Steinbeck ve biz sıradan insanların hikâyeleri

Ama yine yıllar evvel Jack London hakkında bir yazı yazarken kendime açıklamakta güçlük çektiğim gibi bir durum vardı. Neden London, Steinbeck ve Hemingway gibi yazarları genç yaşlarda okuyup sonra unutuyorduk? Meselâ sevdiğimiz yazarları sayarken, neden onların isimlerini hiç zikretmiyorduk? İki aydır akşam sabah Hemingway okuduğumu söylediğimde insanlar, bir ergenin okuması gereken şeyleri okumayı kazık kadar bir adama yakıştıramadıkları için mi bana bıyık altından gülüyorlardı? Eğer öyleyse, bir kez daha Steinbeck okumaya değer demekti. Ben de geçen ay fırsat buldukça art arda Steinbeck okudum: Kısa Süren SaltanatAl MidilliYukarı MahalleSardalye SokağıTatlı Perşembe ve Bir Savaş Vardı.

Yazımı yazmak için bilgisayarın başına geçtiğimde, artık Steinbeck’i sevdiğimden kesinlikle eminim. Sadece tek bir sorunum var. Onda da Steinbeck’in bir günahı yok. Şimdi düşünüyorum da Steinbeck’in estetik açıdan en büyük talihsizliği, Hemingway’in çağdaşı olmaktı. Bunu benim için bu kadar görünür kılansa iki aylık Hemingway etüdümün üstüne Steinbeck hatmetmemdi. Nereden bakarsan bak, Steinbeck için büyük talihsizlik! O kadar ki, bir ara ciddi ciddi benden beklenen yazı yerine “Hemingway mi Steinbeck mi” diye bir yazı yazmayı bile düşündüm. Ama o başka zamana kalsın, bugünkü dersimiz Steinbeck.

YAZAR: GÖKHAN YAVUZ DEMİR

Yazının devamını okumak için tıklayınız.

KAYNAK: K24

Gümüş Somon’un Büyük Yolculuğu

Küçük Prens kitabını duymayan yoktur herhalde. Ancak içeriği ile Küçük Prens‘i çağrıştıran Güney Kore’den Ahn Do-hyun’un “Gümüş Somon’un Büyük Yolculuğu” kitabını ise çok az kişi duymuştur.

Gümüş Somon’un Büyük Yolculuğu, felsefe metni olarak kabul edebileceğimiz türden bir roman. Yumurtlamak ve neslinin devamını sağlamak için zorlu bir yolculuğa çıkan Gümüş Somon’un başından geçenlerin anlatıldığı roman aynı zamanda politik bir özelliğe de sahip.

Bir bilgelik hikayesi olan, küçük-büyük herkes için kaleme alınan Gümüş Somon, şair Ahn’ın elinden çıkan modern bir masal adeta. 1996’da ilk kez yayınlandığında “kişisel gelişim” türünde G. Kore’de yayınlanan ilk kitap olma özelliğine de sahip olmuş denebilir. Darbe dönemlerinde G.Kore’de yaşanan pek çok toplumsal- siyasal duruma yönelik eleştirilerin yer aldığı bu kitapta tektipçiliğin, yasakların ve dış dünyaya kapalı olmanın yerilmesi yer alıyor. Gümüş Somon üzerinden direnişin, azmin ve mücadelenin siyasallığa olan vurgusu çok net görülüyor.

Yazar Ahn, somon balıklarının hayatı hakkında epey detay paylaşıyor kitapta. Sadece somonlar değil denizler ve ağaçlar hakkında da bilgilerimizi tazeliyor.

“Akıntıya karşı durmak” kitabın en güçlü teması. Ve somonların tamamlamaları gereken yolculukları boyunca bilgelikle dolu pek çok tema okuruz kitabın satırlarında.

Evcilleştirilme tabiri bu kitapta da var. Ancak evcilleşme Küçük Prens’in aksine olumsuz bir durumdur çünkü kolayı seçerek evcilleşen somonlar için tükenme dönemi başlayacaktır. Oysa somonlar hayatlarının devamı için zor olan yolu tercih etmeliler.

Kendisi de zorlu yolu tercih eden kahramanımız Gümüş Somon’un yolculuğu bilgelik sözleri ve felsefe fragmanları ile doludur. Kitabın en güzel kısımları da buralardır zaten.

Özgürlüğün bol bol dile getirildiği kitapta din adamlarının ve öğretmenlerin (sistemin temsilcisi olarak) tutumları da eleştiriliyor. Bu iki grubun sistemi beslediği, sistemin bozukluklarına engel olmadığı ifade edilir. Bu bağlamda kendi akıl ve özgürlüklerinin peşine düşenlerin kazanacağı bir dünya çiziyor yazar.

Hikayesi ile Behrengi’nin Küçük Kara Balık masalını da çağrıştıran Kore kökenli bu kitapla birlikte anlıyoruz ki tüm dünyanın aslında edebiyata yüklediği anlam aynıdır: özgürlüğün ve adaletin sesi olabilmek.

Ülkesinde bir milyondan fazla okura ulaşan Gümüş Somon kitabının ülkemize geç gelmesine ve yeterince bilinmemesine şaşırmakla birlikte bu kitapla tanıştığımız ve okurlara da sunabildiğimiz için mutluyuz.

Gogol’un Palto’su

Yeni yılda kendiniz ve sevdikleriniz için bir iyilik yapın ve eğer daha önce okumadıysanız mutlaka Gogol’un Palto’sunu okuyun.

Gogol’ün ünlü eseri Palto, kendisinden sonraki pek çok yazara ilham olmuş çok seçkin bir Rus klasiğidir. Oldukça keyifli ve alegorik dili ile dönemin toplumsal ve siyasal portresini başarıyla çizen Palto’da sınıfsal farklılıkların insan ilişkilerine yansımasını okuyacaksınız.

Palto’nun başkahramanı Akakiyeviç’un bir palto edinebilmek için verdiği çabasını ve ardından kaybolan paltosunu bulma ümidini okuduğumuz bu hikâye hüzünlü bir sonla bitiyor. Rusya’nın tüm “küçük insanlarının trajedyası” olarak edebiyat tarihine nâm salan bu eser toplumsal gerçekliğin en şairane ifade biçimidir.

“Çaylak ile Filozof- 2” çıktı

Özkan Öze’nin kaleme aldığı, gençlere felsefeyi sevdiren; sorgulattıran ve düşündüren kitap Çaylak ile Filozof büyük beğeni ve ilgi gördü. Yazar çaylak ve filozofun daha çok konuşulacak konu olduğundan hareketle kitabın yenisini de hazırladı.

Düşünce yolculuğunda tüm çaylaklara müjdedir!

Modern Afrika öyküleri “Yuvayı Keşfetmek” çıktı

“Siyaset ve tarih açısından Afrika gündemden düşmeyebilir ancak Afrika’nın çok güçlü bir edebiyatı da vardır” yargısından yola çıkarak modern Afrika öykülerinin derlendiği “Yuvayı Keşfetmek” Profil Yayıncılık’tan çıktı.

Afrika kıtası ödüllerinden olan Caine sahibi kitap Afrika’ya içeriden ve içten bir okuma yapmayı vadediyor.

Phil’in Dehşet Verici Kısa Saltanatı

21. yüzyıl insanının en çok dert yandığı şeylerden bir tanesi kuşkusuz kendine zaman ayırmak/ayıramıyor olmak. Çalışma saatlerinden tutun yerine getirilmesi gereken sorumlulukların yoğunluğuna kadar. Bunlar ve daha fazlası zamanımızdan çalan, eksilten şeyler olarak karşımıza çıkıyor. Söz konusu zamansızlık içinde bir şeyler okumak, dinlemek ve ya herhangi bir şekilde kendini geliştirmek haliyle zor hatta yorucu hale geliyor. Okuma başlığı altında bu duruma en iyi alternatif -edebi türler üzerinden konuşalım- sanıyorum öykü okumaları olacaktır.

Romana kıyasla daha kısa süreli kurgusu ama aynı oranda etkileyici olabilmesi adına öyküler, her edebiyat severin göz nuru olmuş durumda. Zira iyi bir öykü, birçok romandan daha fazla zihinde yer ediyor, unutulmaz olabiliyor. Mesela George Saunders’ın ellerinden çıkan öyküler tamda bahsettiğim gibi, insanın kolay kolay unutamayacağı kıvamda. Yazarın Phil’in Dehşet Verici Kısa Saltanatı adlı kısa romanı, uzun öyküsü zamanımızın bürokrasi ve politikasına göndermelerle dolu olmasının yanında eğlenceli dakikalar vaat ediyor.

İç içe ülkeler ve trajikomik sorunlar

Kitabımız iki ülke arasındaki sınır problemlerini konu ediniyor. İç Horner adındaki ülke yüz ölçümü olarak o kadar küçüktür ki aynı anda sadece tek bir vatandaşı ülkenin içinde bulunabilir. Diğer vatandaşlarının, yurtiçinde bulunabilmek için sıra beklemek zorunda olduğu bir ülkeden bahsediyoruz. Kurgu daha burada ilginçliklere gebe olduğunun habercisi. Bu durumda sınır dışında kalan İç Hornerlılar bu bekleme aşamasında iter istemez başka bir ülkeyi ‘işgal’ ediyorlar. Dış Horner bu sürekli tekrarlanan sınır ihlallerine ve işgallerine bir çözüm bulmak için tartışa dursun meydana Phil çıkar. Ülkesine aşırı bağımlı, vatandaşlık duyguları had safhada ayrıca zamanında gönül yarası almış bir Dış Hornerlı olarak soruna dahiyane bir çözüm getirir. Mevcut sorunu ülkesi lehine çevirmek adına İç Hornerdan vergi almaya karar verir. Read more

ROMEO VE JÜLYET

William Shakespeare’in (1564-1616) gençlik yıllarında kaleme aldığı unutulmaz oyununun, Rosa Navarro Durán’ın sahneye uyarladığı ve Iban Barrenetxea’ın resimlediği bu yeni baskısı, doğrusu çok şık olmuş.

Bilindiği üzere Shakespeare, hiçbir zaman orijinal bir hikâye peşinde koşmaz. Onun asıl derdi, bilindik hikâyeleri en trajik ve dramatik unsurlarını gözler önüne serecek şekilde yepyeni bir usulle tekrar anlatmaktır. Shakespeare için “güneşin altında yeni bir şey yoktur.” O nedenle pek çok oyununun konusunu, antiklerden veya Don Quijote’sinin ilk cildini okuduğu Cervantes gibi çağdaşlarından almakta hiçbir beis görmez. Romeo ve Jülyet’in konusuna baktığınızda da aslında ortada çok özgün bir aşk hikâyesi yoktur. Din ayrılığı, servet eşitsizliği, sınıf ayrılığı gibi nedenlerle bir araya gelemeyen sevgililerin birleşememesi, neredeyse bütün çağlarda ve bütün toplumlarda karşımıza çıkabilecek bir temadır. Fakat Shakespeare, kendi Romeo ve Jülyet’inin hikâyesini İtalyan yazar Matteo Bandello’dan (1485-1561) almıştır. Shakespeare’i hâlâ Batı edebiyatında aşılamaz denli büyük kılan da bu temellük yeteneği, yani başka bir dehanın eserini kendine mal edebilme ustalığıdır zaten. Read more

“83 ¼ Yaşındaki Hendrık Groen’un Gizli Güncesi”

Arzu Şahin Hendrik Groen’in anılarından oluşan “83 ¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi” hakkında çok başarılı bir yazı kaleme almış. Buyrun:

***

“Yeni bir yıl, yaşlıları hala sevmiyorum. Yürütecin peşinde ayaklarını sürüyerek yürüyüşleri, yersiz sabırsızlıkları, bitmeyen şikayetleri, çayın yanında yedikleri kurabiyeleri, inleyip sızlanmaları. Ben mi? Ben kendim seksen üç yaşındayım” diye başlıyor günlüğüne Hendrik Groen. 1 Ocak 2013’ten 31 Aralık gününe kadar devam eden günce, yaşlılık, hayat, ölüm kısaca dünya denen zaman öğütücüye dair çok şey anlatıyor. 83 ¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi kitabının yazarı Hendrik Groen’un kimliği ise hala tartışma konusu. Groen’un seksenlik bir ihtiyar mı yoksa Hollandalı ünlü bir yazar mı olduğu bilinmiyor. Bilinen kitabın yayınlandıktan sonra büyük beğeni topladığı ve pek çok ülkede yüz binlerce okura ulaştığı.

HUZURUN UĞRAMADIĞI HUZUREVİ

Hollanda’da bir huzurevi’nde ikamet eden Bay Hendrik’in günlüğünün bu kadar ilgi görmesinin en büyük sebebi nüfusu hızla yaşlanan dünyamızda edebiyatçıların yaşlılara dair yeni şeyler söylememiş olması gösterilebilir. Hendrik’in aslında bir türlü kabullenemediği yaşlılığına dışarıdan bir gözle bakabilmesi, mizahı kullanarak gündelik yaşamın detaylarını farklı bir çerçeveyle sunması okuru daha ilk sayfalarda sarıp sarmalıyor. Sade ve akıcı üslubunun arkasında ilerleyen ironi yeteneği ihtiyar delikanlıyı diğer huysuz huzurevi sakinlerinden ayırıp başköşeye oturtuyor.

Bir günce halinde kurgulanmış romanda Hendrik Groen bizlere, normal şartlar altında hepimizin başına gelecek bir hal olan yaşlılığı tüm yönleriyle anlatırken bir yandan da yaşlanan Avrupa’nın demografik ve sosyolojik haritasını çıkarıyor. Huzurevlerine bırakılmış yaşlı insanların hayatları seyircisi az olan bir film gibi gözümüzün önünden geçiyor. Sürekli sağlık sorunlarından bahseden, şikayet etme konusunda kimseye fırsat vermeyen, küçük maaşlarını harcamaya kıyamayıp biriktiren, en küçük olayları abartırken büyük olaylar karşısında umursamaz tavırlar takınan bu insanlar kendi dedelerimizi, ninelerimizi hatırlatıyor.

SAVAŞ KUŞAĞININ İHTİYARLARI Read more

Emek Sömürüsü Hakkında Bir Gençlik Romanı “Arıların Hikâyesi”

İranlı yazar Celal Ali Ahmed’in “Arıların Hikayesi” isimli kitabında arı kovanlarına sahip bir adamın hırsı yüzünden arıların emeğini sömürmesi anlatılıyor.

Kapitalist dünyadaki emek-sömürü ilişkisini arıların yaşamı üzerinden anlatan eser emek sömürüsü durumunda meydana gelmesi kaçınılmaz olan isyanı da örnekliyor.

Kitap hakkında ayrıntılı inceleme için şu yazıya bakılabilir.

Büyükbaba Taşınıyor

İlk baskısını 2008’de yapan Günışığı Kitaplığı’na ait “Büyükbaba Taşınıyor”da farklı kuşakların iletişimine yer veriliyor.

Necdet Neydim’in dilimize kazandırdığı Peter Hartling’e ait kitapta alışık olmadığımız bir büyükbaba karakteri var. Ani bir kararla kızının ve ailesinin yanına taşınan büyükbabaya önceleri alışmak zor gelse de aile bir “ihtiyar” ile yaşamayı öğrenecektir ve dahası bu yaşam zevkli bir hale gelecektir.

Büyükbaba kendisine dede denmesini istemiyor. Yaşlılığı pek kabullenememiş olsa gerek kendisine “İhtiyar John” şeklinde hitap edilmesini istiyor. Muzip, aksi, huysuz diye nitelendirebileceğimiz bir yaşlılık portresi var. Beklenilen “yaşlı dede” profiline pek uymuyor. Ancak aksilikleri ve huysuzlukları bilindik türden. Onun bu hali ailesinin başına küçük işler açıyor. Biraz heyecan biraz da eğlence girmiş oluyor böylece anlatıya. İhtiyar John toplumsal kuralları ve kabulleri reddeden biridir. Genelde bu kuşağa ait insanlarda gelenek çok baskındır ve onlar geleneğin aktarıcısı ve koruyucusu kabul edilirken İhtiyar John kalıpların insanı değildir ve bazen aşırıya kaçar. Read more

1 2 3