İran Çocuk Edebiyatı Duâyeni: Houshang Moradi Kermani

Sa­de­ce ül­ke­si İran’da de­ğil ulus­la­ra­ra­sı ca­mia­da da ta­nı­nan ödül­lü ya­zar Hu­şeng Mu­ra­di Ker­ma­ni’nin yıllar önce Türkiye’deki panelinde “Başlangıcından Günümüze İran Çocuk Edebiyatı”nı anlatmıştı. Panel notlarını Elif Konar derlemesi ile okuyoruz.

***

Ker­ma­ni, 1944 İran do­ğum­lu. Ya­yım­lan­mış 16 ki­ta­bı olan Ker­ma­ni’nin 5 ki­ta­bı Ne­za­hat Baş­çı ta­ra­fın­dan Türk­çe­ye ka­zan­dı­rıl­mış. İs­veç Hü­kü­me­ti ta­ra­fın­dan ve­ri­len As­trid Lind­gren Ödü­lü’ne 2010’da üçün­cü kez aday gös­te­ri­len Ker­ma­ni, 2000’de UNI­CEF Ço­cuk Özel Ödü­lü ve 1992’de Hans Chris­ti­an An­der­sen Jü­ri Özel Ödü­lü de dâ­hil ol­mak üze­re pek çok ulus­la­ra­ra­sı ödü­lün sa­hi­bi. İran’ın ço­cuk ede­bi­ya­tı ala­nın­da ön­de ge­len, dün­ya­ca ün­lü isim­ler­den Ker­ma­ni’nin eser­le­ri, baş­ta Al­man­ca, İn­gi­liz­ce, Fran­sız­ca, Fe­le­menk­çe, İs­pan­yol­ca, Er­me­ni­ce ol­mak üze­re çe­şit­li dil­le­re çev­ril­miş ve pek çok film­de se­nar­yo met­ni ola­rak kul­la­nıl­mış. Ay­rı­ca bu film­ler de film fes­ti­val­le­rin­de ödül­ler al­mış.
Bu kı­sa ta­nış­ma­nın ar­dın­dan Ker­ma­ni, ara­mız­da ço­cuk ede­bi­ya­tı ala­nın­da bir uz­man ola­rak de­ğil sa­de­ce bu alan­da ya­zan bir ya­zar ola­rak bu­lun­du­ğu­nu ifa­de ede­rek söz­le­ri­ne baş­la­dı. Ya­zar ol­mak ile ço­cuk ede­bi­ya­tı ala­nın­da uz­man ol­ma­nın fark­lı şey­ler ol­du­ğu­nu be­lirt­ti.
Ço­cuk ede­bi­ya­tı ala­nı­nın ge­rek İran’da ge­rek­se Tür­ki­ye’de ba­kir bir alan ol­du­ğu­nu, bu alan­da uz­man­la­rın ye­tiş­me­di­ği­ni, ama bir ta­raf­tan da ye­ni ye­ni fi­liz­len­me­le­rin söz­ko­nu­su ol­du­ğu­nu vur­gu­la­ma­yı ih­mal et­me­di. Ül­ke­sin­de ar­tık ço­cu­ğa da­ha sos­yal bir de­ğer ver­me­ye baş­la­dık­la­rı­nı an­lat­tı. As­lın­da ül­ke­sin­de ço­cuk ede­bi­ya­tı­nın kö­ken­le­ri­nin çok es­ki­le­re İs­lâm ön­ce­si dö­ne­me da­yan­dı­ğı­nı; İs­lâm son­ra­sı dö­nem­de de kla­sik ede­bi­yat­ta, ço­cuk­la­rı il­gi­len­di­ren ve ta­lim, ter­bi­ye ba­bın­dan bö­lüm­ler ol­du­ğu­nu be­lirt­ti. Her top­lu­mun ço­cu­ğa ba­kı­şı­nın fark­lı ol­du­ğu­nu vur­gu­lar­ken söy­le­di­ği cüm­le­ler bi­zim ül­ke­mi­ze de pek ya­ban­cı de­ğil­di doğ­ru­su.
Sü­rek­li ko­lay­cı­lı­ğa ka­çar, bu mey­ve­nin (ço­cu­ğun) piş­me­si­ni, ye­tiş­me­si­ni bek­le­riz. Ye­tiş­tik­ten son­ra da bi­ze gel­me­si­ni di­ler, on­dan na­sıl ya­rar­la­na­ca­ğı­mı­zı plan­la­rız. Evet, bu bi­zim kla­sik ba­kış açı­mız.

Read more

Gökçe İrten’den Bologna Çocuk Kitapları Fuarı Yazısı

Gökçe İrten Sabit Fikir için yazdı:

***

Bir çocuk kitabı yazarı ve çizeri olarak dünyanın en büyük çocuk kitabı fuarını görmek, yeni kitaplar keşfetmek ve o güzel kitaplarda kaybolmak… Her bir sayfası ev duvarını süsleyebilecek sanat eserlerinden matbaanın tüm nimetlerinin kullanıldığı pop-up kitaplara, görsel çeşitliliği çok yüksek bir fuar Uluslararası Bologna Çocuk Kitapları Fuarı.

Çocuk kitabı ne kadar gelişebilir, nerelere gider, çocuk bu işten ne anlar, bu kadar sanata ihtiyaç var mı gibi soruların tam karşılığı oluyor bu fuar. Çeşitlilik ülkelerin beğenilerine göre değişiklik gösteriyor. İtalya, İspanya, Fransa, Polonya gibi ülkeler gerçekten çocuklar için sanat kitabı üretiyor. Konularından çizimlerine, alıp eve asmalık çizimlerin sahipleri onlar. Çocuğa yeni bakış açısı katabilecek kadar yaratıcı, yetişkinin okurken harika mesajlar alabileceği kadar eğlenceli… Dolayısıyla favorim kesinlikle bu ülkeler. Deneyseller, özgürler, rahatlar ve bizler tarafından çok kıskanılıyorlar. Read more

İngiltere’de 770 binden fazla çocuğun kitabı yok

Araştırma kuruluşu Literacy Trust’un ifadesine göre İngiltere’de 770 binden fazla çocuğun kendine ait tek bir kitabı bile yok.

Günümüz çocukları için akıllı telefonlar ve dijital oyunlar oldukça cazip. Ancak yapılan son araştırmalara göre bir milyon gencin dörtte üçünün tek bir kitaba bile sahip olmadığını ortaya koyuyor.

Bu araştırmalar evlerdeki okuma oranın düşmesi ve bunun eğitim üzerindeki yıkıcı etkisine yönelik endişeleri bir kez daha hatırlatmış oluyor.

8-18 yaş arası 42.406 çocuk üzerinde araştırma yapıldı ve bu çocukların onda birinin (yüzde 9.4) bir kitaba sahip olmadığı tespit edildi. Rakamlar İngiltere genelinde tahmin edildiğinde, yaklaşık 9,5 milyonluk okul çağındaki çocuktan770.129’un bu durumda olduğu tahmin ediliyor.

KAYNAK: DAILYMAIL

[DOSYA] OSMANLI DÖNEMİNDE ÇOCUK DERGİLERİ

Özellikle 15. yüzyıldan sonra dünyada hızla yayılan çeşitli fikir akımları matbaanın da kullanımının artması sayesinde Osmanlı Devleti’nde de etkili olmuş, bunun sonucunda gerek günlük hayatta gerek kültür sanat alanında birçok değişim gerçekleşmiştir. Bu yazımızda devrin gelişmelerini çocuk dergileriyle ilgili yazılmış makaleler ışığında bu dönemde çıkarılan başlıca çocuk dergileri açısından inceleyeceğiz. Keyifli okumalar…

1869 yılında yayın hayatına başlayan ve Osmanlı Dönemi’nde bilinen ilk çocuk dergisi olan Mümeyyiz iyiyi kötüden ayıran anlamına gelmektedir. Bu dergi aynı zamanda Tanzimat Döneminde en uzun süre hayatta kalan dergi olma özelliğine sahiptir. Aynı adla çıkarılan gazetenin eki olarak yayımlanan bu derginin her sayısı ayrı renkte basılmıştır. Mahalle mektebi ve rüşdiye öğrencilerine yönelik yayımlanan dergide çocukların gazete, dergi gibi süreli yayınlara daha fazla ihtiyacı olduğu vurgulanmış çocuğun güzel ahlakı ve bilgilenmesi esas alınmıştır. Bu dergi ile ilgili önemli bir diğer özellik hayal ürünü bir takım faydasız sözden ibaret olduğu gerekçesiyle şiire yer vermemesidir (KÜÇÜK, 2010). Read more

Çocuklar bulgurun hikâyesini öğreniyor!

Ürettiği 16 çeşit bulgurla sektöründe lider konumda olan Duru Bulgur, Türk mutfağının baş tacı bulgurun önemini ve lezzetini tanıtmak ve gelecek nesillere taşımak için “Duru, Bulgur’u Öğreniyor” projesi yürütüyor. Proje kapsamında şu ana kadar 40 okulda, 5-7 yaş aralığında 2 bin 800 öğrenciye bulgur eğitimi verildi.

Bulguru sofralarda hak ettiği konuma taşımayı ve bulguru dünyaya tanıtmayı kendine misyon edinen Duru Bulgur, bulguru bir kültür mirası olarak gelecek nesillere aktarmak üzere somut çalışmalar yapıyor. Bunların başında da eğitim projeleri geliyor.

Duru Bulgur, bulgurun önemini ve lezzetini tanıtmak için Mart 2018’de başladığı “Duru, Bulgur’u Öğreniyor” sosyal sorumluluk projesi kapsamında şu ana kadar 40 okulda, 5-7 yaş aralığında 2 bin 800 öğrenciye bulgur eğitimi verdi.

Eğitimler, “Duru, Bulgur’u Öğreniyor” kitabının yazarı Celal Akbaş eşliğinde yapılıyor. Kitapta bulgurun üretim sürecinden sofraya gelene kadar geçirdiği süreç eğlenceli bir şekilde anlatılıyor. Eğitimlerin ardından çocuklara; önlük ve “Duru, Bulgur’u Öğreniyor” kitabı, ailelerine de “Tarihinden Tarifine Bulgur” kitabı ile bulgur hediye ediliyor.

Çocukların bulgurun nasıl üretildiğini, sağlık açısından ne denli faydalı olduğunu bilmediğini belirten Duru Bulgur Yönetim Kurulu Başkanı İhsan Duru, “Çoğu ailelerde gördüğümüz problem; çocuk bulgura itiraz ediyor. Tadım etkinliklerimizde ise Başbaşı Bulgur’u tadan çocuklar birinci tabağı bitiriyor, ikinci tabağı istiyor. Biz de bunun üzerine ‘çocuklar aslında bulguru sever, doğru anlatıldığında, doğru bulguru yediğinde ve bulguru doğru pişirdiğinizde’ mantığından yola çıkarak 40 farklı okulda, 5-7 yaş aralığında 2 bin 800 öğrenciye yönelik bir eğitim projesi geliştirdik” diye konuştu.

KAYNAK: GIDA HATTI

KÜLTÜREL İKTİDAR TARTIŞMALARININ ÇOCUK EDEBİYATI BOYUTU

Seçim sonuçlarının herkese hayırlar getirmesini temenni ederek son zamanlarda sıkça konuşulan kültürel iktidar meselesine dair birkaç hususa değinmek istiyorum.

Kendinden önceki siyasi geleneği yıkarak yeni bir rejim başlatan ve bu ülkede çok uzun yıllar iktidarda kalan Beyaz- elitist Türklerin çağdaşlaşma söylemleri ile kendi halkını yerdiği ve ötelediği doğrudur. Batı’nın taklidi sayılabilecek, kendi tarihine kapalı bu grup kültür-sanat ve bilimde sadece modern Batı’nın yaptıklarını taklit etti. Mütedeyyin, kendi halindeki Anadolu insanını uygarlaştırma seviyesine çıkarmak gibi bir misyonu vardı. Halk- vatandaş tartışmaları yaşandı. Anadolu insanının kültürünü büyük ölçüde besleyen din de bundan nasibi aldı ve halk gerici, yobaz, görgüsüz, kaba ve ilkellikle suçlandı. Tanzimat dönemi romanlarında da sıklıkla örneğine rastlayabileceğimiz Cumhuriyetin toplumsal uygarlaşma süreci bu bakımdan epey gergin geçmiş bir dönemdir. Ki bu gerginlik günümüze kadar sürmektedir.

Bir şekilde kabuğuna çekilmiş, kırılmasını Cumhuriyet modernleşmesinden çok daha önce yaşayan İslami gelenek sanat ve bilime dair üretkenliğini yitirip devrimle gelen inkılaplara karşı koyamadığından yeni dönem artık elitlere kaldı. Bundan sonra Dünya’nın pek çok ülkesinde tecrübe edilen siyasi bloklaşmada Türkiye de sağ ve sol şeklinde iki ayrı kutba savrulacak kendini bu kimliklerle tanımlayacaktı. (Sağcılık ve solculuk tanımları bu yazının maksadını aşacağından ilgilenenler ayrıca bu tanımlara bakabilir.)

Özetle bugün kültürel iktidar denilen hadise ülkemizde neredeyse iki yüzyıllık bir geçmişe sahiptir. Ancak son dönemde tartışmaların yeniden hız kazanmasında 2002’den bu yana Türkiye’de iktidar olan İslamcıların kültür alanında yeterli atılımları yapamamasının büyük etkisi var. Kültür ve sanattaki iktidarın mevcut ihtiyaçları karşılayamaması ve bu alanlarda yeterli üretkenliği gösterememesinin yanı sıra tepeden inme uygulamaları yaygınlaştırması çok eleştiri almasına neden oldu. 2002’den bu yana seçim kazanan bir yönetimin bu konuda artık ciddi bir özeleştiri yaparak yeni süreçte önemli adımlar atması gerekiyor.

Kültür ve iktidar kelimeleri yan yana geldiğinde iki kavram ortaya çıkıyor. Kültürel iktidar ve iktidarın kültürü. Aslında birbirinden çok ayrı gibi dursa da birbirine çok yakın bu iki kavrama bakınca kültürün kendi iktidarının da ezici bir yönünün olduğunu yani iktidarlaşırken merkezleştiğini ve diğerine yeterli alan açmadığını anlarız. İktidarların kendi kültürlerini dayatmaları da hemen hemen aynı şeydir. Bu durumda kültür, sanat ve bilimin herhangi bir gruba, düşünceye ve ideolojiye ait olmadan evrensel zeminde vücut bulması gerekiyor. Bugünden sonraki Türkiye’de görmek istediğimiz tablo budur.

Çocuk Edebiyatında İktidar Kimin? Read more

İnsan neden hikayelere ihtiyaç duyar?

4000 yıl önce Babil tabletlerine yazılmış olan Gılgamış Destanı‘nın bugün hala okunuyor olması oldukça ilginçtir. Bu destan günümüze kadar ulaşmış en eski edebi eserdir. Yazıldığı tarihten bin yıl sonra bile bu şiirden alıntılar yapılmış olması, hikayenin ne kadar popüler olduğunu gösteriyor.

Bu hikayenin bugün de okunuyor olması ve orada dile getirilen ‘dostluk’ gibi temel unsurlarının ondan sonra yaratılan birçok popüler hikayede yer bulması ise daha da ilginç.

Hikayelerdeki bu tür ortak özellikler ‘edebi Darvincilik’ alanında çalışma yürüten akademisyenlerin ilgisini çekiyor. Bu uzmanlar, iyi bir hikayenin özelliklerini ve Homeros’un İlyada destanından Harry Potter‘a kadar birçok hikayenin popüler olma nedenlerini ortaya koymaya çalışıyor.

Gerçeklerden kaçmak mı?

Yazının ortaya çıkmasından önce hikaye anlatımı konusunda elimizde kesin kanıt olmamakla beraber, bu eylemin binlerce yıl boyunca insan hayatının önemli bir parçası olduğu tahmin ediliyor. Fransa’da 30 bin yıl önce insanların yaşadığı mağaralardaki resimlerde tasvir edilen sahnelere sözlü anlatımların eşlik ettiği anlaşılıyor.

Michigan Üniversitesi’nden Daniel Kruger’a göre, “Mağaraya baktığınızda birçok farklı resim çizildiğini ve bunların avla ilgili bir anlatıma tekabül ettiğini görürsünüz,” diyor. Bu anlatım, grup için önemli dersler içeriyor olabilir. Son buzul çağdan kalma bazı hikayelere bile rastlayabiliriz bugün.

Bugün kamp ateşi etrafında toplanmasak da, ortalama bir yetişkin, uyanık geçirdiği sürenin yüzde 6’sını çeşitli biçimlerde tükettiği kurmaca hikayelere ayırıyor.

Evrimsel açıdan baktığımızda bu, gerçeklerden kaçmak için harcanan uzun bir zaman. Ancak psikologlar ve edebiyat teorisyenleri bu hikaye bağımlılığının birçok yararı olabileceğini söylüyor.

Hikaye anlatımı, zihni bileyen bir tür bilişsel oyun olarak görülüyor. Bu yolla, bizi çevreleyen dünyayı simüle etmemiz ve özellikle sosyal durumlara ilişkin farklı stratejiler düşünmemiz mümkün olabiliyor. Missouri-St Louis Üniversitesi’nden Joseph Carroll, hikaye anlatımının “bize başkaları hakkında bilgi verdiğini; empati ve zihin kuramı konusunda bir pratik olduğunu” belirtiyor. Read more

Kürt Edebiyatı’nın Şaheseri “Mem ile Zîn” ve Selim Temo’nun Türkçe Çevirisi Üzerine

Mem ile Zîn mesnevisi, Kürt şair, mutasavvıf, bilge, filozof ve müderris Ahmedê Xanî’nin 1695 yılında 44 yaşında iken yazımını tamamladığı ve 2657 beyit ve 60 bölümden oluşan aşk’ı amaç edinip kendi ifadesiyle inciye benzeyen Kürt lisanı ile edebi ve estetik açıdan bir şaheser metin ortaya koyma iddiası ile yazılmış klasik bir eserdir.

Mem ile Zîn estetik kaygı ile yazılmakla beraber, Doğu edebiyatını temelini oluşturan Arapça, Farsça, Türkçe gibi diller arası edebî ilişkileri (Xanî bu dillere de hâkimdir ve şiirler yazıp eserler vermiştir) ve bu diller üzerinden şairlerin üstünlük iddialarını ifade etmeleri bağlamında da -ki klasik Fars edebiyatının iki usta ismi ve mesnevi yazarı Nizami Gencevi ve Molla Cami’ye de göndermeler yaparak Kürtçenin edebi estetiği acısından onlarla kendisini dolaylı olarak mukayese eder- okunabilinecek cok katmanlı bir eserdir. Çünkü Xanî bu mesnevi ile, Mem ile Zîn’in aşklarını bahane ederek bir yandan şair olarak performansını sergilemiş, bir yandan da dönemin Osmanlı ve İran imparatorluklarının sanat, edebiyat ve resmi  dilleri olan Farsça ve Türkçeye karşı Kürt dilinin edebî gücünü göstermenin yanında da kendi felsefi, tasavvufi ve akaidi görüşlerini de hikâye içinde işlemiştir.

Öte yandan, Mem ile Zîn, Kürtçenin ilk aşk mesnevisi olmasına rağmen, hikâye konusu bakımından da özgündür. Çünkü Klasik Doğu edebiyatında işlenen konular âdet olduğu üzere Tevrat, İncil, Kur’an gibi kutsal kitaplar ya da Arap, İran, Yunan ve Hint kıssa destan ve hikâyelerinden alınıp yazılmıştır. Ahmedê Xanî, özgün bir eser ortaya koymak için, hikâyenin konusunu binlerce yıllık kadim Kürt sözlü destanı Memê Alan’dan almıştır.

Ahmedê Xanî, bu çok katmanlı aşk mesnevisinde Kürtlerin sosyal ve siyasal problemlerine de değinir. Hatta Xanî, Kürtlerde ulusal bilinci uyandırmaya çalışan ilk şahsiyettir. Kendi selefi olan Melayê Cizirî de ulusal bilinç konusuna değinir ama bu sadece dil ile sınırlıdır. Xanî hem dönemin siyasi panaromasını çizer hem de teşvik ve tavsiyelerde bulunur. Bu ise sadece dil ile sınırlı kalmaz. Diğer komşu milletlerle kıyaslamalarda bulunur. Kürtlerdeki kahramanlık, cesaret, yiğitlik, ustalık, zekilik ve kabiliyetli olma gibi karakter özelliklerine göndermeler yapar ve onlardaki ulusal bilinci uyandırmaya gayret eder.

Dönemin Kürt Mir ve Beylerini, Kürt diline ve Kürt şairlerine sahip çıkmamalarından dolayı eleştiriler getirir bu eleştirisini Kürtçe yazmayanlara da yöneltir. Kürtlerin bölünmüşlüğü, sahipsizliği, devletsizliği, Osmanlı ve İran imparatorlukları arasında sıkışmışlığı ve bu imparatorlukların onların topraklarını sürekli savaş alanı olarak kullanması ve yıkımlarda bulunmasından da bahseder.

Vakkas Çolak’ın Mem ile Zîn eseri ve eserin Selim Temo çevirisi üzerine kaleme aldığı çalışmasının tamamını okumak için tıklayınız. 

KAYNAK: MEVZU EDEBİYAT

Sabit Fikir’den Yeni Dosya: Biyografik çizgi romanın yükselişi

Çizgi roman mecrası, son yıllarda belki de fazlasıyla popüler zamanlarından birini, verimli bir dönem yaşıyor. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çizgi roman yayıncılığı, yükselen bir grafikle yayıncılık alanındaki diğer türlerle yarışan bir ivmeyle ilerliyor. Özellikle Hollywood merkezli sinema endüstrisinin son yıllarda çizgi romana verdiği önem (belki de belli “zorunluluklardan” dolayı), öncelikli olarak Marvel Comics ve DC Comics evrenlerini öne çıkararak, on yıllar boyunca oluşmuş çizgi roman birikimini ve içeriğini yedinci sanat alanına yüksek bütçelerle taşıyarak bu evrenleri geniş kitlelerle buluşturuyor. Özellikle genç takipçilerin sinema yoluyla tanıştığı karakterlerin belirli çizgi roman merkezli ve sinematik evrenlere dahil olması ve bu evrenlere dair bilgi açlığı, aynı takipçi grubunun matbu çizgi roman mecrasıyla tanışmasını ve bu mecraya alışmasını sağlıyor; beraberinde de yayıncılık sektörünü direkt olarak etkiliyor elbette.

Çizgi roman yayıncılığının nispeten durgun ve sınırlı olduğu ülkemizdeyse, son yıllarda başarılı işlere öncülük eden JBC, Arkabahçe, Yapı Kredi ve Çizgi Düşler gibi yayınevleri, bu doğrultuda iddialı çeviri ve yayın girişimlerinde yer alarak (REBIRTH gibi çizgi roman projeleri) bu işbirliklerini Türkiye’de sunabiliyor; film ve diziler, şimdiden belirlenmiş farklı takvimler çerçevesinde her geçen gün yakınımızdaki sinema salonlarını ve televizyonlarımızı ziyaret etme yolunda programlanıyor. Bu evrenlerin bugüne kadarki birikimi ve içerik zenginliği, box-office sinema alanını gittikçe ele geçiren ve tüm dünyada her geçen gün yükselen bir popülarite yaratıyor.

Benzeri şekilde, özellikle internet araçlarıyla erişilen ve hızla yayılan anime kültürü, paralelinde mangaların Türkçeye çevrilmesine öncülük ediyor ve hatırı sayılır bir Türkçe arşiv oluşmasını sağlıyor. Gittikçe büyüyen bu girişimler, içerikleri ve temalarından bağımsız, çizgi roman mecrasının bugüne kadarki bilinirliğini ve çizgi roman okuma alışkanlığını ileriye hızlıca taşıyan bir ivme yaratıyor. Bu ivme, her ne kadar büyük prodüksiyonlara dahil olmuş isimler ve üretimler kaynaklı gelişiyor olsa da, çizgi romanın bir araç olarak bilinirliğini ve popülerliğini her geçen gün daha da geliştiriyor. Bu noktada çizgi romanın nispeten bağımsız ve farklı alt dalları da önem kazanarak öne çıkıyor; mevcut yayınevlerinin dikkatlerini çekiyor ve en önemlisi de, çizgi roman yayıncılığını cesaretlendirebiliyor. Örneğin öne çıkan bir alt dal olarak tanımlanabilecek biyografik/otobiyografik çizgi romanlar, çizgi romancılığın gittikçe kuvvetlenen bir formatı olarak göz dolduruyor.

Yazının devamı için tıklayınız. 

Kitapları Neden Bitirelim?

“Beyefendi,” demişti Samuel Johnson, filanca kitabı bitirip bitirmediğini ısrarla soran birine, komik bir inanamama ifadesiyle, “Beyefendi, siz kitapları baştan sona mı okursunuz?” Evet, okur muyuz? Ta sonuna kadar okur muyuz? Okursak Johnson’ın düşündüğü gibi keriz miyizdir?

Okumayla ilgili çok düşünüp çok yazmış olan Schopenhauer, Johnson’ın tarafındadır. Hayat “kötü kitaplara” harcanamayacak kadar kısadır, ona sorulursa “bir yazarın işlerinin geçici bir değerlendirmesi”ni yapmak için “birkaç sayfa” yeterlidir. Bu birkaç sayfanın sonunda ikna olmadınızsa kitabı rafa kaldırmanızda hiçbir sakınca yoktur.

Ama ben aslında kötü kitaplarla nasıl başa çıktığımızla ilgilenmiyorum. Her ciddi okur bir kitabı kapatma tercihini yapmak için ona ne kadar zaman ayırması gerektiğini çoktan öğrenmiştir mutlaka. Hiçbir zevk almadan inatla okumayı sürdürenler, kaygılı anne babaların aşıladığı başarı duygusuna hala bağlı olan gençlerdir sadece. Bir kitap incelemesi web sitesine yorum yazan üzgün bir okur şöyle diyor: “Ben ergenim. Bu kitabın (adını vermek haksızlık olur) tamamını baştan sona okudum, eleştirilerde söylendiği kadar iyi olacağını umdum. Değildi. Ben başladığım kitapların hemen hepsini severek sonuna kadar okurum; asla vazgeçmemeye kararlı olduğum için bitirdim bu kitabı, ama keşke bitirmeseydim.” İnsan böyle bir okuru —sırf ne kadar çok kötü kitabı bitirirse o kadar az iyi kitaba başlamaya vakti kalacağı için bile olsa—, öz saygısını bir kitabı bitirmeye bağlı kılmamayı öğrenmeye teşvik edebilir ancak. Peki iyi kitaplar ne olacak? Johnson o kışkırtıcı lafı ettiğinde sırf kötü kitaplara değinmiyordu eminim. İyi kitapları bitirmemiz gerekir mi? İyi bir kitap zaten tanımı gereği bitirdiğimiz bir kitap mıdır? Yoksa bir kitabı sonuna gelmeden, hatta yarısında bırakmaya karar verebileceğimiz, buna rağmen iyi, hatta mükemmel olduğunu düşünebileceğimiz, okuduğumuz için memnuniyet duyup bitirme ihtiyacı duymayabileceğimiz durumlar var mıdır? Bu soruyu sormamın sebebi, bu durumun giderek başıma daha sık gelmesi. Sebebi yaş mı, bilgelik mi, bunaklık mı? Bir kitaba başlıyorum. Zevk alarak okuyorum, sonra bir an geliyor, bu kadarı yeterli diye hissediyorum. Artık zevk almadığımdan değil. Sıkılmıyorum hatta fazla uzun olduğunu bile düşünmüyorum. Sadece bu kitaptan daha fazla zevk alma arzusu duymuyorum. Bu durumda kitabı okuduğumu söyleyebilir miyim? Başkalarına önerip iyi bir kitap diyebilir miyim?

Kafka bir noktayı geçtikten sonra, yazarın romanını herhangi bir anda, herhangi bir cümleyle bitirmeye karar verebileceğini söylemişti; bir ipi neresinden keseceğinize karar vermek gibi keyfi bir karar; gerçekten de hem Şato hem Amerika bitirilmeden bırakılmış̧, Dava ise, bu kadarı yeter, diye karar veren birinin utanmazca aceleciliğiyle toparlanmıştır. İtalyan roman yazarı Carlo Emilio Gadda da böyleydi; iki büyük eseri, Quer pasticciaccio brutto de via Merulana (Via Merulana Üzerindeki Korkunç Kargaşa) ve La cognizione del dolore (Kederle Tanışmak) bitirilmemiştir ve her ikisi de, olmayan bir sonu gerektirdiği düşünülebilecek karmaşık olay örgülerine sahip olmalarına rağmen klasikler arasında yerlerini almışlardır. Read more

1 2 3 7