumlu bir etkisinin olduğu söylenebilir (Mink ve Fraser, 2005), hatta matematik öğretiminde çocuk edebiyatından yararlanmanın faydaları şu şekilde özetlenebilir (Furner, 2017):

  • Matematiksel kavramlar bir hikâye bağlamında öğrenilir.
  • Okuma, yazma, konuşma ve dinleme gibi bileşenleri bir araya getirir.
  • Matematiksel düşünmeyi geliştirir.
  • Matematik kaygısını azaltır ve matematik kaygısının daha az olduğu sınıf iklimi oluşturur.
  • Birden çok ve farklı cevaba imkân verir.
  • Tarihsel, kültürel ve pratik uygulama ve bağlantılara imkan verir.
  • Hikâyeyle bağlantılı manipülatiflerin/somut materyalin kullanımına olanak sağlar.
  • Öğretmen öğrencinin konuyu anlayıp anlamadığını değerlendirmek üzere okuma ya da soru sormayı kullanabilir.
  • Hikâye bağlamı problem çözme ve aktif katılımı destekleyebilir.
  • Öğretmen ve öğrencilere deneyim paylaşımı sağlar.

Matematik dersi özelinde de görüldüğü gibi çocuk edebiyatı birçok dersin öğretiminde etkinlik oluşturmak için zengin imkânlar sunan bir daldır.  Dolayısıyla öğretmenin bu dala ilişkin eğitimi, eserleri takip etmesi ve sınıfa taşıma alışkanlığı çocukların bu ürünlerle buluşmasına etki eden önemli unsurlardandır (Ersözlü, 2009). Bununla birlikte bu tür eserlerden haberdar olmak ya da bu eserleri sınıfta kullanmak etkili bir çocuk edebiyatı ve matematik öğretimi bütünleştirmesi için tek başına yeterli değildir. Öğretmen adayları ve öğretmenlerin öğretimde faydalanmak üzere nitelikli eserler seçebilmeleri ve bu eserleri etkili bir şekilde dersleriyle bütünleştirebilmeleri için desteklenmeye ihtiyaçlarının olduğu araştırmalarla ortaya konulmuştur (Edelman, 2014).

Bu iki disiplinin bütünleştirilmesi sürecinde akla gelen ilk soru, amaca uygun kitapların nasıl seçilebileceğine ilişkindir. Elbette bir kitabın öğrenme sürecini çeşitli açılardan destekleyip desteklemeyeceğini birkaç adet soru ile sınırlamak doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Ancak bir kitabı matematik dersi için kullanmaya karar vermeden ve kitapla ilgili daha detaylı bir araştırma sürecine geçmeden önce şu sorular üzerinde mutlaka düşünmek gerekmektedir: i) Kitap edebi anlamda yüksek bir kalitede mi? ii) Kitap içerik olarak matematiksel mi ve öğrencilerin sınıf düzeylerinde uygun mu? ve iii) Kitap öğrencilerin matematiksel düşünme ve muhakeme etmelerine yardımcı olması açısından etkili mi? (Burns, 2007). Doğru kitapların seçiminde teşkil edebilecek bu üç sorunun sadece matematik boyutuna odaklanmadığını vurgulamak yerinde olacaktır. Çünkü edebi yönün göz ardı edilerek matematik öğretimini ön plana çıkaran bir bütünleştirme sürecinin, öğrencileri özellikle duyuşsal gelişim boyutunda desteklemesi beklenemez. Çünkü nitelikli bir bütünleştirme süreci ancak çocuk edebiyatının nitelikli eserleri işe koşularak gerçekleşebilecektir. Ne yazıktır ki ülkemizde matematiğe oranla çok daha güçlü bir ilişkiyi barındıran “Çocuk Edebiyatı ve Türkçe Eğitimi” başlığı altındaki çalışmalar bile % 10 civarında kalmaktadır (Balcı, 2012) ve aslında bu durum eğitim öğretim sürecinde çocuk edebiyatına dair disiplinler arası çalışmaların önemini ortaya koymaktadır. Bu gerekçe ve ihtiyaçlardan doğan “Matematik Öğretiminde Çocuk Edebiyatının Kullanımı ve Örnek Uygulamalar (MÖÇEKÖ)” matematik öğretimi ve çocuk edebiyatını bir araya getirmeyi kendine amaç edinmiş bir TÜBİTAK 4005 Yenilikçi Eğitim Uygulamaları Projesidir. Peki Türkiye’nin neden MÖÇEKÖ gibi bir projeye ihtiyacı var/dı? Bu soruya matematik ve edebiyatı harmanlayan nitelikli kitaplarla cevap verelim.

*Kitaplar bize çok farklı dünyaların kapılarını aralayarak birbirinden değerli deneyimler sunar ve hepimiz gelişimimizi mümkün olan her yönde desteklemek üzere farkında olarak ya da olmayarak maceralara atılmayı severiz. İşte böyle zamanlarda karşımıza çıkabilecek güzel bir kitap serisinin adıdır “Sör Çepçevre’nin Matematik Maceraları”. Bu maceralara korkusuzca atılmamızın nedeni ise aslında “Dünyayı Gezmek İsteyen Horoz“unkinden çok farklı değil: Dünyayı keşfetme isteğimiz. Peki bu yolculukta uğradığımız durakların lezzetlerini denemek istersek? Yolumuz yine büyük üstat Eric Carle’ın Aç Tırtıl’ı ile mi kesişir?

Ya karnımız doyduktan sonra cevaplanması gereken sorularımız biter mi? Biz de Penguen Pipkin gibi sorar mıyız acaba “Bir Milyon Ne Kadar Büyük?” diye?

Ya bu soruların üstesinden her zaman gelemez ve kara kara düşünürsek? O zaman aralaman gereken kitap davetkar cümlesiyle çağırır bizi “Bir Problemle Ne Yaparsın?”

Elbette boğulmamalıyız problemlerimizin arasında çünkü cesurca çıktığımız bu yol bize çoğu zaman bazen kendimizi bazen de “Kraliçeyi Kurtarmak” gibi ulvi bir görev yükler.

Ve öyle bir yoldur ki bu, çarpım tablosu bile engelli koşuya dönüşüverir bazen: “7×9=Eyvah!”

Her şeyin sarpa sarıp kabusa dönüştüğü bu yolda hangimiz içimizden geçirmedik: Yine mi “Matematik Laneti” diye.

Tüm bu problemlerden kaçmanın yolu olan uykuya sığınınca bu sefer de kader yoldaşımız isyankar ama eğlenceli “Paolo’nun Düşproblemleri” çıkıverir.

İşte matematiğin o meşakkatli fakat büyüleyici dünyasına dalınca anlarız, çünkü o yalın gerçekle ancak o zaman karşılaşırız: “Matematik Hayattır”

İşte MÖÇEKÖ projesi bu düşünceden doğdu ve bu düşünceye gönül vermiş akademisyenler, öğretmenler ve öğrencilerle büyümeye devam ediyor. Bu değerli düşünceyi yaymak ve bu düşünceden beslenmek için moceko.blogspot.com’u inceleyebilir, bu yıl gerçekleşecek olan Matematik Öğretiminde Çocuk Edebiyatının Kullanımı ve Örnek Uygulamalar II isimli projeye başvuru yapabilirsiniz.

Son sözümüz matematik öğretimine ve öğrenimine gönül verenlere: Eğer bizler matematiği hikayeler anlatmak için bir araç olarak görürsek bugünün okullarında matematiği öğrenme ve öğretme çarpıcı bir şekilde değişecektir. Öğrenenler matematiği sosyal etkileşimin bir sonucu olarak görecekler; onun nakletmek ve ezberlemek değil anlatmak ve hatırlamak için olarak bir araç olduğunu anlayacaklardır (Whitin ve Wilde, 1995).

Kitaplarla ve MÖÇEKÖ’yle kalın.

YAZAR: Dr. Öğr. Üyesi Burcu DURMAZ

Kaynaklar

Balcı, A. (2012). Türkiye’de çocuk edebiyatı üzerine hazırlanan lisansüstü tezler hakkında bir meta-analiz çalışması. Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 9(17), 195-206.

Burns, M. (2007). About Teaching Mathematics A K-8 Resource, Math Solutions           Publications, 3rd Ed., Sausalita: CA

Edelman, J. (2017). How preservice teachers use children’s literature to teach    mathematical concepts: focus on mathematical knowledge for teaching,         International Electronic Journal of Elementary Education, 9(4), 741-752.           

Ersözlü, Z. (2009). Sınıf Öğretmenlerinin Çocuk Edebiyatına İlişkin Görüşleri,      Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt:V1, Sayı:1, 1-17.        

Furner, J. M. (2017). Using Fairy Tales and Children’s Literature in the Math       Classroom: Helping All Students Become Einstein’s in a STEM           World. Journal of Advances in Education Research2(2).

Mink, D. V. & Fraser, B. J. (2005). Evaluation of a K-5 mathematics program which       integrates children’s literature: Classroom environment and attitudes.     International Journal of Science and Mathematics Education, 3, 59-85.

National Institute of Education, Becoming a Nation of Readers: The Report of the          Commission on Reading (Washington DC. Government Printing Office,        1984).

Santa, C.M. (1996). Project CRISS, 2nd edn. Dubuque, IA: Kendall Hunt.
Spinner, H. & Fraser, B.J. (in press). Evaluation of an innovative mathematics program in          terms of classroom environment, students’ attitudes and conceptual      development. International Journal of Science and Mathematics Education.

Whitin, D. & Wilde, S. (1995) It’s the Story that Counts. Portsmouth, NH:             Heinemann

Yaşlı Adam ve Deniz

Ernest Hemingway, 1952 yılında yayımlanan ‘Yaşlı Adam ve Deniz’romanıyla 1953’te Pulitzer Ödülünü, 1954’teyse Nobel Edebiyat Ödülünükazanmıştı. Dünya edebiyatına katkılarından dolayı Hemingway’e verilen Nobel Edebiyat Ödülünün sunumunda, özellikle yazarın ‘Yaşlı Adam ve Deniz’ romanı vurgulanıyordu. O yıllardan sonra Hemingway’le başyapıtı Yaşlı Adam ve Deniz’in tüm dünyadaki ünü giderek arttı. Küçük Prens’inher çocuk tarafından okunduğu gibi, Yaşlı Adam ve Deniz’in de her yetişkin tarafından okunması gereken bir başyapıt olduğu yazılıp söylendi.

“İnsan Yenilmek İçin Yaratılmadı. Âdemoğlu Mahvolur Ama Yenilmez”

Peki, üç saatte okunabilen, yüz otuz sayfalık bu kısa romanı 20.yüzyılın en önemli başyapıtlarından birisi haline getiren neydi? Hemingway, Florida sahillerinden okyanusa açılan Kübalı yaşlı balıkçıyla, onun kovaladığı kılıçbalığının mücadelesini öylesine gerçekçi anlatmıştı ki, kitabı okuyanlar kendilerini aynı sandalın içinde hissettiklerini söylüyordu. Seksen dört gündür denizden eli boş dönen Santiago, avını yakalamak için eliyle, koluyla, mızrağıyla, küreğiyle, çakısıyla savaşmaya başladığında okurların zihnine de kitaptan bir satır kazınıyordu: “İnsan yenilmek için yaratılmadı. Âdemoğlu mahvolur ama yenilmez.” Oysa Hemingway’in kahramanlarının en iyi bildiği şeylerden biridir yenilmek. Bu amansız av boyunca, yaşlı balıkçı yaşamı da sorgular. Kimi zaman kendisiyle, kimi zaman yedekteki kılıçbalığıyla, kimi zaman da köpekbalıklarıyla konuşur. Kılıçbalığını canlıyken de ölüyken de sevdiğini düşünür. Sonra kendini aklayan o ünlü söz gelir: “Zaten her şey şu ya da bu biçimde başka bir şeyi öldürmekle meşgul.”

Romanın sonunda Kübalı yaşlı balıkçı yenilir mi, yener mi tam olarak bilemezsiniz ama ona içten bir saygı duyarsınız. Çünkü Santiago, mızrağı kılıçbalığının kalbine gönderirken bile avını yüceltmiş, ondan hep sevgiyle söz etmiştir. Avını önce öldürmek için, sonra düşmanlarından korumak için savaşmıştır. Hem de ne savaş, onun için ölümü göze almıştır. Yenerken de yenilirken de istifini bozmamıştır yaşlı balıkçı.

Santiago’nun avına gösterdiği saygı büyüleyicidir, okurken aklınıza Jung’un notları gelir. Nil’de yaşayan Dinkalar, bir su aygırını öldürdüklerinde, hayvanın karnını yarıp içine girdikten sonra diz çökerek su aygırının ruhuna şöyle seslenirlermiş: “Sevgili ve iyi su aygırı, seni öldürdüğümüz için bizi bağışla. Bunu kötülük için değil, etine gereksinim duyduğumuz için yaptık. Erkek ve kız kardeşlerine öldürüldüğünü sakın söyleme, onlara insanları çok sevdiğini söyle. Biz de seni çok seviyoruz ve etini de severek yiyeceğiz.” Yaşlı balıkçı da yüzyıllar sonra avına Dinkaların gösterdiği saygıyı göstermiştir.

“Deniz Bildiğimiz Deniz, Yaşlı Adam da Yaşlı Adam”

Yaşlı Adam ve Deniz’i okuyanlardan bir bölümü, romandaki olaylar ve karakterlerin aslında başka şeyleri temsil ettiğini söyleseler de Hemingway bu tür yakıştırmalara prim vermez. Romanın kapitalizmi eleştiren veya İncil’e göndermelerde bulunan semboller içerdiği yönündeki değerlendirmelere karşı Hemingway’in yanıtı sert olur: “Kitapta sembolizme ilişkin hiçbir şey yok. Deniz bildiğimiz deniz, yaşlı adam da yaşlı adam. Kitaptaki köpekbalıkları, denizdekilerden daha iyi veya daha kötü değiller. İnsanların kitapta buldukları sembolizm örnekleriyse zırvadan ibaret.” Sadece bu yanıtı bile Hemingway’in eşsiz romanı hakkında yeterince ipucu veriyor: Kısa, açık ve anlaşılır. Her şey olduğu gibi, abartısız, içten ve olabildiğince sade. Yaşlı Adam ve Deniz’i bir başyapıt yapan da bu sadeliği olsa gerek.

“Yazabileceğimin En İyisi”

Ernest Hemingway, Yaşlı Adam ve Deniz için editörüne “Bu, tüm yaşamım boyunca yazabileceklerimin en iyisi” demişti. Hemingway’in çağdaşı, Nobel ödüllü bir başka büyük yazar William Faulkner ise Yaşlı Adam ve Deniz için şöyle yazmıştı: “Hemingway’in en iyi romanı. Bizimkiler -bizimkiler derken çağdaşımız olan yazarları kastediyorum- içinde de en iyisi olabilir, bunu zaman gösterecek. Bugüne dek Hemingway’in karakterleri kendi kendilerini yaratıyor, kendi hamurlarından kendilerini şekillendirip güçlüklerle nasıl baş edebildiklerini kanıtlarcasına, zaferlerini de yenilgilerini de kendi elleriyle hazırlıyorlardı. Hemingway, bu kitapta ilk kez Tanrıyı keşfetti.” demişti.

Bir ateist olan Hemingway’in nasıl olup da Tanrıyı keşfettiğini anlamak için mutlaka bu kitabı okumalısınız.

KAYNAK: BİLGİ YAYINEVİ

Kitabı kutsallıkla ilişkilendirmenin yersiz olduğunu, Hemingway’i başarılı yapan şeyin sadece onun ihtişamlı sadeliği olduğunu belirten Erdinç Akkoyunlu’nun yazısını okumak için tıklayınız.

Steinbeck ve biz sıradan insanların hikâyeleri

Ama yine yıllar evvel Jack London hakkında bir yazı yazarken kendime açıklamakta güçlük çektiğim gibi bir durum vardı. Neden London, Steinbeck ve Hemingway gibi yazarları genç yaşlarda okuyup sonra unutuyorduk? Meselâ sevdiğimiz yazarları sayarken, neden onların isimlerini hiç zikretmiyorduk? İki aydır akşam sabah Hemingway okuduğumu söylediğimde insanlar, bir ergenin okuması gereken şeyleri okumayı kazık kadar bir adama yakıştıramadıkları için mi bana bıyık altından gülüyorlardı? Eğer öyleyse, bir kez daha Steinbeck okumaya değer demekti. Ben de geçen ay fırsat buldukça art arda Steinbeck okudum: Kısa Süren SaltanatAl MidilliYukarı MahalleSardalye SokağıTatlı Perşembe ve Bir Savaş Vardı.

Yazımı yazmak için bilgisayarın başına geçtiğimde, artık Steinbeck’i sevdiğimden kesinlikle eminim. Sadece tek bir sorunum var. Onda da Steinbeck’in bir günahı yok. Şimdi düşünüyorum da Steinbeck’in estetik açıdan en büyük talihsizliği, Hemingway’in çağdaşı olmaktı. Bunu benim için bu kadar görünür kılansa iki aylık Hemingway etüdümün üstüne Steinbeck hatmetmemdi. Nereden bakarsan bak, Steinbeck için büyük talihsizlik! O kadar ki, bir ara ciddi ciddi benden beklenen yazı yerine “Hemingway mi Steinbeck mi” diye bir yazı yazmayı bile düşündüm. Ama o başka zamana kalsın, bugünkü dersimiz Steinbeck.

YAZAR: GÖKHAN YAVUZ DEMİR

Yazının devamını okumak için tıklayınız.

KAYNAK: K24

Gümüş Somon’un Büyük Yolculuğu

Küçük Prens kitabını duymayan yoktur herhalde. Ancak içeriği ile Küçük Prens‘i çağrıştıran Güney Kore’den Ahn Do-hyun’un “Gümüş Somon’un Büyük Yolculuğu” kitabını ise çok az kişi duymuştur.

Gümüş Somon’un Büyük Yolculuğu, felsefe metni olarak kabul edebileceğimiz türden bir roman. Yumurtlamak ve neslinin devamını sağlamak için zorlu bir yolculuğa çıkan Gümüş Somon’un başından geçenlerin anlatıldığı roman aynı zamanda politik bir özelliğe de sahip.

Bir bilgelik hikayesi olan, küçük-büyük herkes için kaleme alınan Gümüş Somon, şair Ahn’ın elinden çıkan modern bir masal adeta. 1996’da ilk kez yayınlandığında “kişisel gelişim” türünde G. Kore’de yayınlanan ilk kitap olma özelliğine de sahip olmuş denebilir. Darbe dönemlerinde G.Kore’de yaşanan pek çok toplumsal- siyasal duruma yönelik eleştirilerin yer aldığı bu kitapta tektipçiliğin, yasakların ve dış dünyaya kapalı olmanın yerilmesi yer alıyor. Gümüş Somon üzerinden direnişin, azmin ve mücadelenin siyasallığa olan vurgusu çok net görülüyor.

Yazar Ahn, somon balıklarının hayatı hakkında epey detay paylaşıyor kitapta. Sadece somonlar değil denizler ve ağaçlar hakkında da bilgilerimizi tazeliyor.

“Akıntıya karşı durmak” kitabın en güçlü teması. Ve somonların tamamlamaları gereken yolculukları boyunca bilgelikle dolu pek çok tema okuruz kitabın satırlarında.

Evcilleştirilme tabiri bu kitapta da var. Ancak evcilleşme Küçük Prens’in aksine olumsuz bir durumdur çünkü kolayı seçerek evcilleşen somonlar için tükenme dönemi başlayacaktır. Oysa somonlar hayatlarının devamı için zor olan yolu tercih etmeliler.

Kendisi de zorlu yolu tercih eden kahramanımız Gümüş Somon’un yolculuğu bilgelik sözleri ve felsefe fragmanları ile doludur. Kitabın en güzel kısımları da buralardır zaten.

Özgürlüğün bol bol dile getirildiği kitapta din adamlarının ve öğretmenlerin (sistemin temsilcisi olarak) tutumları da eleştiriliyor. Bu iki grubun sistemi beslediği, sistemin bozukluklarına engel olmadığı ifade edilir. Bu bağlamda kendi akıl ve özgürlüklerinin peşine düşenlerin kazanacağı bir dünya çiziyor yazar.

Hikayesi ile Behrengi’nin Küçük Kara Balık masalını da çağrıştıran Kore kökenli bu kitapla birlikte anlıyoruz ki tüm dünyanın aslında edebiyata yüklediği anlam aynıdır: özgürlüğün ve adaletin sesi olabilmek.

Ülkesinde bir milyondan fazla okura ulaşan Gümüş Somon kitabının ülkemize geç gelmesine ve yeterince bilinmemesine şaşırmakla birlikte bu kitapla tanıştığımız ve okurlara da sunabildiğimiz için mutluyuz.

Gogol’un Palto’su

Yeni yılda kendiniz ve sevdikleriniz için bir iyilik yapın ve eğer daha önce okumadıysanız mutlaka Gogol’un Palto’sunu okuyun.

Gogol’ün ünlü eseri Palto, kendisinden sonraki pek çok yazara ilham olmuş çok seçkin bir Rus klasiğidir. Oldukça keyifli ve alegorik dili ile dönemin toplumsal ve siyasal portresini başarıyla çizen Palto’da sınıfsal farklılıkların insan ilişkilerine yansımasını okuyacaksınız.

Palto’nun başkahramanı Akakiyeviç’un bir palto edinebilmek için verdiği çabasını ve ardından kaybolan paltosunu bulma ümidini okuduğumuz bu hikâye hüzünlü bir sonla bitiyor. Rusya’nın tüm “küçük insanlarının trajedyası” olarak edebiyat tarihine nâm salan bu eser toplumsal gerçekliğin en şairane ifade biçimidir.

“Çaylak ile Filozof- 2” çıktı

Özkan Öze’nin kaleme aldığı, gençlere felsefeyi sevdiren; sorgulattıran ve düşündüren kitap Çaylak ile Filozof büyük beğeni ve ilgi gördü. Yazar çaylak ve filozofun daha çok konuşulacak konu olduğundan hareketle kitabın yenisini de hazırladı.

Düşünce yolculuğunda tüm çaylaklara müjdedir!

Modern Afrika öyküleri “Yuvayı Keşfetmek” çıktı

“Siyaset ve tarih açısından Afrika gündemden düşmeyebilir ancak Afrika’nın çok güçlü bir edebiyatı da vardır” yargısından yola çıkarak modern Afrika öykülerinin derlendiği “Yuvayı Keşfetmek” Profil Yayıncılık’tan çıktı.

Afrika kıtası ödüllerinden olan Caine sahibi kitap Afrika’ya içeriden ve içten bir okuma yapmayı vadediyor.

Phil’in Dehşet Verici Kısa Saltanatı

21. yüzyıl insanının en çok dert yandığı şeylerden bir tanesi kuşkusuz kendine zaman ayırmak/ayıramıyor olmak. Çalışma saatlerinden tutun yerine getirilmesi gereken sorumlulukların yoğunluğuna kadar. Bunlar ve daha fazlası zamanımızdan çalan, eksilten şeyler olarak karşımıza çıkıyor. Söz konusu zamansızlık içinde bir şeyler okumak, dinlemek ve ya herhangi bir şekilde kendini geliştirmek haliyle zor hatta yorucu hale geliyor. Okuma başlığı altında bu duruma en iyi alternatif -edebi türler üzerinden konuşalım- sanıyorum öykü okumaları olacaktır.

Romana kıyasla daha kısa süreli kurgusu ama aynı oranda etkileyici olabilmesi adına öyküler, her edebiyat severin göz nuru olmuş durumda. Zira iyi bir öykü, birçok romandan daha fazla zihinde yer ediyor, unutulmaz olabiliyor. Mesela George Saunders’ın ellerinden çıkan öyküler tamda bahsettiğim gibi, insanın kolay kolay unutamayacağı kıvamda. Yazarın Phil’in Dehşet Verici Kısa Saltanatı adlı kısa romanı, uzun öyküsü zamanımızın bürokrasi ve politikasına göndermelerle dolu olmasının yanında eğlenceli dakikalar vaat ediyor.

İç içe ülkeler ve trajikomik sorunlar

Kitabımız iki ülke arasındaki sınır problemlerini konu ediniyor. İç Horner adındaki ülke yüz ölçümü olarak o kadar küçüktür ki aynı anda sadece tek bir vatandaşı ülkenin içinde bulunabilir. Diğer vatandaşlarının, yurtiçinde bulunabilmek için sıra beklemek zorunda olduğu bir ülkeden bahsediyoruz. Kurgu daha burada ilginçliklere gebe olduğunun habercisi. Bu durumda sınır dışında kalan İç Hornerlılar bu bekleme aşamasında iter istemez başka bir ülkeyi ‘işgal’ ediyorlar. Dış Horner bu sürekli tekrarlanan sınır ihlallerine ve işgallerine bir çözüm bulmak için tartışa dursun meydana Phil çıkar. Ülkesine aşırı bağımlı, vatandaşlık duyguları had safhada ayrıca zamanında gönül yarası almış bir Dış Hornerlı olarak soruna dahiyane bir çözüm getirir. Mevcut sorunu ülkesi lehine çevirmek adına İç Hornerdan vergi almaya karar verir. Read more

1 2 3 4