Buz Ejderhası

Buz Ejderhası Kuzey Avrupa’nın halk anlatılarının en yaygın karakterlerinden biri. Bugüne kadar farklı anlatımlarla dile gelen bu masal karakterinin en yenisi Troon Harrison’un kaleminden çıktı. Andrea Offermann’in büyüleyici çizimleri bu masalı daha da görkemli kılıyor şüphesiz.

Tam da bahara ulaştığımız şu günlerde kış mevsiminin gidiyor oluşunu nasıl anlıyoruz? Kış mevsiminin ardından ona el sallamak, bir sonraki gelişine kadar beyazı ve kardan adamları görmeyecek olmak, mevsimlerin nasıl bir döngü izlediğini tefekkür etmek gibi bir dizi çocuksu eylem… Hangisi bizim zihin dünyamızda yer ediyor?

Her şeyi deterministçe yorumladığımız bu mekanik algı hükümdarlığında masallar, efsaneler ve mitolojiler gerçekçi yapımızı biraz alt üst ediyor. Çok fazla kış yaşamayan bilmez belki ama Harrison buz kesmiş soğuktan, açlıktan ve ölmek korkusundan yorgun düşmüş bir ailenin dramını hatırlatıyor bize. Bir türlü gelmek bilmeyen baharı nasıl çağırmak gerek? Buz ejderhaları sarmışsa tüm ülkeyi hem de! Ama yaralanmıştır buz ejderhası bu yüzden çok istese de o da terk edemez ülkeyi ve ardından gelemez bahar bir türlü. Zümrüt yeşili gözleri olan bu kız çocuğu tüm korkularının sebebi olan bu buz ejderhasına evindeki son yiyeceği, reçelli ekmek dilimini paylaşacak ve onu iyileştirecektir.

Bir sevgi, sabır ve mücadele masalı… Kainatı çocuksu motiflerle yorumlayan ve hayali karakterlerle zenginleştiren bir algı biçimi… Şimdilerde de benzer bir masal Newruz için dile geliyor. Belki buradan başlayabiliriz dünyayı masalların diliyle okumaya…

HİÇ “HAK”SIZ OLUR MU ÇOCUKLAR?

Çocuk insanın fihristi madem, o hâlde insanı anlamaya giden yol da çocukluğundan geçer. Bu anlama ve anlamlandırma çabası içinde muhakkak ki referanslar vardır. Farklı kültür ve medeniyet anlayışlarını doğuran bu referanslar, çocuğa ve onun haklarıyla ilgili sorulara da cevap sunar.

“İnsan Hakları” ifadesinin günümüz şekliyle dilden dile dolaşan hikâyesi aslında oldukça yeni, modern, Batılı ve sekülerdir. Bu perspektiften ele aldığımız insan hakları kabulü, bizim insan kabulümüzü de verir. Tüm dünyada ise bu kabullerin tek mutlak doğruymuş olduğu dayatması söz konusudur. Oysa bu dayatmayı reddederek kendi referanslarını ortaya koyacak, yeni bir paradigma inşası yahut köklere dönüş -adına ne derseniz deyin- Batılı olmayan bir yorum bulmak mümkündür!

Aslında en kestirmeden, Mustafa Ökkeş Evren’in HİÇ “HAK”SIZ OLUR MU ÇOCUKLAR? isimli şiir kitabına getirmeli konuyu. Yazarın çocuğu ele aldığı boyut, bugünkü Batılı sınırlamaların yetişemeyeceği bir yerde duruyor. Her bir şiir her bir satır, çocuğu vahiy penceresinden okumaya bir giriş sağlıyor. Referansın fıtrat ve vahiy olduğu bu okuma üslubunda, haklara indirgenmemiş; ama haklarıyla var olan çocuğun portresini de görürüz.

Çocuklar elbette hiç haksız değil; çünkü onlara çocukluklarını unutturduk… İçimizdeki çocuğun öldüğünü söylediklerinde de hiç haksız değiller. Dünyanın böyle gitmek zorunda olmadığını, yeniden bir inanışla güzel bir dünya için çalışmanın boş bir hayal olmadığını söylerken de hiç haksız değiller.

Onlara haklarını teslim etmek için yetişkin zorbalığına bir son vermenin başlangıcı niteliğinde bir kitap…

YAZAN: SONGÜL İNANÇ

KAYNAK: ÇOCUK ŞEHRİ DERGİSİ SAYI 9

Barış İçin Bir Kitap: Düşman

Çocuklara savaş gibi trajedik bir olguyu anlatmak her zaman çok zordur. Sebepler ve sonuçlar cevaplanması gereken çok sayıda soru bırakır çocukların dünyasında… Ama bu soruların yetişkinlerin dünyasında da ağır bir yüke dönüşmediğini kim iddia edebilir ki…

Ülkemizde Uluslararası Af Örgütü katkılarıyla yayına hazırlanan Barış İçin Bir Kitap: Düşman isimli çalışma Ginko Çocuk‘tan çıktı. Birbirine düşman edilmiş iki askerin duygularına yer veren bu resimli kitap, çocuklara savaşı gayet hassas bir teknikle anlatıyor.

Yazar Davide Cali’nin bu hassasiyeti takdire şayan zira savaşı anlatan bir kitapta ne kan var ne de havada uçuşan parçalanmış cesetler… Sadece duygular var; iki yorgun, savaştan bıkmış, sevgiyi arayan ve eski barış dolu günlere özlem duyan askerlerin duyguları… Üstelik bir tiyatro perdesini andıran çizimlerle açılan kitap, savaşın koskoca bir oyun olduğunu düşündürtüyor.

Kitap “düşman kim” sorusuna epe kafa yorduran cinsten. Asker yetkililerin savaşı bitirmeye pek niyetli olmadığını görünce düşman askeri öldürmeye karar verir. Böylece savaşın gerçekten biteceğini ve artık eve dönebileceğini düşünür. Gizlice öldürmek için düşman askere yaklaştığında onun da eline tutuşturulmuş bir kırmızı kitap olduğunu, o düşmanın da bir ailesi olduğunu görür. Tıpkı kendisi gibi bir insan, bir asker…

Kitap, düşman diye bize öğretilenlerin bizim gibi birer insan olduğunu anladığımızda savaşın gerçek anlamda biteceğini fısıldıyor. Şiddetin zerresinin yer almadığı bir anlatımın imkanını gösteren yazar, barış için oluşturulması gereken literatüre büyük bir katkı sağlamış oluyor.

Ginko Çocuk kitapla ilgili etkinlik düzenlemek isteyenler için özel bir çalışma da hazırlamış. İlgilenenler bakabilir.

Hareketli Kağıt Oyuncaklar Kitabı

Hareket eden şeyler deyince dile gelen otomat kelimesini bu günlerde çok sık duyuyoruz. Gelişen robot teknolojisiyle birlikte ne çok ürün görüyoruz otomat sistemli değil mi? Zaten son yüz yılımıza otomatlar hükmediyor desek abartı bir ifade de olmaz. Öte yandan Uniq İstanbul’daki Cezeri sergisindeki otomatların büyüleyici görüntüleri otomatın hayatımızda çok eskiden beri olduğunu hatırlatıyor.

Rob Ives, sadece kağıtları kullanarak otomat sistemli oyuncaklar üretiyor. Oldukça eğlenceli görülen bu oyuncaklar için ihtiyacınız olan tek şey ince motor kasları! Cetvel, makas, yapıştırıcılar ve rengarenk kağıtlar işin en kolay kısmı…

Kendi sitesinde çalışmalarını görebileceğiniz Rob Ives’in kağıt otomatlar kitabı ülkemizde pek bilinmiyor. Oysa Marsık Kitap 2005 yılında Ives’in çocuklar için hazırladığı kitabı ülkemize getirmişti. İçerisinde tam dört tane oyuncak bulunuyor.

Bu oyuncaklar, el becerilerini geliştirmenin yanı sıra onlara dengeyi, denge noktalarını Newton’un denge kuramındaki askiyon ve reaksiyonun eşitlik ilkesini öğreterek el devinimiyle işleyen oyuncakları ürettirecek ve düşünme yetilerini geliştirecektir.

Sadece kağıtlardan değil türlü atıklardan, eşyalardan üretebileceğiniz robotlar da Ives’ın çalışmalarının arasında yer alıyor.

Uçan Mermi

Savaşı bir merminin diliyle anlatan Liu Zhenjun’un başarılı çalışması Uçan Mermi EDAM Yayıncılık tarafından Türkçe’ye kazandırıldı.

Uçuyor olmaktan dolayı mutlu olan, hep uçma hayalleri kuran bir merminin bu hayalinin büyük bir hüsranla sona ermesini anlatan bu acıklı hikâyede savaşın büyük yıkımına değiniyor yazar.

Dokunduğu yere zarar vermekten korkan bu uçan merminin öyküsü ile birlikte belki de ilk kez silahların dile geldiği bir metinle bakacağız savaşa.

Çocuk ve Gençlik Kitaplarında Başörtüsü

Ülkemizde başörtüsünü İslam’ın bir emri olarak gören ve takan çok sayıda kadın bulunuyor. Çocuklarına İslami değerleri ve kuralları aktarmak isteyen söz konusu kadınlara yardımcı olabilecek kaç başörtüsü temalı çocuk kitabı var diye inceledik ve çok az sayıda kitap olduğunu gördük.

Günümüzde kitaplar artık değer öğretme, enforme etme ve davranış kazandırma anlamında medyadan sonra en temel araçların başında geliyor. Ebeveynler pek çok dini kuralı ve değeri çocuklarına aktarırken kitaplardan bolca yardım alıyor. Peki ebeveynler başörtüsünü büyümekte olan kız çocuklarına nasıl anlatıyorlar? Bunun için kitaplara ihtiyaç duyuyorlar mı? Duyuyorlarsa onların bu ihtiyacını karşılayacak kaç kitap var yayımlanan?

Akla ilk gelen Fatma Çağdaş Börekçi’nin kaleme aldığı Aklımda Deli Sorular kitabı. Ortaokul öğrencisi üç genç kızın hem büyümek üzerine hem de başörtülü bir hayata geçmek üzerine sorunlarını ele alıyor.

Daha küçük çocuklar için ise Benim Tarzım kitabında eğlenceli bir anlatım var. Rengarenk şallar ve şal bağlama modelleri arasında kararsız kalan küçük kız için ilk ders başı örtmenin tek bir modele indirgenemeyeceğidir. Hem farklılıkların normal olduğu hem de başı örtmenin müslüman kadın için gayet doğal bir durum olduğu anlatılıyor.

Başörtümle Çok Mutluyum ise bir boyama kitabı. Renkler ve çizgiler üzerinden çocukları başörtülü bir hayata aşina kılıyor denebilir.

Uzun yıllar 28 Şubat gibi bir zulmü yaşamış çoğunluğun başörtüsünün önemini ve değerini anlatabileceği, başörtü takmaya alıştırma ve tesettürün nasıl olması gerektiği gibi konularda çocuklar ve gençler için hazırlanan bir kitaba ihtiyaç duymaması ne ilginçtir?

Öte yandan günümüz gençleri, daha önceden de olduğu gibi, gençlik kitaplarına pek meraklıdır. O kitaplar piyasa gençliğine göre şekillenir ve gençler o satırlarda kendilerini bulmak isterler. Başörtülülerin yeterince tesettüre uymamasının eleştirildiği ve deizmin yaygınlaştığı günümüzde gençlere bu minvalde bir roman yazılmasının gerekliliği yok mudur?

Bu konunun gerçekten çok ihmal edildiğini düşünüyor, gerçekçi ve özgün bir çocuk/gençlik romanının yazılmasını zaruri görüyorum.

Bu konuda Batı’da daha fazla çocuk/gençlik kitabı yayımlanıyor. Belki de İslamofobia etkisiyle bu tür bir bilinçlendirme için kolları sıvamışlardır.

Nanni’s Hijab, Under my Hijab, The Swirling Hijab ve daha çok sayıda kitap çocuk ve gençler için kaleme alınıyor.

Hidayet romanlarında yer alan müslüman kadın imajının edilgenliğini ve kadın bedeni üzerinden yürütülen bir davanın bu listede yeri olmadığını belirtmek isterim.

Yazan: Elif Yıldız

Bir Gök Dolusu Güvercin

Yalvaç Ural’ın ilk baskısını 1979’da yapan kitabı “Bir Gök Dolusu Güvercin”de erkek çocuklarının baş karakter olduğu kısa hikâyeler yer alıyor.

Yazarın çocukları, yaşadıkları hayatın içinde anlatan bir tercihi vardır. Bu doğal, samimi ve gerçekçi yaklaşım sayesinde bugün bile keyifle okunan bir etkiye sahip.

Kitaptaki erkek çocuklar adına yoksulluk denen hayat gerçeğinin yanı sıra erkek olmayı da öğrenen tiplerdir. Yaramazlıkları, cesaretleri, korkuyla eve dönüşleri, ertesi gün yeni maceralara yelken açışları, olağan insan ilişkileri içindeki öğrenmişlikleri ile bildiğimiz taşra çocuklarıdır.

Ya biraz eskiye gitmek ya da aynı zamanda yaşayıp başka hayatlar süren i çocukları tanımak için okunası bir kitap.

Yayın Dünyasında Yeni Bir İsim: Arden Yayınları

Bürkem Cevher, Ocak ayında yayın hayatına başlayan Arden Yayınları’nın üç çocuk kitabını AGOS için yazdı.

***

Fantastik kuşlar 

İlk kitap ‘Ortaçağ Ermeni Minyatürlerinden Fantastik Kuşlar’ isimli bir boyama kitabıydı. Bu kitabı görür görmez, hastanede kaldığımız zamanlarda kızımla boyama yaparak geçirdiğimiz günleri anımsadım. Belki zor bir ortamda, zor şartlar altında kalıyorduk ama boyama yaparken çok eğleniyorduk; bazen en uyumsuz boyamayı kim yapacak yarışı yapıp eğleniyorduk bazen de aynı sayfanın başka uçlarından beraberce ama birbirimizden bağımsız olarak boyamaya başlıyor sonunda iki farklı boyama tekniğinin bileşimiyle ortaya çıkan resmi kimi zaman gülerek kimi zaman hayranlıkla izliyorduk. 

Bir anda o kuşları boyadığımızı hayal ettim. Ama artık kızım büyüdü, boyamayı bıraktı; canım sıkıldıkça ben tek başıma boyamaya başladım resimleri. ‘Fantastik Kuşlar’da yer alan kimi resimleri ilkokul öncesi çocuklar bile rahatlıkla boyayabilir, bazı kuşları boyamak ise biraz daha dikkat ve beceri istiyor. Ancak her hâlükârda çocuklarınızla eğlenceli zaman geçirmek için birlikte boyamanızı tavsiye ederim. İnanın birkaç saati nasıl geçirdiğinizi anlamayacaksınız. 

52 masal

Hediye paketimden çıkan ikinci kitap ise ciltli, büyükçe bir kitaptı ve masal seven herkesin dikkatini hemen çekerdi. Angela McAllister’ın yazdığı Ayşen Gür’ün Türkçeye kazandırdığı, ‘Masallarla Dolu Bir Yıl: Dünyanın Dört Bir Yanından 52 Halk Masalı ve Efsane’. Masalların birkaç tanesini eve dönüş yolunda metroda okudum hemen. Bazıları uzak ülkelerde, bazıları hemen yanı başımızda kutlanan bayramların, şenliklerin, kültürel geleneklerin, özel günlerin ve değişen mevsimlerin izinde 52 değişik masalın yer aldığı bu kitaptaki öykülerin kimi çok eğlenceli, kimi ürkütücü, bazıları ise hüzünlü. Kitapta üç dört sayfa uzunluğunda öyküler de var bir cümle ile tüylerinizi diken diken eden bir öykü de. 

Masallarda kaybolmayı, farklı ülkelerdeki masalları dinlemeyi seven herkese hararetle tavsiye ederim ‘Masallarla Dolu Bir Yıl’ı. Benim favorim ‘5 Kasım Şenlik Ateşi Festivali’ anısına anlatılan ‘Örümcek Nine Ateşi Nasıl Taşıdı’ isimli Kızılderili masalıydı. Dünya yeni yaratıldığında henüz gökyüzünde ne güneş, ne ay ne de yıldızlar varken, küçücük bir örümceğin dünyanın başka bir yanından ateşi getirip güneşi, ayı ve yıldızları nasıl yarattığına dair bu kısa öyküyü çok severek okudum. Hem minicik bir örümceğin boyutlarından dolayı küçümsenmesine üzüldüm, hem de ancak bir dişinin ateşi bir kapta taşımayı akıl edebileceğini bilen Kızılderilileri saygıyla andım. 

Vejetaryen kurtlar 

Ancak kitaplardan  bir tanesi vardı ki yine kızımın küçüklüğüne dönüverdim. Ayesha L. Rubio’nun yazdığı ‘Kırmızı Başlıklı Kız ve Vejetaryen Kurt’ ismini görür görmez kızım daha küçükken beraber okuduğumuz ve çok sevdiğimiz başka bir kitabı anımsadım: Kır Çiçeği Yayınları tarafından yayınlanan, Sara Şahinkanat’ın yazdığı ve Ayşe İnan Alican’ın resimlediği ‘Kim Korkar Kırmızı Başlıklı Kız’dan?’. Ne çok severdik bu kitabı. 

Öncelikle Rubio’nun ‘Kırmızı Başlıklı Kız ve Vejetaryen Kurt’undan bahsedecek olursak, Rubio bu öyküsünde klasik Kırmızı Başlıklı Kurt öyküsünü dönüştürerek daha insancıl ve hayvan haklarına saygılı hale getirmiş. Küçük kurt tüm arkadaşlarının ve ailesinin alaylarına rağmen avlanmayan ve hatta et yemeyen bir kurttur. Ancak bu alaylar onu yaralamaktadır. Bu nedenle de  kırmızı başlıklı kızı görünce aklına bir plan gelir; önce kırmızı başlıklı kızı ve büyükannesini sonra da kırmızı başlıklı kızın götürdüğü frambuazlı pastayı tatlı niyetine yemeğe karar verir. Ancak işler sandığı gibi gitmez. Hem kırmızı başlıklı kızı hem de büyükannesinin dostluğunu çok sever. Kitapta dikkat çeken en önemli ögelerden biri de sadece kurt değil kırmızı başlıklı kız ve büyükannesi de vejetaryendir. Bu öyküde farklı beslenme biçimlerine ve hayat tarzlarına saygının önemi ön planda yer almıştır. 

KAYNAK: AGOS

“Ben Bilal” kitabından 22 etkileyici söz

Çağrı ve Ömer Muhtar filmlerinin senaristi H. A. L. Craig’in kaleme aldığı “Ben Bilal” kitabı, İslam’ın ilk müezzininin hayatının kurgusal bir anlatımı. Bu etkileyici hayat hikâyesinden 22 kesiti sizler için derledik.

***

  1. Benim İslam’a inanan üçüncü kişi olduğumu söylüyorlar. Ancak bu, bana verdikleri çok büyük bir paye. Yalnızca dokuzuncu kişiyim. Benim gurur duyduğum şey ise, ilk ashabın en düşük sınıfından olmamdır; çünkü bir taşın altında bulundum. (sf.33)
  2. Evle alakalı hangi ağır iş olursa olsun, onu yapardı. Tarih bile onu değiştirmedi. Peygamber sonra halife olup dünyanın yarısını irade ederken, orduları imparatorlukları hallaç pamuğu gibi atarken onu nerede bulabilirdiniz? Kapısının önünde ayakkabılarını tamir ederken. (Hz. Ebubekir’den söz ettiği kısım sf. 41)
  3. Hz. Ebubekir soruyor: “Eğer sana kalem açarsam, yazmayı öğrenir misin?” Soru çokça işitmediğim ölçüde öylesineydi ve neredeyse sorulur cinsten değildi. Yine de bu, köleliği aştığım andı. Ebu Bekir’in benim için verdiği değil, bana verdiği bu şey beni azad etti. 8sf. 43)
  4. Eğer yeterince uzun yaşarsam, mucizelerden bir şeyler anlayabilirim; elbette birine mucize olan diğerine yalnızca meseldir. (sf.47)
  5. Kişi bir dağın zirvesinden, küçük meşgaleleri olan başların üstünden ötesini görebilir. Hira’dan Mekke’nin ötesinde kabilelerin hareket ettiği, kervanların yola çıktığı ve çok eski zamanlardan beri çobanların sürülerin gerisinde durdukları kahverengi Hicaz bölgesine bakarsınız. Bu, güzellik ve istila, haşinlik ve uyum içine uzatılmış bir dünyadır. Ancak sessizlikle hareket eder, çünkü bir dağın zirvesinde hiçbir uyumsuzluk veya insan sesi size ulaşmaz. Kulaklarınız Allah’a açıktır. (sf.55)
  6. Şimdiye geriye dönüp baktığımda, onların beşeri zaaflardan dolayı bizden nefret ettiklerini biliyorum. Hakikatin başını gösterdiği yerde, insanların sanki hayatlarına canavarlar girmiş gibi o başı kesmek için koşuşturmaları nahoş bir gerçek. Hakikat her daim ilkin bir düşman olarak görülmüş, kin ve alakayla saldırıya uğramıştır. (sf.62)
  7. Çocukların öldürülmesinden kastın ne olduğunu size izah etmeliyim; çünkü otuz yıl içinde Muhammed (a.s.) dünyayı öylesine hızlı döndürdü ki bazen hâlâ üzerinde yürüyüp yürümediğimizi, yıldızlar arasına savrulup savrulmadığımızı merak ediyorum. (sf.64)
  8. Gökyüzüne baktık; ancak Musa’ya geldiği gibi bize menn (kudret helvası) gelmedi. Hâlâ göğüs germekte ve zulmün, bir insanın belini kırmazsa omurgasını güçlendirdiğini fark etmekteydik. Elbette bu menn’den daha büyük bir lütuftu. (sf. 73)
  9. İşte Akabe biatı böyle oldu. Kayalıklar arasında kuru bir nehir yatağında gerçekleşti; ama işte ben sadece gördüğünüz gibi Afrika’dan siyahi bir adamım- o gece herhangi bir yerde değil, Allah’ın gönlünde olduğumuzu düşündüm. (sf.89)
  10. Bu güzergâh binlerce yıldır milyonlarca insan tarafından kat edilmiş ve rüzgar, bu yolcuların her birinin ayak izleri üzerine kum serpmiştir. Bizimkiler hariç. Biz farklıydık. Biz ticari yük değil, Allah’ın yüklediği sorumluluğu taşıyorduk. Dünya durdukça ayak izlerimiz ayan beyan kalacak. Çünkü biz Birinci Yıl’ın Birinci Günüydük; seyahatimiz hicret, takvimimizi tayin etmekteydi. Bizim adımlarımız zamanı başlattı. (sf.92)
  11. Hepimiz ağır, çirkin, hafif, gizemli, hantal, irice ve ağırca hareket eden hayvanı vahanın derinliklerine doğru takip ediyorduk. Kuyruğuna yapıştık diyemeyeceğim ama onun başıyla birlikte dönüyorduk diyebilirim. o zaman bilmiyorduk, ancak o deve, hörgücünün altında hem bizim yerleşim alanımızı hem de Peygamber’in kabrini barındırıyordu. Peygamber hayatının en önemli siyasi kararını bir yük hayvanına terk ediyordu. (sf. 100)
  12. İskender’in savaş atı Bucephalus ve Caligula’nın Roma senatörü yaptığı at Incitatus unutulduğunda, hicret biniti Muhammed (a.s.)’in devesi Kusva’ı hâlâ hatırlayacaklar. (sf.100)
  13. Ben, Bizans’taki İlahi Hikmet Kilisesi’nin kubbesi altında durduğumu söyleyemem, ama ne yaptıysak biz yapmıştık; ibadetimiz için bir ev. O an Hamza, el emeğimize dair kendine has ince sözlerini buyurdu: “Bu Musa’nın beşiği gibi” ve bu karşılaştırma Peygamber’i hoşnut etti. (sf. 105)
  14. Bir köle olarak eski kaybolması güç dürtülerim, anlamadan bile önce harekete geçmemi öğretmişti bana. Mescitteki her yüzün bana çevrildiğini gördüm; sonra gün ağardı. Ancak benim, İslam’ın sesine dönüşebilecek bir sözüm yoktu. Zeyd elini elime koyup “Keşke benim de İslam’a verecek böylesi bir hediyem olsa” dedi. (sf. 106)
  15. Aşağı indiğimde Muhammed (a.s.) beni en yakınına oturttu. İnsanlar etrafımızda kümelendiler. Allah Resulü köle çocuğuyla oturmaktaydı. Uzunca bir süre hiçbir şey söylemedi ve kabul etmeliyim ki ben de kendi gizemimde kaybolmuştum. Doğruldu ve beni kollarına aldı. “Bilal mescidimi tamamladın.” (sf.109)
  16. Bazen ilk savaşları gözlerimizle kazandığımızı düşünüyorum. (sf.111)
  17. Tüm savaşlarımızda O’nun çizgisini kullandık ve yalnızca O’nu değiştirdiğimizde acı çektik. (sf. 123)
  18. Ateşimizin yanında durdu, ama hiçbirimiz kalkmadı. Sonra semadan düşmüş gibi ufukta parıldayan binlerce kamp ateşimize baktı. “Muhammed’in krallığı çok genişlemiş” dedi. Bu yanlış ifade benim için çok fazlaydı ve bu sebeple onu düzelttim: “Muhammed (a.s.) bir kral değil, bir peygamberdir.” (sf.139)
  19. Çıkmamı istediğinde, elbette ki niye çıkmamı istediğini biliyordum. Benim o damdaki varlığım, ezan okumam, İbrahim’in inşa ettiği bu binanın artık Allah’a ibadete açıldığına dair insanlığa bir işaret olacaktı. Peygamber’in dediği gibi, Medine’deki ilk ezanım mescidini tamamlamıştı; şimdiyse ezanım, Kâbe’nin temizlenişinin sembolü olacaktı. (sf. 145)
  20. Ezanı okudum. İyi de okudum. İyi okuduğumu biliyorum; çünkü Arafat tepesinden yankılanıp geri gelişini işittim. Her kutsal mekân cevap verdi. (sf. 146)
  21. İki gün koma ve uyanış arasında sürüklendi ve iki gün boyunca, ayaklarımı zihnimden uzaklaşmak için kullandım. Koşmak hariç kapısını asla terk etmedim. Bir suyun diğerinin yapamadığı bir şifaya sahip olduğu umuduyla yedi farklı kuyudan su getirdim. (sf. 151)
  22. Tekrar asla ezan okuyamadım. Bacaklarım beni tartmıyordu. Kederim beni engelledi. Damda, bir kelimeyi bulup sonra diğerinin yarısını bularak kelimeleri hatırlamaya çabalar halde duruyordum. Adını tamamlayamadım ve dört kez hıçkırarak başa döndüm. Nihayet bana acıdılar ve aşağı inmeme yardım ettiler. (sf. 153)
  23. Eğer herhangi biri beni hatırlarsa, beni arkadaşlarım hatırlasın. Beni merak eden herhangi birine söyleyin, “Bilal, O’nun yoldaşıydı” deyin. (sf. 157)
1 2 3 22