Dağlarca mucizesi

“Arka arkaya yeni şiir kitapları çıkıyor Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın… Mevcut haliyle binlerce sayfayı bulan şiirlerine yeni kitaplar ekleniyor ve Dağlarca bir dil ve şiir toprağı gibi kabarmayı sürdürüyor.”

Hürriyet Kitap Sanat’ta Ömer Erdem YKY’nin yeni Fazıl Hüsnü Dağlarca kitaplığı hakkında yazdı:

“Nesir yazmayı ‘bir tür hamallık’ gördüğünü söylerdi şair. Bu ondaki ‘şiir söyleme’ hacmini daha da artırmış gözüküyor. Şiirde çok yazmak tartışmalıdır. Ne var ki Dağlarca, tür, biçim ve tema değiştire değiştire, deneye yanıla ilerlemiş, adeta kendine özgü bir yazma aşkı yaratmıştır. Petrol için ‘yeryağ’ kelimesini türeten, uzayda konuşulacak dil peşine düşen, çocukları görmezden gelmeyen, yetmedi Cumhuriyet tarihi ve epopeyle yakından ilgilenen Dağlarca, şiirin uzayında yeni bir uzay geliştirerek kaybolmaya hepten karşı çıkmış gibidir. Öyle anlaşılıyor ki arkadaşlarının cebinden, duvarlardan, dergilerden, defterlerden, mektuplardan daha nice şiirler çıkacak.

‘Yaşamamalarda’, bu bağlamda yeni bir toplam ve Dağlarca şiirini düşünmeye elverişli şiirler içeriyor. Daha kitabın isminde başlıyoruz Asu şairinin huyuyla. Dili ve anlamı kendi elinde kilitlemekten haz alan bir yanı oldu hep bu şiirin. ‘Gölde Sazın Düşlediği Acı Mavilik’ şiirinde olduğu gibi, Dağlarca bir yandan duyuşunu en az kelimeyle ve kendine özgü mısra kırmalarıyla güncellerken, hep başa, kendi çıkış noktasına da göz kırpar. Ne var ki bu şiir, tam da kendisine benzediği hizadan hızla ayrılır ve şaşırtıcı bambaşka bir saklambaç oynamaya başlar. ‘Dolmuşun Boş Yeri’ şiiri bize tam da bunu getirir. Ölmeyen ve neden ölmediğini açıkça duyuran Dağlarca’yı.”

Yazının devamı için tıklayınız. Read more

Yazdığı Çocuk Kitapları Yaşadığı Yılları Aştı Üzeyir Gündüz’ün

Dünyabizim sitesinde Mesut Özünlü çocuk edebiyatı yazarlarından Üzeyir Gündüz’ü ve kitaplarını anlatan bir yazı kaleme aldı. Yazarla tanışmalarını da içeren yazının tamamını siteden okuyabilirsiniz.

***

Büyük ihtimalle 1995 yılıydı. Bir hikâyesini okumuştum Üzeyir Gündüz’ün Diyanet Çocuk dergisinde… Hemen yanı başımızda, komşu odada, mesai arkadaşlarımız tarafından çıkarılan o meşhur dergide… Müthiş sarsıcı, okuyanı can evinden vurucu bir hikâyeydi bu; “Zavallı Babacığım” başlıklı dramatik öykü… Fukaralığın âdeta fokur fokur kaynadığı bir aile ocağında, işini kaybeden yapı ustası bir babanın çaresizliği ve bu çaresizliği çocuklarına hiç hissettirmeden aşmaya çalışması anlatılıyordu bu hikâyede…

Kim bilir belki de bu hikâye, Üzeyir Gündüz’ün 1950 yılında dünyaya geldiği Kırşehir ilinin Mucur kazasındaki baba evinde geçmişti… Ya da hayatın değişik kesitlerinden toparlanmış, sonra yeniden harmanlanıp birçok kişinin kendisinden bir parça bulduğu dramatik bir öyküye dönüştürülmüştü. İşin bu kısmını tam bilmiyorum. Ancak bildiğim bir şey var; o da, beni Üzeyir Gündüz’le gıyaben ilk tanıştıranın, âdeta bu ismi beynime kazıyıp nakşedenin bu öykü olmasıdır. Daha sonraki günlerde kendisiyle tanışmış, müteakip ay veya yıllarda da Diyanet’in yayınlarla ilgili büroları başta olmak üzere birçok yer ve mekânda bir araya gelmiş, birbirimizi daha yakından tanıma imkânı bulmuştuk.

İyi ki gülüyorsun; anlatılan senin hikâyen!

Üç erkek kardeş, üç kız kardeş bazı üç arkadaş ya da üç yoldaş… Bakış açısı değiştiğinde üç oğul ya da üç kız… Üçün ne muhteşem bir sayı olduğundan bahsetmek bu yazının hedefinin dışında; burada daha çok üç kişilik özne ile çıkılan masal yolculuğundan ve benzer kalıpların çağları aşıp farklı coğrafyalara tutunup kalmasından ama önünde sonunda kutsal olsun olmasın birçok hikâye veya masalda insanlığın ortak değerlerinin ortak zaaflarının estetik ve etik dile getirilişinden dem vuracağız.

Yıllar önce binlerce hadis okumuş kimine vazgeçmemecesine bağlanmış kiminin kutsal  olamayacak halk masallarından adapte edildiğini düşünmüş kimindeki söz zarafetine derinliğine hayran kere hayran kalmıştım.

Yıllar sonra masalcı komşu üstadımız Joan Aiken’ın yazdıklarından biri biraz daha duyulur bir şekilde “şişşşt” dedi bana. Armut ağacı masalı en başta bahsettiğim üç kişilik öznesi olan akılda kolayca kalan estetik ve etik yönü güçlü son kertede Hıristiyan motifleriyle –Cebrail haç çıkarıyor,su ve şelale şaraba dönüşüyor- süslenmiş unutulmaz bir masal ve ne hoştur ki en büyük kahramanım Muhammed Peygamber’in masalsı hadisiyle birçok ortaklık taşıyor. Read more

Ay’ın Çevresinde Seyahat’in 1870 Baskısı, İlk Bilimsel Uzay Tasvirlerine Sahip

Jules Verne‘ün Ay’a Yolculuk ve Ay’ın Çevresinde Seyahat adlı kitaplarında yer alan ve dönemini aşmış bilimsel illüstrasyonlarının yer aldığı çalışmayı Bayram Sarıkaya derledi.

***

Ay’a Yolculuk, 1865’de ilk kez basıldığında kahramanlarımızın kaderi kitabın sonunda bir muamma olarak kalmış ve okuyucular bir devam kitabı için tam beş yıl beklemek zorunda kalmışlar. Ve beklenen an nihayet geldiğindeyse buna fazlasıyla değmiş; çünkü bu kitabın içinde Émile-Antoine Bayard’ın akıllara durgunluk veren uzay ve Ay çizimleri bulunuyormuş. Aşağıdaki iki çizimin henüz Ay’a dair herhangi bir uydu fotoğrafının bile çekilmediği bir dönemde, 1870’te çizildiğini belirtsek ne demek istediğimizi daha iyi anlayacaksınız muhtemelen. Read more

33 devirli masal plakları

Sahafların peşinde bir güzel yazar Doğan Gündüz bu kez çok kıymetli bir çalışma ile bize sürpriz yapıyor. iyikitap’taki eski kitapları tanıttığı yazılarıyla bildiğimiz Doğan Bey plaklara işlenmiş masalların izini sürüyor. 

***

Neredeyse yirmi beş yıldır tanışıyoruz. Geçtiğimiz yıl bir bayram ziyareti için evlerine uğradığımda laf lafı açtı, konu çocuk kitaplarına geldi. Aycar Abla heyecanla “Yıllar önce biz de çocuklar için masal plakları yapmıştık. Taluy daha çocuktu, o da vardı seslendirenler arasında,” dedi. Şaşırıp kaldım, daha önce üzerine hiç konuşmadığımız bir konuydu bu. Ender Abi “Hatta bu plakları yıllar sonra kasetlere de aktardılar,” diye ekledi. Tam elli yıl önce ailecek doldurdukları masal plaklarıydı söz ettikleri. Merakla “Elinizde bu plaklardan var mı?” diye sordum. Yazlıklarında bir tane varmış.

Unutmadılar. Sonbaharda o plağı getirdiler: Alaeddin’in Lambası. Aras Plakçılıktan çıkmış, “33 Devirli Çocuk Masal Plakları Serisi”nin dokuz numaralı plağı.

Serinin diğer plaklarını toplar toplamaz bu plaklar üzerine sohbet edelim istiyordum ama fırsat yaratamadık. Bir gün uygun olup olmadıklarını öğrenmek için aradığımda Ender Abinin hastaneye kaldırıldığını öğrendim. Hemen ziyaretine gittim. Geçirdiği ameliyatın ardından Ender Abi yarı uyur yarı uyanık yatağında yatıyordu, Aycar Abla bir koltuğa çökmüştü, kızları Taluy ise diğerine. Herkes yorgundu. Odaya hastabakıcılar, hemşireler, doktorlar girip çıkıyordu. Neyse ki Ender Abinin değerleri normale dönmüştü. Sevindik. Sevindikçe farkında olmadan bizim sohbetimiz “Çocuk Masal Plakları” üzerine kaydı. Bir türlü buluşup da yapamadığımız sohbeti 23 Mayıs 2017 tarihinde, hastane odasında yapıverdik.

Doğan Gündüz: İlk plak Oduncunun Çocukları, Kurt ile Keçi. Plağın üzerinde Aras firmasının logosu var. Masalları anlatan Ender Gürol, hazırlayanlar ise Ender Gürol, Aycar Gürol, Baha Boduroğlu. Kimden çıktı bu masal plakları fikri?

Aycar Gürol: Aras Plak Evi diye bir plakçı vardı. Sahibi, adını yanlış hatırlamıyorsam Onnik Aras’tı. O, Ender’e “Çocuk plakları yapmak istiyorum,” dedi.

Ender Gürol: Ben ona daha önce “İngilizce Öğrenelim” ya da “Kolay İngilizce” gibi hem kitap hem plaklar hazırlamıştım. Önceden ahbaplığımız vardı.

DG: Sizin ilk plağınızdan sonra yapılanlarla birlikte toplam 18 plaklık bir seri oluşmuş. Ne yazık ki hiçbirinin üzerinde yapım tarihi yok. İlk plağı ne zaman yapmıştınız?

Taluy Gürol: Ben o zamanlar küçücük çocuktum. 1967-68 yılı olabilir.

DG: Peki o yıllarda buna benzer çocuk masal plakları var mıydı?

AG: Yoktu. Ama bizden sonra devam etti. Read more

TÜBİTAK’ın Çocuk Yayıncılığı ve Batıcılık

Bekir Gür‘ün bir diğer yazısı. Lütfen yazının tarihine dikkat ediniz.

***

Hiç unutmam, Diyarbakır’da çocukken resim derslerinde sürekli iki-üç katlı, çatılı evler yapardık. Neden böyle yaptığımızı bir türlü anlamamıştım. Çünkü bizim evimizin çatısı yoktu!

Çatı yerine dam vardı. Başka mahallelerde çatılı binalar vardı. Onlar da çok büyük olduğu için resim dersleri için yaptığımız resimlere yine benzemiyordu! Ha bu arada, yaptığımız resimler bir şeye benziyor muydu? O da ayrı bir mesele.

Bu işteki tuhaflığın kaynağının resim eğitiminin kendisi olduğunu anladığımda artık resim kabiliyetimi geliştirmek için çok geçti! Zira eğitimciler bizden Diyarbakır’daki bir evi değil, Avrupa’daki bir evi çizmemizi bekliyordu…

Batıcı bir eğitime maruz kaldık. Büyüdük. Çocuklarımız oldu. Şimdi onları izliyorum. Değişen bir şey var mı?

TÜBİTAK yayınlarını eskiden beri ilgiyle takip eden ve bu yayınları başarılı bulan biriyim. Son yıllarda, özellikle TÜBİTAK’ın çocuk yayınlarını yakından takip ediyorum. Bu yayınlara ilişkin, bazı tereddütlerimi paylaşmak istiyorum. Fazla uzağa gitmeden Bilim ve Çocuk dergisinin son (Ekim 2013) sayısıyla değerlendirmeye başlayalım. Read more

Eğlenceli, Yerli ve İlkeli Çocuk Yayıncılığı

Eğitim araştırmacısı- akademisyen Bekir Gür‘ün  Türkiye’deki çocuk yayıncılığına dair eleştirel yazılarını paylaşıyoruz.

***

Türkiye’de ebeveynler, çocuklarına ne okutacakları konusunda büyük bir sıkıntı çekiyorlar. Özellikle küçük yaştaki çocuklardan bahsediyorum. Çünkü bir çocuk lise çağına geldiği zaman, okumaya istekliyse, karşısında başta yerli ve yabancı edebi ve fikri eserler olmak üzere muazzam bir külliyat söz konusu.

Okula henüz başlamayan veya ilkokula giden bir çocuğunuz varsa, çocuk kitaplarına ve hele nitelikli olanlarına erişimde gerçekten zorluklar söz konusu. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bu konudaki çalışmaları maalesef çok yetersiz. Bakanlık veya bazı belediyelerin bünyesindeki kütüphanelerin çocuklara yönelik hizmetleri son derece kısıtlı.

Kitaplara kolayca ulaştık diyelim. Ebeveyn olarak bizi başka büyük bir zorluk bekliyor: Mevcut yayınlardan hangisini çocuğuma okutmalıyım? Acaba seçeceğim kitap, çocuğumun yaşına uygun mu? Kitapta hangi açık ve gizli değerler var? Read more

Dört Mevsim Yedi Bucak

Kitabımızı tozlu rafında onca zamandır yaptığı istirahatten kaldırıyoruz.

Evliya Çelebi’nin “Seyahatname”adlı eserinin yalınlaştırılmış hali karşımızda. “Dört mevsim yedi bucak” adıyla Refik Durbaş tarafından çocuklar için sadeleştirilmiş.

Herkesin malumu olduğu üzere Evliya Çelebi atı Küheylan’ın sırtında dünyayı gezmiş ve gördüklerini eğlenceli bir dille anlatmıştır bilge bir seyyahtır. Şairimiz Refik Durbaş’ın derlediği anlatılarda Evliya Çelebi’nin büyülü yolculuklarını, şaşırtıcı serüvenlerini ve biraz da abartılı -bence- izlenimlerini bulacak, ünlü gezginimizle tanışmış olacaksınız.

Kitabın resimlerini hazırlayan Yalçın Çetin Osmanlı motiflerini kullandığı sevimli çizimleriyle yolculuk dolu kitaba ayrı bir tat katıyor.

Kapağını açıp içindekilere geçince sekiz bölümlük bir okuma şöleni bizi bekliyor Read more

Coğrafyaya Başlarken…

Biri kulağıma coğrafya ilminin ne kadar güzel bir şey olduğunu fısıldadığından beri kâinata artık başka bir gözle bakar oldum. Sonra bir söz okudum: “Coğrafya Kaderdir”. O gün bugündür bu söz üzerine kafa yoruyorum.

Okulda sadece bir ders yükü olarak görülmüş, anlamsız detaylara boğulmuş; yetmemiş, ÖSS, KPSS, ALES gibi sınav bilgisine hapsedilmiş bir ilmin hakkını verebilmek epey zorlu bir yolculuğun işareti anlamına geliyordu.

Coğrafya âlem demekti, o âleme daldıkça temaşa edilenler insan oluşumu törpülüyor, bu muazzam yaratılmışlık karşısında büyüleniyordum. Coğrafya insan demekti,  yeryüzüne dağılmış pek çok insanı düşünmek beni bir çeşit “ermiş” yapıyordu.

Coğrafya demek yollara düşmek demekti bana göre. İçimdeki tası tarağı toplama hissini coğrafyayla birleştirince salt pozitif bir bilimi değil o bilimin inanca götüren yolunu da bulabilirim diye düşünüyorum. Monotonluğu kabul etmeyen bünyeme iyi gelmeye başlıyor coğrafya, çünkü kainattaki farklılık, devingenlik ve büyüklük beni şevklendiriyor.  Ne olayım, hangi mesleği seçeyim derken içimin fırıl fırıl yanlarına ilaç gibi geliyor bu ilim. Read more

Çocuklar Kadar Saf Olmadıkça

Mahmut Erol Kılıç’ın çocuklardaki saflığın, insanoğlunun arınmış haline olan benzerliğine dikkat çeken yazısı:

***

Günlük hayatın koşuşturması içerisinde ihmal ettiğimiz çok mühim bazı şeylere dikkat çekmeye çalışırken geçen hafta köy gençlerinin hiç de iç açıcı olmayan vaziyetlerine bir nebze temas etmiştim. Bu hafta da genel olarak büluğ çağı öncesi çocuklar ve onların maneviyatları üzerinde durmak niyetiyle elime kalemi aldım. Tam metafizik ve felsefi bazı şeyler yazmak üzere Besmele çekmiştim ki İdlib’te üzerlerine kimyasal gaz saçılan o masum yavruların can çekişme sahneleri bir bir ekranlara verilmeye başlandı. Kalem elimde dondum kaldım. Ne yazabilirdim ki? Ve ben fiziğe geri döndüm. Ekranlar yerli ve yabancı siyasilerin, stratejistlerin, diplomatların kendilerine göre yorumlarıyla dolarken benim ağzımdan bu fizik planda sadece bir söz çıktı. O da Allah’ın laneti bu masum yavrulara kıyanların üzerlerine olsun sözüydü. Şunu itiraf edeyim ki hiç bir analiz ve hiç bir yorum beni bu kadar tatmin etmedi. Bu tel’inin metafizik karşılığı da olduğuna inanan biriyim. Bu meyanda Hz. Peygamber’in “Mülk belki küfür ile ayakta durabilir ama zulümle ayakta durmaz” sözünü bir kere daha hatırlatmak isterim. Ona ve bu sözüne imanımız tamdır. İslam siyaset teorisinde “Kâfir ama Âdil” bir yönetim ile “Mümin ama Zâlim” bir yönetim mukayesesi yapılırken nazar-ı itibare alınan mühim bir sözdür.

Biz yine de modernlerin bütün kirlenmelerine ve sapmalarına karşı Gelenek’te çocuk nasıldı araştırmamızı sürdürelim. Zira genleriyle oynanmamış düşünce esasları Gelenek’tedir. Hz. İsa “Çocuklar Kadar Saf Olmadıkça Cennete Giremezsiniz” buyuruyor. Acaba Hz. İsa’nın bahsettiği o saflık ile sufilerin “Nefs-i Sâfiye” yani “Saflığa Erişmiş Nefs” dedikleri şey arasında bir irtibat var mıdır? Dikkatli bakılacak olursa hem de çok yakın irtibat var.

Read more

1 2 3