Çocuk kitapları ne kadar korkunç olmalıdır?

A. Orçun Can’ın kayıp rıhtım’da oldukça keyifli bir yazısı var. Çocuk kitapları ne kadar korkunç olmalı sorusuyla başlayan yazı şiddet ve korku öğeleriyle dolu örnekleri inceliyor.

***

Harry Potter ve Sırlar Odası çıktıktan sonra J.K. Rowling bir mektup almış. Bir okurunun ebeveyni güzel güzel açıklamış mektupta: “Kitaplarınızı beğenerek okuyoruz… Kızım/oğlum çok seviyor. Yalnız bu seferki kitap biraz korkutucuydu. Çocuklarımın kötü etkilenmesini istemiyorum. Sonraki kitaplarınızda korku dozunu düşürürseniz sevinirim”. J.K. Rowling açık ve net bir cevap yazmış bu mektuba: “Sonraki kitabı okumayın.”

Kendisi böyle bir muameleyle karşılaşan ne ilk, ne de son yazar. Kaldı ki; kitaplarının çeşitli kilise toplulukları tarafından çocukları “büyücülük, cadılık vs.” kavramlarına özendirdiği nedeniyle sert eleştiriler geldi. Eleştiriler mahkeme davalarına, kütüphanelerden yasaklanan kitaplara dönüştü. Her ne kadar bu davalarda hep kazanan taraf olmuşsa da Joanne Hanım’ın canının ne kadar sıkıldığını tahmin edebilirsiniz.

Bir Neil Gaiman örneği de var elimizde. Coraline kitabını okuyanlar, filmini izleyenler bilir ne kadar rahatsız edici ve korkutucu olabileceğini. Neticede tüm kitap onu gerçekten annesi olduğuna inandırmaya çalışan, gözlerinin yerine dikilmiş düğmeler olan ve kızından da kendi gözlerine düğme dikmesini isteyen bir kadını, kızının gerçek annesini tekrar bulma çabasını anlatıyor. Yukarıda bahsi geçen ebeveynlerin koşarak kaçmaları gereken bir kitap.

Neil Gaiman’ın bu çok satan kitabıyla ilgili ilginç bir tespiti var. Doğruluğuna da kesinlikle inanıyorum. Diyor ki: “Fark ettiğim şey şu oldu. Yetişkinler çocuklara göre bu kitaptan daha çok korktu”. Bu sözün doğruluğuna çok inanıyorum. Neil Gaiman da konuşmasının devamında diyor zaten. Görmüş geçirmiş bir yetişkin beyni tüm bu korkuyu, dehşeti, vahşeti, iğrençlikleri rahatlıkla etiketleyerek kendi içinde büyütebiliyor; ama mucizevi çocuk aklı yalnızca hikâyeyi takip ediyor. Eğer korkuyorsa kitabın genelinden değil, korkulu bölümlerinden korkuyor, kitapta gördüğü karakterlerle birlikte korkuyor, korkuyu onlarla aşıyor. Ona aferin değil mi?

Yazının devamı linkte. 

Narnia Günlükleri’ndeki Türk Lokumunun Sırrı Ne?

C.S. Lewis’in dünyaca ünlü fantastik serisi Narnia Günlükleri’nde neden bilhassa Türk lokumuna yer verildiği uzmanlar tarafından araştırıldı.

Kayıp Rıhtım’dan M. İhsan Tatari’nin haberi oldukça ilgi çekici.

***

Serinin ilk kitabı Aslan, Cadı ve Dolap’ı okuyanların da çok iyi hatırlayacağı üzere Edmund Pevensie adlı karakterimiz kız kardeşi Lucy’nin ardından büyülü bir dolaba girdiğinde kendini karlarla kaplı, büyülü bir diyar olan Narnia’ya ışınlanmış olarak bulur. Ve burada daha sonra “Beyaz Cadı” olduğunu öğreneceğimiz Buzlar Kraliçesi Jadis’le karşılaşır. Yaramaz Edmund’un Beyaz Cadı’dan istediği ilk şeyse Türk lokumu olur. Hatta lokum yiyebilmek için kardeşlerini (bir anlamda da ruhunu) satmaya bile hazırdır. Öyle de yapar…

Edmund’un lokuma olan bu düşkünlüğü yabancı okurlara da bulaşmıştır. Öyle ki yabancı bir ailenin yanına misafirliğe gittiğinizde yanınızda bir kutu lokum götürürseniz size sanki çantanızdan büyülü bir nesne çıkarmışsınız gibi bakarlar. Hatta kitabı çocukken okuyan koca koca insanlar bugün bile “Türk lezzetinin” tadına bakmayı hayal eder durur.

Onlardan biri de Cara Strickland adlı bir gurme olsa gerek. Çünkü bu ayın başında yazdığı makale tamamen Türk lokumu ve Narnia üzerine. Dahası, kaleme aldığı yazı şu sıralar yabancı basını en çok meşgul eden konulardan biri.

İlginç detaylar ve Lewis’in lokum tutkusu şu linkten okunabilir.

KAYNAK: KAYIP RIHTIM

 

SANAT KARŞISINDA ÇİZGİ ROMAN

Akademisyen Bart Beaty, ‘Sanat Karşısında Çizgi Roman’ adlı incelemesinde hem çizgi romanın kültürel olarak değersiz görülmesine sebep olan süreçleri hem de yakın dönemdeki öne çıkışının nasıl gerçekleştiğini sorguluyor. Çağlayan Çevik,  Yapı Kredi Kültür Yayınları’ndan çıkan Bart Beaty’nin “Sanat Karşısında Çizgi Roman” kitabını inceledi.

Muhakkak hatırlayacaksınız, yakın zamanda öyle bir ‘furya’ oluşmuştu ki, bir zamanlar ‘tu kaka’ diyerek çizgi romanları kötüleyenler bile ellerinde çizgi romanlarla dolaşmaya başlamıştı. Klasik eserlerin uyarlamalarının akabinde, yayınevleri çizgi roman yayımlamanın o kadar da kötü olmadığına kanaat getirip, ‘seçkin’ eserleri basmaya başlamıştı. Kim derdi ki, bir dönemin efsanesi yeniden doğacak, bu kez kısa sürede iade-i itibar edilecek ve hakkı teslim edilecek… Oysa okurları çizgi romanları raflardan indirse de çizerler yaratmaya, yeni yetenekler dünyanın aklını başından almaya devam ediyordu.
Birçokları, 2000’li yıllarda internet ve sinema sektörünün çizgi roman dünyası için birer itici güce dönmesinden çok önce, ‘küresel’ ölçekte bu yeniden doğuşu Art Spiegelman ve başyapıtı ‘Maus’a bağlar. Read more

Sözcükleri Okumak Yetmez Dünyayı Da Oku

Okumak deyince ne anlıyoruz?

Bu soru cevaplanmayı ve tartışmayı bekleyen hayati bir soru olarak önümüzde duruyorken neden hiç düşünmeksizin çocuklarımızın eline bir biri ardına kitaplar verip duruyoruz?

Okuma listeleri, kitap tavsiyeleri, yarışmalar, ödevler derken kitaplar çocukların bir elinden diğerine hızlıca akıyor. Türkiye’de çocuk edebiyatındaki hızlı gelişmeler ve çocuk merkezli pedagojik yaklaşımlar bilginin ve ahlaki gelişimin kaynağını sanki kitaba indirgemiş gibi davranıyor. Çok erken yaşlara çekilen okullaşma ile çocuklar, yazı ve kitap dünyasıyla çok erken yaşta tanışıyor.

Peki çocuklarımız tam olarak ne okuyor?

Çocuklarımız ve tabi kendimiz için bir okuma kültürümüz, dil felsefemiz ve eleştirel bir perspektifimiz var mı? Read more

Andlardaki Masalların Devrimci Gücü

Antropolog Di Hu uzun yıllar süren araştırmaları neticesinde sömürgeciliğin oluşturduğu anlatıları deşifre ediyor.

***

Andlarda anlatılan “deniz adamı” gibi halk hikâyeleri, düşündüğümüz kadar ‘masum’ değildi. Ezilen halklar arasında paylaşılan hikâyeler, ezilenlerin sömürüye karşı birleşmesine vesile oldu.

1700’lü yıllarda, Ekvador’da bulunan Otavalo adlı dağlık bir kasabada, çok sayıda yerli kökenli kör insan yaşıyordu. Köye yakın bir “obraje” yani tekstil atölyesine karşı 1737’de açılan bir davada, Don Antonio Vera adlı İspanyol bir tanık, insanların bu olaya ilişkin bir halk hikâyesinde anlattıklarını aktardı. Hikâyeye göre, bölgedeki göllerin “mermen”i (Orta ve Güney Amerika yerlilerinde masalsı ‘denizadamları’na verilen isim), erkeklere güzel tınılı sesler vermesi karşılığında onları kör etmekteydi. Kör adamların talebi, tekstil atölyelerinde topluca şarkı söyledikleri esnada bunun ücretli bir iş olarak kabul edilmesi ve bu sayede dilenmek zorunda kalmamaları ve zorlu çalışma koşullarından uzak tutulmalarıydı.

Mermen masalları, bizlere Doktor Faust’unkine benzer bir pazarlığı aktarmaktadır: Birisi arzuladığı bir şey karşılığında güçlü (ve kötü) bir varlıkla anlaşma yapar; ancak bu anlaşma iyi bir şekilde sona ermez.
Vera, ifadesini ayrıntılandırmaya devam ederken, ortaya çok daha karanlık bir gerçek çıkıyordu: Gerçekte, erkekler gelecekteki maruz kalacakları zararlardan uzak tutulmak için anneleri tarafından bebekliklerinde çaresizce körleştiriliyorlardı. Vera, mahkemede, “(annelerin) Daha dindar olan kesimi onları körleştireceklerdi ve diğer annelerse bebeklerini öldürecekler, böylece onların “obraje”lerde esirleştirilmesine izin vermeyeceklerdi.” diyor. Mermen efsanesi, tekstil atölyelerini ve diğer endüstri kollarını borçlandırılan alt sınıfların emeğiyle yürüten İspanyol sömürge yöneticilerinin vahşice zulmü konusunda kinayeli bir efsane olarak üretilmişti.
İspanyol sömürgeciliği süresince anlatılan çeşitli halk masalları, yaşanan sömürü ve çekilen acıya ilişkin gerçeklerin birer göstergesidir. Yaşadıkları duruma dair hoşnutsuzluğu ifade etmek için sadece şiirsel bir yol olmaktan öte, bu masallar ortak bir dil oluşturmaya yardımcı olmuş ve farklı şekillerde ezilen gruplar arasında bir ortaklaşma duygusu yaratmıştır. Neticede, masallar ezilen toplumların sömürgecilere karşı isyan etmesinde rol oynamıştır.

devamı için tıklayınız.

KAYNAK: Duvar Gazetesi

Kitap Yoksuluyuz

Okul Kütüphanecileri Derneği Başkanı Aydın İleri’nin, 53. Kütüphaneciler Haftası vesilesiyle yaptığı basın açıklamasında ortaya koyduğu veriler kitap yoksulu bir ülke olduğumuzu kanıtlar nitelikte:

“Milli Eğitim Bakanlığı’nın OECD işbirliğinde Türkiye çapında 15 yaşında öğrencilerden topladığı verilere göre evinde en fazla 10 kitap olan ailelerin oranı % 27. Evlerin %54’ünde kitap sayısı 25’i geçmiyor.  Evdeki 25 kitabın çoğunluğu edebiyat eseri değil ders kitabı veya test kitabı.

Okulda kütüphane yok

Milli Eğitim Bakanlığı’nın Dünya Bankası ile yaptığı bir çalışma olan TİMSS, okullardaki kütüphanelerin durumu hakkında bize bilgiler veriyor.

Türkiye’de TIMSS 2011 çalışmasına katılan 4. sınıf öğrencilerinin %1’inin okullarında 5000’den fazla farklı kitabın bulunduğu kütüphane olduğu görülmektedir.  Bu oran Güney Kore’de % 92 dünya ortalaması ise % 32’dir.

Öğrencilerin %38’inin okul kütüphanesinde 501-5000 kitap bulunurken, %37’sinin okul kütüphanesinde 500 ve daha az kitap bulunmaktadır.Çalışmaya katılan öğrencilerin %24’ünün ise okullarında kütüphane bulunmamaktadır.

Okul kütüphanesi eğitim başarısını arttırıyor

Öğrencilerin okul kütüphanesindeki kitap sayısı durumuna göre matematik başarı testinden almış oldukları ortalama puanlar incelendiğinde, okul kütüphanesi bulunmayan öğrencilerin başarı ortalamalarının 420, kütüphanesinde 500 ve daha az kitap olan öğrencilerin 477 ve okul kütüphanesinde501-5000 arasında kitap bulunan öğrencilerin başarı ortalamalarının 487 olduğu belirlenmiştir.

Sonuç olarak, okul kütüphanesindeki kitap sayısı arttıkça, öğrencilerin matematik başarılarının da artma eğiliminde olduğu görülmektedir.

TIMSS ülkeleri genelinde olduğu gibi Türkiye’de de okul kütüphanesindeki kitap sayısı arttıkça öğrenci başarısının arttığı görülmektedir.

Türkiye’de en yüksek başarı ortalamasının (487) kütüphanelerinde 501-5000 arası kitap bulunan okullarda, en düşük başarı ortalamasının ise (420) kütüphanesi olmayan okullarda öğrenim gören öğrencilerde tespit edildiği görülmüştür.

Bu durum okul kütüphanelerinin güçlendirilmesi gerçeğini ortaya koymaktadır.

Türkiye’de Öğrencilerin Yarısı Okuduğunu Anlamıyor.

2015 yılı PİSA rakamlarının ortaya koyduğu eğitim başarısında dünyada ilk 50 ülke arasında değiliz.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü‘nün (OECD) üç yılda bir hazırladığı Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 2015 sonuçlarına göre Türkiye, PISA 2012’ye göre ortalama 7 sıra düşerken, en çok kayıp ise okuma ve fen bilimlerinde meydana geldi. Read more

Cumhuriyetin İlk Yıllarında Otoriteye İtaat ve Nizamın Korunması: Sebze Bahçesinde İsyan

Ülkemizde cumhuriyet döneminin ilk yıllarında çocuklar için kaleme alınan edebi metinlerde çocukların makbul vatandaş olmaları adına terbiyeli yetiştirilmeleri, ulusal pedagojinin işleyişi anlamında çok önemliydi. Ulusal pedagojinin üzerinde ağırlıkla durduğu diğer bir konu da otoriteye itaat ve düzenin korunmasıydı. Düzenin sağlanması demek, yurttan düşmanı kovan Türk milletinin tüm gücüyle iç asayişi de temin etmesi demekti. Bu sebepten dönemin  çocuk kitaplarında otoriteye itaat vurgulanmış, toplumsal yaşamda “itaat ilişkisini” ve “müesses nizam”ı bozmak isteyenlerin her zaman mevcut olabileceği ama bu türden fitnelere gereken cevabın verileceği anlatılmıştır.

Bu hususta en önemli örneklerden biri Sebze Bahçesinde İsyan adlı piyestir. Piyeste yer alan elmalar, balkabakları, kavunlar, çilekler piyesin iyi karakterleri olurken kertenkele, kötü karakter olarak tasvirlenir. Piyesin genel olarak özeti şu şekildedir:

Bir gün bir elma ağacının tepesinden toprağa bir elma yuvarlanır. Elmanın yanına gelen kertenkele elmaya, neden ağacın en yüksek tepesine çıktığını sorar. Elma kibirli bir karakterdir ve en tepede olmak için en yükseğe çıktığını söyler. Kötü karakter kertenkele bu durumdan bahçıvanın sorumlu olduğunu söyleyerek elmanın aklını karıştır ve bahçıvandan intikam alabileceğini söyler. Yere düştüğü için yaralanan elma intikam duygularıyla dolar. Kertenkele bununla yetinmeyip diğer sebzeleri de bahçıvana karşı ayaklandırmaya teşvik eder. Köklerini topraktan çıkaran sebzeler, bahçenin düzenini bozarlar. Önce örtülerini kaldıran kavunlara arılar saldırmaya başlar. Balkabakları hareket ettiği için çilekler ezilir. Böylece tüm bir bahçede kaos oluşur. Kahkaha çiçeği sebzelere oyuna geldiklerini söyler: “arkadaşlar, hayatta cemiyet içinde böyle zararlı mahluklar pek çoktur. Onlardan sakının! Size tavsiyem odur ki, eski yerlerinize geçin. Kendinizi gene bahçıvanın ihtimamlı ellerine tevdi ediniz. Bahçe tıpkı bir memleket, bizler ahalisi, bahçıvan da onun idare amiridir.”

Türkiye’de Çocukluğun Politik İnşası, sf. 176’da yer alan bilgilerden derlenmiştir. Mezkur eser 1931 yılında Şişli Terakki Lisesi’nce hazırlanmıştır. 

 

 

M.Ruhi Şirin: “Çocukların Okuma Kültürü Karnesi Zayıf”

Çocuk Vakfı Başkanı Mustafa Şirin Anadolu Ajansı‘na yaptığı açıklamalarda “çocukların okuma kültürü karnesinin zayıf olduğunu belirterek, “Türkiye’nin erken çocukluktan lise son sınıfı kapsayacak şekilde Okuma Kültürü Programı’na acilen ihtiyacı var.” dedi.

Türkiye’nin 0-18 yaş grubu çocuk nüfusunun 25 milyona yaklaştığı düşünüldüğünde, basılan çocuk kitabı sayısının yeterli olmadığının söylenebileceğini ifade eden Şirin, şöyle devam etti:

“Ders ve kaynak kitap sayısı düşülünce çocuk yayınlarının oranı daha da düşüyor. Çocuk edebiyatı yayıncılığı oranıysa yüzde 1’in de altında. Çocuk yayını çok, fakat nitelikli çocuk kitaplarının oranı fazla değil. Bebeklik dönemi ve erken çocukluk dönemi kitaplarında artış var. Son çeyrek yüzyıl boyunca çocuk kitaplarının sayısı ve niteliğinde de artış gözleniyor. Üretilen yerli kitap oranı artmakla birlikte yabancı yayın oranı yüzde 80’in altına düşmüyor.”

Haberin devamı için tıklayınız. 

Resimli Romanları Derste Kullanmak

Çizgi romanlar sınıflara genellikle gizli gizli sokulmuştur. Bu renkli hikâyelerin hep, dersten kaytarmak isteyen öğrencilerin matematik kitaplarının arasına konup okunduğu düşünülür. Ancak çağdaş resimli romanlar artık okuma becerilerini artırmak, karmaşık kavramları açıklamak ve öğrencileri okumaya heveslendirmek için birer araç olarak ortaya çıkıyor. Pek çok kimse resimli romanları artık edebiyat olarak görmeye başlıyor.

Bugün Amerikalı öğrencilerin çoğu kitaplara ayırdığı zamandan fazlasını görsel medyaya ayırıyor. 2007′de okuma üzerine yapılan bir araştırma, 15-24 yaşları arasındaki ortalama bir Amerikalının günde yedi dakikasını okumaya ayırırken iki buçuk saatini televizyon izleyerek geçirdiğini gösterdi. Aynı araştırmaya göre, bu verideki okuma oranına sadece ödev olduğu için okuyan öğrenciler ve mesleki okumalar da dahildi. Resimli romanlar geleneksel metinlere göre daha fazla görsellik içerdiği için, televizyona kapılmış lise ve üniversite öğrencileri arasında daha fazla okuru kendilerine çekebiliyorlar.

GRE (Graduation Record Exam) ve diğer sınavları düzenleyen Eğitim Sınav Hizmetleri’nin yaptığı araştırmaya göre çocuklar evde okudukları zaman hem okuma hem de matematik sınavlarında daha başarılı oluyorlar. Aynı kuruluş, evde ne kadar farklı okuma materyali bulunursa okuma becerisinin o kadar yüksek olduğunu belirtiyor.

Read more

Okullar Çocukların Okuma Sevgisini Nasıl Öldürüyor

Alfie Kohn, okulların çocuklardaki okuma şevkini öldürdüğünü 7 maddeyle ironik bir şekilde açıklıyor:

1. Okuma ödevlerinin miktarını ölçün. Hiçbir şey bir öğrencinin okumaya duyduğu ilgiye, ona kendi seçtiği kitapları okuma fırsatı vermek kadar katkıda bulunmaz. Ancak serbest okumanın faydalarını baltalamak çok kolaydır. Yapmanız gereken tek şey, öğrencilerin her gece belli sayfa sayısı ya da süre kadar okumalarını şart koşmanız. “Onlara ne kadar sayfa okumaları gerektiği söylendiğinde, sadece ‘sayfaları çevirme’ ve ‘ödev verilen sayfaya kadar okuma ve durma’ eğilimine girerler” diyor bir lise öğretmeni olan Christopher Ward Ellsasser. Ve kendilerine ne kadar süre okumaları gerektiği söylendiğinde de sonuç yine değişmiyor. Bir veli olan Julie King, “Çocuklarımızdan her gece 20 dakika kitap okumaları ve bunu yaptıkları ödevlerden biri olarak not etmeleri bekleniyor. Ebeveyn olarak, oturup zevk için kitap okuyan çocukların – bir kitabın içinde kaybolan ve mesela yemeğe gelmesi için kitabı elinden bırakması söylenen çocukların – şimdi saat alarmı kurduklarını ve alarm çaldığında okumayı hemen bıraktıklarını görüyoruz. Okumak sıkıcı bir işe dönüştü, tıpkı diş fırçalamak gibi” diyor.

2.  Özetler yazdırın. Bir ortaokul öğretmeni olan Jim DeLuca şöyle özetliyor: “Öğrencilerin okumaktan nefret etmelerini sağlamanın en iyi yolu, onlardan okuduklarını size ispat etmelerini istemeniz. Bazı öğretmenler, öğrencilerin başlama ve bitirme sayfalarını not ettikleri bir tablo yaratıyor. Bazı öğretmenler, kolayca sahtesi yazılabilen ve neredeyse hiç okuma gerektirmeyen kitap özeti ya da benzer yöntemleri kullanıyor. Pek çok durumda bu tür ödevler, öncesinde ne hissederlerse etsinler, öğrencilerin yeni okudukları bu kitaptan nefret etmelerini sağlıyor.

Read more

1 2 3