Joan Aiken : Masalın bağrındaki parlaklık

Kanonik masal derlemelerini okurken, onlarla eğleşirken ne kadar sade ne kadar basmakalıp olduklarını fark ediyor ve acaba böyle olması bir kusur mu diye ansızın düşüncelere dalıyorken kolektif belleğimizi bile oluşturan bu anlatılara karşı modern reflekslerle harekete geçtiğimi anlıyor ve basıyorum kendime kalayı, Pippice söylemek gerekirse kendime sade bir şekilde anlatıp, anlamayınca dayak atma faslına geçiyorum. Şahsiyet sahibi olmak, sanatıyla görünmek; damlaya damlaya biriken anonim şablonlarla göbek bağını hemencecik ve arkaya bir daha bakmamacasına kesmek diye tefsir edileli beri bu meşhur sıkıntı bırakmıyor yakamızı. Deryada damla olmakla denizin dibindeki karanlığı aydınlatmanın arasını bulup barıştıramıyoruz bir türlü. Dinlenen masallar, okunan masallar, derlenen ve  yazılan masallar arasındaki birörneklik bozulduğunda “hah şimdi oldu” dercesine adrenaline adres göstermeye başlıyoruz. Kıymetli bir edebiyat hocamızın Ali Nihat Tarlan’ın Leyla Mecnun şerhiyle ilgili yaptığı yorum işleri iyice zorlaştırıyor; “dokunmamacasına iddiasız bir katkıda bulunmak öte yandan esere tam anlamıyla dokunmak” neredeyse imzasız bir iş çıkarmak…

Eseri layıkıyla anlayan kişinin anlatma işini gösteriye dönüştürmeden selamet sahiline ulaştırması  klasik dehaların rutiniydi. Modern ustalar ise geleneğin içinden geçerken kendi imzalarını yanlarından eksik etmiyorlar. Read more

Konuk Değil Başbelası

Orijinal adı Das Austauschkind olan bu çocuk romanı Christine Nöstlinger tarafından yazılmış, 1 Ocak 1982 tarihinde yayımlanmıştır. Kitap Türkçe olarak Günışığı Kitaplığı tarafından ilk kez Konuk Değil Baş Belası ismiyle Ekim 2003 tarihinde basılmıştır. Kitapta, evlerine yaz tatilinde oğullarının İngilizce telaffuzunu düzeltebilmesi için ona destek olabilecek bir çocuğu ağırlayan ailenin başına gelenler anlatılmaktadır. Roman; Daha Önce Olup Biten Her Şey, Jasper’la İlk Yarı ve Jasper’la İkinci Yarı olmak üzere üç bölüme ayrılmaktadır.

Kitabın ilk bölümünde ailenin eve misafir çocuk alma fikrinin nasıl oluştuğu anlatılmaktadır. Yazar, olumsuz ebeveyn tutumlarına dair eleştirilerini, bütün bu olumsuz tutumları Ewald’ın annesine yükleyerek yapar. Aile Ewald’ın fikrini dahi almadan İngiltere’den misafir bir çocuk ağırlamaya karar verir fakat misafir Tom’u karşılama günü gelip çattığında aileyi bir sürpriz beklemektedir. Ayağı kırık olduğu için Tom yerine abisi Jasper gelir. Jasper’ın gelişi birinci bölümün sonu maceranın başlangıcı olur. Read more

Yoksulluk ve evsizliğe dair: Mine’nin Buzdolabı ve Mıguel

Yaz geldi. Herkes tatil planları yapıyor hatta çoğu tatilin yolunu tuttu bile. Yazın rehaveti ve eğlencesi bize yaz mevsiminde de evsiz ve fakir olanları unutturmasın. Onlar her mevsim var ve her mevsim yanımızda. İki harika kitap bize hem tatilde kitap okumayı hem de vicdanımızı daima diri tutmayı salık veriyor.

Edam Yayınları’ndan taze çıkan “Mine’nin Buzdolabı” kitabında Safiye ve Mine’nin sıkı dostluğundan bahseder. Günün büyük bir kısmını beraber geçiren bu iki yakın arkadaş bir gün acıktığında Mine’nin evine gider. Safiye, ilk kez o gün çok yakın arkadaşı Mine’nin boş olan buzdolabını görür ve epey üzülür. Hem arkadaşının yoksulluğuna hem de -tahminen- iyi dost olmalarına rağmen Mine’nin durumunu daha önce bilmemesine. Neyse ki Safiye duyarlı bir kızdır ve arkadaşını da çok sevmektedir. Hemen annesinden yardım isteyerek arkadaşını incitmeden bu duruma çare bulmaya çalışacaktır. Mine’nin dolabı neden boştur, neden bu kadar yoksuldur, yoksulluk neden bazı insanların evindedir, neden bazı insanlar zengindir gibi sorular ebeveynleri bekliyor olabilir. Yazar Lois Brandt’ın karakterleri Türkçe’ye Safiye ve Mine olarak çevrilmiş. Vin Vogel’in çizimleri ise kitabı adeta canlı kılıyor.

Daha büyük yaştaki küçük okurlar için bir başka yoksulluk hikayesi “Miguel”de aynı zamanda bir yoksunluk hikayesi de vardır. Miguel’in sıradan, rutin ve konforlu hayatını bir gün biri bozar. Miguel bir gün yolda karşılaştığı çöpleri karıştıran adamla tanışır ve dünyada “evsizler” isminde yaşayan canlıların olduğunu öğrenir! Oldukça ürkütücü görüntüsüyle çöpleri karıştıran adam Miguel’i tedirgin etse de ailesinin nasihatlerini bir süreliğine rafa kaldırır ve bu hiç bilmediği dünyayla tanışır. İyi ki de tanışır! Çünkü bu adam korkunç kılığına ve çöp kokmasına rağmen şiirlerden, kitaplardan bahseden güzel cümleler söyleyen biridir. Yazar Alfredo Gómez Cerdá bu hikayeyle aslında bizim içimizdeki yoksunluğa değiniyor.

Hayırlı okumalar…

Tasarlanan Bir Proje Olarak Çocuk

Yayın yönetmenimiz Ayşenur Narboğa, OKUR Kitap Dergisi’nde genetik tasarım ve biyoiktidar konularının çocuk ve ilk gençlik kitaplarındaki görünümünü yazdı.

Çocukların bir neslin sürekliliğinden ziyade genetik tartışmalara konu edinmesiyle başlayan yazı ebeveynlerin modern bilimle farkında olmada nasıl uzlaşarak çocuk tasarladıklarını anlatıyor.

Yazısını örneklendirdiği kitapların başında da Atla Bart, Ama Bu Çocuk Defolu, Bildirge ve Direniş geliyor. Söz konusu kitaplar aile ya da devlet, iktidarın çocukları nasıl bir tasarım objesi olarak gördüğünden bahsediyor ve bazı kitaplar bir distopya örneğini oluşturuyor.

Atla Bart kitabında çocuğu Doğu felsefesinin hikmetleri kurtarırken(!), Ama Bu Çocuk Defolu’da çocuğu kurtaran sevgi oluyor. Gemma Malley’e ait diğer iki kitap ise din ve maneviyattan ziyade vicdanlı olmak kurtuluşa götürüyor.

Yazı, Faucault’un özne-iktidar ilişkisini çocukların da bir özne olduğunu kabul ederek yeniden konuşmamız gerektiğini hatırlatarak bitiyor.

 

Ben Bir Gürgen Dalıyım

 

Doğadan, yolculuktan, kainattan bahseden kitapları edebiyatla estetize eden kitaplar her zaman kıymetli olmuştur. Bu, gördüklerini kendi imbiğinden yeniden geçirip birden fazla şey görmenin becerisidir. Çocuklarımıza en fazla gerekendir.

“Bir çiçek kokusundan nasıl taşar diyeceksiniz belki. Taşmaz olur mu, taşıyordu işte; görüp kokladığınız çiçeğin ötesinde düşsel bir çiçek daha gördünüz mü, taşıyordu…”

Böyle dile geliyordu güzel gürgen Hasan Ali Toptaş’ın anlatısında. Kainatın dile gelip bize anlattıklarından öte canlılar aleminin de bir hissiyat dünyasına inandırıyor bizi edebiyat. Popüler bilim kitaplarının asla anlatamayacağı bir kainat epistemolojisi.

“Başka bir deyişle, biz de acı çekiyorduk insanlar gibi, zaman zaman biz de ağlıyorduk, insanlar gibi, kimi zaman da kaygılanıyor, düşünüyor ve korkuyorduk.” Read more

Cengiz Aytmatov’un En İyi Eseri Sayılan Cemile

Cengiz Aytmatov, kuşkusuz büyük bir anlatıcı. Belki de anlatımından çok, anlattıkları ile devleşen bir edebiyatçı. Yani büyük hikâyelerin anlatıcısı. Kahramanların davranışları o kadar derin gerçeklikleri ortaya çıkarıyor ki, olayların yaşandığı bölgeden ve dönemden kaynaklanan farklar önemsizleşiyor. Hani, Yüz Yüze romanının sonlarında, hikâyesini anlattığı Seyde için “Kederinin heybetiyle, erişilmez bir yüceliğe kavuşan” diyor ya, işte öyle.

Bilindiği gibi Yüz Yüze adlı öykü, İkinci Dünya savaşı sırasında Almanların Sovyetler Birliğini işgal girişimi ile başlar. Ama askerden kaçan bir adam dolayısıyla, savaş karşıtlığı ve insan canının kutsallığı konusu da anlatıya dâhil oluyor. En önemlisi ise, asker kaçağı kocası için bir kadının katlandığı korkunç zorluklar hikâye ediliyor. Seyde’nin durumu anlatılıyor. Köydeki diğer kadınlara cephedeki kocalarıyla ilgili acı haber geldikçe Seyde’nin yaşadığı çelişkili duygular, onu her türlü yargılamadan ve eleştiriden muaf bir insan olarak görmemize neden oluyor.

Çünkü insanları yargılamıyor Aytmatov. Hatta hayata eleştirel yaklaşmaya da pek öncelik vermiyor. Toplumların ve kişilerin olumlu yönlerini konu ediyor. Baksanıza, bir tarafta emperyalizme karşı savaş var; bağımsızlık, özgürlük, sorumluluk. Diğer tarafta yaşamın kutsallığı, canın değeri. Bir başka tarafta ise, genç bir kadının zor durumdaki kocasına bakması, kıtlığa ve dayanılmaz zorluklara rağmen onun saklandığı yere yiyecek götürmesi.

Güzelleştiren Aşk

Aytmatov anlatısındaki karakteristiğin en net ortaya çıktığı yapıtların başında, kuşkusuz, Cemile geliyor. Louis Aragon’un “Dünyanın en güzel aşk hikâyesi” dediği bu yapıt olumsuz koşulları, hayatın zorluklarını, hatta bir olasılık olarak insan kötülüğünü apaçık biçimde içeriyor. Aynı şekilde, geleneksel değerlerin bir yönüyle tutuculuğu ve toplumsal baskıları ortaya çıkarabilecek olması hikâyenin her satırında hissediliyor.

Cemile doğup büyüdüğü dünyadan ayrılıp evlendiği adamın ailesine gelin gelmiştir. Bu yeni hayatın hemen başında çıkan savaştan dolayı, daha da çekilmez bir hasretlik içinde kalmıştır genç kadın. Çünkü kocası savaşa gitmiştir. Cepheden zaten seyrek gelen mektupların sadece sonunda, “karım Cemile’ye selam ederim” diye adı geçmektedir.

Cemile büyüklerine karşı saygılı, geleneksel değerlere uyarak yaşayan biridir. Ancak özgür ruhlu ve kimseye boyun eğmeyen bir yönü de vardır.

Danyar ise, yaralandığı için cepheden geri gelmiş bir genç adamdır. İyileşip geri de dönebilir ama cephe gerisinde de yapılacak çok iş vardır. Öylesine içe kapanık, çevresiyle öyle az iletişim kuran biridir ki, hakkında fazla bir şey bilmeyiz. Onunla ilgili pek bir fikrimiz oluşmaz. Ama türküleri sevdiğini biliriz. Doğa, vatan, hüzün, güzellik, hayat dolu türküler söyler. Karanlık gecelerde titreyen alevlerin aydınlattığı yüzünü görürüz. Dalgalanarak etrafa yayılan türküler, bir süre sonra Danyar’ın aşkını dile getirmeye başlar. Bu ezgiler Cemile’nin içine işler. Genç kadının da yüreğine aşk dolar, hasret dolar.

Ne geleneksel değerlere, aile bağlarına, kocaya sadakat ilkesine eleştirel yaklaşıyor Aytmatov ne de Cemile’nin özgür duygularına. Anlatının gerilimi, olumlu unsurların çelişkisiyle yükseliyor.

Devamı İZDİHAM‘da, tıklayınız.

Canavarları Yenmek İçin Kılavuz

Büyümek, tehlikelerle dolu, zorlu bir yolculuktur. Bu yolda karşınıza engeller, kılavuzlar ve canavarlar çıkacaktır. Çocuklar belki de bu yüzden korksalar da canavar hikâyelerini dinlemek/okumak/seyretmek isterler. Çünkü bu hikâyelerde, canavarları nasıl yenebileceğimize dair ipuçları gizlidir.

Canavarlar ilkel dürtülerimizi, kimseye itiraf edemediğimiz korkularımızı, çözemediğimiz problemleri temsil ederler. Canavar bazen insanın karanlık tarafıdır bazen anlamak istemediğimiz ötekidir. Bazen de bizzat ölüm muammasının kendisidir. Canavarın olduğu yerde kahraman da vardır. Bununla birlikte kahramanın canavar olduğu hikâyeler de anlatılmıştır. Ne çeşit olursa olsun bu tür hikâyeleri okumak/dinlemek/seyretmek çok eğlenceli ve iyileştiricidir.

On yılı aşkın çocuk edebiyatı okuma atölyesi düzenleyen Ümit Yaşar Özkan atölyenin bu yılki çalışmasından olan canavar okumalarından yola çıkarak sizler için bir canavar kitaplığı hazırladı. Read more

Mutlak Güç, Mutlaka Çürütür

Faşizm, savaş, toplama kampları, duş odaları, cinayet, ayrımcılık, dayak, alkolizm, tecavüz girişimi, intihar… Yaşlı dünyamızda olup biten kötülükler ve insanın insana ettiği mezalim meselelerinde, çocuğunuzla ilişkiniz üç maymun mesafesindeyse John Boyne’un Zirvenin Dibindeki Çocuk adlı kitabını ondan uzak tutsanız iyi olur. Yok, eğer çocuklarınızı bir fanusa kapayarak büyütemeyeceğinizin farkında, “çocuk ve genç edebiyatı çocukça, zararsız konuları ele almalı” ekolünü geride bırakmış bir ebeveynseniz; sert ancak (çocuk ya da yetişkin) insan ruhuna ayna tutan, kafa yormaya, soru sormaya, insanın her türlü halini anlamaya çağıran bir hikâyeye başlamadan önce derin bir nefes almanızı öneririm.

Yıl 1936. İkinci Dünya Savaşı kapıda. Pierrot, Fransız annesiyle birlikte Paris’te yaşayan 7 yaşında bir çocuktur. Katıldığı İlk Büyük Savaş’ın yol açtığı travmayla baş edemeyen Alman babası, Pierrot 4 yaşındayken, evi terkettikten sonra kendini bir trenin altına atarak yaşamına son verir. Çok sevdiği köpeği Dartanyan ile en iyi arkadaşı Anshel’in sevgisi ve dostluğu, zor zamanlarında Pierrot’nun en büyük desteği olur. Duyma engelli olan Anshel’le işaret dili ve arkadaşının yazdığı hikâyeler aracılığıyla iletişim kuran Pierrot, kısa yaşamındaki ikinci darbeyi de annesini bir hastalık yüzünden aniden kaybettiğinde alır.
Pierrot’ya yetimhane yolları görünmüştür. Yetimhanede hayat çok kolay değildir, ancak orada uzun süre kalmaz. Adını duyduğu ama hiç tanışmadığı Avusturya’da yaşayan halası Beatrix, onu Bavyera Alplerindeki Berghof’a, baş kâhya olarak yaşadığı eve davet eder.

Tarihe meraklı olan okurlar, Berghof adını hatırlayabilir. Hani şu Nazi lideri Adolf Hitler’in Avusturya’nın dağlarındaki ünlü “babaevi”. Pierrot, eve adımını atar atmaz, halası, ona zarar gelir endişesi yüzünden, adının Almancası olan Pieter’i kullanmaya başlar. Fransız giysileri, Alman olanlarla değiştirilir ve bir Yahudi olan Paris’teki arkadaşı Anshel’in adını anması yasaklanır. Hep aynı cümleyle: “İstediğini düşün, ama yüksek sesle söyleme”

Çok geçmeden tanıştığı ev sahibinin gücü ve otoritesinden gözü kamaşan kahramanımızın kaderi, Führer’in onu bir Nazi olarak yetiştirmeye karar vermesiyle birlikte, biz okurların trajediyle biteceğini bildiğimiz, karanlık bir yola girecektir. Yaşından küçük gösteren yetim bir çocuk olarak, biraz da çaresizlikle maruz kaldığı zorbalığa boyun eğmektense bir zorba olmanın daha iyi olabileceğini düşünürken (ve söylerken) yakalarız onu sık sık. Çok özendiği üniformaya kavuşup, ordusu olmasa da askeri bir ünvana sahip olduğunda, yani bir tür “Nazi maskotu” haline geldiğindeyse kimsenin ona zarar veremeyeceği çizgiyi öyle hızlı geçer ki Hitler’in şoförü Ernst’in “Üniformalar hiçbir suçluluk hissetmeden içimizdeki kötülüğü dışa vurmamızı sağlar” diye uyaran sesi, kulaklarına bir türlü ulaşmaz/ulaşamaz. Read more

Bir Avukattan Çocuk Kitabı: Nasreddin Hoca’nın Bisikleti

Mehmet Ali Başaran’ın ikinci kitabı “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti” 2016 yılında Beyan Yayınları’ndan çıktı. Yazarın ilk kitabı “Gazete Okuyan Tavuk”tan tanıdığımız kahramanı Vuk Gıtgıt’ın maceraları, birbirinden ilginç ve eğlenceli dört masalla, kaldığı yerden devam ediyor.

Kitapları ve okumayı pek seven tavuğumuz, tıpkı ilk kitaptaki gibi gazetesini eline alıp okumaya koyulur. Böylece masallarımız da başlamış olur. Vuk Gıtgıt, okuduğu haberlerdeki kişilerle tanışmak, dertlerini dinlemek ve onlara yardım edebilmek için sırtına çantasını takıp yollara düşer.

İlk okuduğu haber, kitabın da ilk masalı olan “Feribot Kaçıran Çete Yakalandı” haberidir. Leopar, Martı, Kanguru ve Mirket’ten oluşan hayvan çetesi bir yolcu feribotunu kaçırmıştır. Başları derttedir. Eski dostlarına yardım etmek isteyen Vuk Gıtgıt, onları bulur ve olup biteni bir de onlardan dinler. Bu masalda ve diğer masallarda dikkat çekici olan nokta; gerçekte olan olaylarla gazetede yazılanların birbirinden çok farklı olmasıdır.

“İstanbul’un Ağaçları Hastalandı” masalında ise İstanbul’daki bütün ağaçların ilginç bir şekilde yapraklarını dökmesi konu edilmiş. Bu masalda yazar, 40 milyon nüfusa sahip bir İstanbul’a bakıyor. Okurlarını geleceğe götürerek masalsı bir distopya içine çekiyor.

Kitaba ismini veren masal “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”nde ise, devir değişince Nasreddin Hoca’yı da biraz değişmiş görüyoruz. Bu masala konu olan haberde eğlence ve mizah baskın: “Ünü ülke sınırlarını aşan neşe kaynağımız Nasreddin Hoca birkaç gündür çok üzgün. Hoca’nın yol arkadaşı olan sevgili bisikleti çalındı. Haber sadece Hoca’yı değil bütün sevenlerini çok üzdü. Köy halkı olay gününden bu yana birlik olmuş, Hoca’nın bisikletini arıyor. Bisikleti bulmak için köye şehir dışından ekipler dahi geldi. Hoca’nın evi başsağlığı dileyenlerle dolup taşarken, çocuklar bahçede nöbet tutuyorlar. Read more

Doğa Dostu Kardeşler

Doğa Dostu Kardeşler

Çevre sorunlarıyla ilgili pek çok çocuk kitapları yazılmıştır. Bu kitapların çoğu ya didaktik bir uslupla çocukları çevresel felaketler konusunda acemice bilinçlendirmek isterken diğer birçoğu da bilim kurgu şeklini tercih ederek konuyu başka bir düzleme çekmekte, bizden uzaklaştırmaktadır. Az sayıda çocuk kitabı meseleyi yakınsak bir şekilde ele alıp uygulanabilir yöntemlerle aşmayı önerir. İşte onlardan biri: Doğa Dostu Kardeşler serisi. Her biri farklı bir ülkede geçen hikâye örgüsünde çevre sorunlarını okurken anlıyoruz ki sadece birkaç ülkenin değil koca bir dünyanın meselesi artık bu!

Alışkanlıklarımızdan vazgeçemeyiz. Elektiriksiz, arabasız, tabletsiz bir hayat düşünemeyiz. Evlerimizin bizi sesten ve soğuktan korumasını, banyomuza kadar gelen sıcak suyu, eğlence anlayışlarımızı değiştiremeyiz. Bavulu toplayıp bir dağ köyüne yerleşemeyiz; ama hayatlarımıza devam ederken bile bu dünya için yapabileceğimiz bir şeyler yok mudur? Read more

1 2 3 4