N’oluyor bu çocuk kitaplarında!

Son günlerde üst üste sosyal medyada çocuk kitaplarında bulunan şiddet, istismar, vahşet içerikli anti-pedagojik görsellere şahit oluyoruz. Çoğu eski zamanlara ait bu anlatılarda yer alan ifadeler okurları bir hayli kızdırdı. Bazı yayınevlerine yönelik eleştiri maksadını aşarak ideolojik bir karalamaya dönüştü.

Biz tam da bu zamanda Gülenay Hanım’ın teklifini yeniden tüm okurlara sunma gereği duyduk. Masallar bir milletin kültürel taşıyıcılarıdır; efsanedir, olağanüstüdür, abartıdır vs. Masalları birer çocuk kitabından ziyade halkbilim kategorisinde sözlü temalar olarak değerlendirmek daha anlaşılır bir yargı olacaktır.

***

Çocuk kitaplarında sevmediklerimiz: Masallardaki vahşet mi fena, yayıncıların özensizliği mi?

Bu hafta “Külkedisi”nde kesilen parmaklar ve kuşların oyduğu gözlerle başlıyor, Italo Calvino’nun “Küçüklere Masallar”ında kafası ızgarada kızartılan kızla devam ediyor, yani bir bakıma masalları tartışıyoruz. Eski zamanlardan günümüze kalan veya Calvino gibi edebiyatçıların sözlü kültürden yazılı kültüre aktardığı masalların bazılarının vahşi ve çok acımasız olduğu bir gerçek. Ama gözden kaçırdığımız bir nokta var: O masalların hiçbiri çocuklar için değildi. Hele 3-5 yaş arası çocuklar için hiç değildi. Read more

İzmir’den geldi, sınır köyüne kitaplık kurdu

İzmir’den, Türkiye’nin Irak sınırında bulunan Beytüşşebap ilçesine bağlı Ayvalık köyüne bu yıl tayini çıkan öğretmen eşiyle gelen ve buraya yerleşen Müfit Demirkol, köy çocukları için kolları sıvadı. Çocuklara kitap sevgisini aşılamak için köy meydanında bulunan bir bakkalın önüne kitaplık yapan Demirkol, daha sonra arkadaşlarını arayarak, kitap göndermelerini istedi. Gönderilen kitapları, kitaplığa yerleştiren Demirkol, köy çocuklarının yüzlerce kitaba ulaşmasını sağladı.

Buradan kitap alan çocuklar, bunları okuduktan sonra kitaplığa bırakıp yenisini alabiliyor.“Kitap eksiğimiz var, destek bekliyoruz”Eşinin tayini nedeniyle Ayvalık köyüne yerleştiklerini anlatan Demirkol,“Burada kendi imkanlarımla bir kitaplık kurdum ve Ankara’da arkadaşlarımın kurduğu bir dernek üzerinden kitaplar getirdim. Burada herkese dağıtmayı amaç edindim. Evlerine götürüp okuduktan sonra tekrar getirip yerine bırakıyorlar. Burada boş duracağıma böyle bir iş yapmak istedim. Read more

Bir Baba: Stephen King

Stephen King, henüz altmış kitap yazmadan ve kitapları üç yüz elli milyon satmadan önce, iki yaşında bir çocuktu. Babası bir gün, “Sigara almaya gidiyorum,” diyerek evden çıkmış ve bir daha hiç dönmemişti. Yalnız ve çalışan bir annenin yanında büyüyen King, küçük bir apartman dairesinde yaşadıklarını, annesinin işten eve döndüğünde kendisine ve erkek kardeşine kitaplar okuduğunu hatırlıyor. King, kitap okumayı sevdiği kadar, kitap dinlemeyi de seven bir yazar. Hatırladığı bir şey daha var, babasının hikâyeler yazıp yayınladığı. Yazdıkları kitaplaşmamış, ismi duyulmamış bir yazarın oğlu, belki de iki yaşındayken açılan derin boşluğu babası gibi yazarak doldurmaya çalıştı. Hayatı boyunca bir daha görmediği babasıyla kurmak istediği iletişimi yayınladığı kitaplarla giderdi. Belki de bu sadece genlerden kaynaklanıyordu.

DURMADAN YAZAN ADAM

Yirmi üç yaşındayken üniversiteden mezun olmuş, Naomi ismindeki kızı doğmuştu. Yazarlığı ve babalığı yeni yeni öğrenen King, bir yandan hademelik ya da çamaşırhanede işçilik yaparken bir yandan da yazarlığa devam etmişti. 1970’lerde “Kara Kule” serisiyle elde ettiği başarı ve ünden bahsetmek yerine, babasını bir daha göremeyen King’in çocukları ve ailesiyle kurduğu iletişimden bahsedelim.

Çocuklarının gözünde Stephen King başarılı bir yazardı. Kimi zaman “alkolik” ve “bağımlı” durumuna düşse de bu alışkanlıklardan yine ailesinden aldığı güçle kurtulmuştu. Fakat durmadan yazan bir adamın çocuğu olmak zor olsa gerekti. Kafasında dünyalar kurup yıkan, oluşturduğu karakterleri türlü gerilimlerin içine sokup maceradan maceraya sürükleyen bir baba, çocuklarıyla kurduğu iletişimde, yazarlığı kadar başarılı olabilir miydi? Bu soruyu geçtiğimiz Ekim ayının ilk haftasında, Stephen King ve oğlu Owen King’i dinlerken kendi kendime sordum.

Güzide Ertürk’ün Stephen King ve oğlunun okur-yazarlık serüvenini anlattığı yazısının tamamı için tıklayınız.

KAYNAK: Yeni Şafak Kitap

Çocuk Şehri Dergisi 5. Sayısı Çıktı

Çocuk Şehri “okul” sayısı ile yazın dünyasını selamlıyor. Okulların açılmasıyla gündeme gelen pek çok tartışma okulların varlığını ve eğitim sistemini bir kez daha düşünmemize neden oluyor.

Tüm sorgulamalar ve düşüncelerin eşliğinde okullaşma oranı da artmaya devam ediyor, çocukların okul saatleri uzuyor, okul hayatımızın merkezine iyice yerleşiyor. Oysa derinlemesine ve biraz da duygusal bir bakış açısıyla kritize ettiğimizde modern okul yapısının çocukluğu çok ciddi şekilde etkilediğini görüyoruz. Bugün medyanın da güçlü tesiriyle birleşen okul, çocukluğu homojen bir geçişe imkân vermeden çok hızlı bir şekilde yetişkin dünyasına hazırlıyor.

Bu sayıda eleştirel bir yaklaşımla okulların çocuk dünyasını nasıl dönüştürdüğünü inceledik. Çocukluğu ve özgürlüğü mümkün kılan yeni bir eğitim paradigmasını acilen inşa etmemiz gerektiğini gördük.

Bu sayıda Prof. Dr. Kemal Sayar ile okulların çocuklar üzerindeki ruhsal tesirlerini konuştuk. İncelediğimiz çeşitli çocuk kitaplarından yola çıkarak altı başlıktan oluşan “okul çocukluğu nasıl dönüştürüyor” dosyasını hazırladık. Şule Seda Ay çocukları hayattan ve yaşadıkları ortamdan koparan eğitim sistemi yerine bölgesel farkındalık ve sorumluluk merkezli bir eğitimin imkanını anlatıyor. Mehmet Teber çocuklardaki mahremiyet eğitiminin sandığımızdan çok daha fazla bir anlama geldiğini anlatıyor. Mahpus çocuklara dair yazısı ile Avukat Mehmet Ali Başaran her geçen daha büyük bir yara haline gelen çocuk mahpusluğunu hatırlatıyor. Çocuklara dini ve popüler bilim kitapları yazmasıyla tanıdığımız Özkan Öze de bu sayımızda yer alıyor. Ayrıca Refik Durbaş şiirleri ve Miyazaki filmleri dergimizi zenginleştiren diğer yazılar olarak okunuyor. Read more

Çocuk kitapları ne kadar korkunç olmalıdır?

A. Orçun Can’ın kayıp rıhtım’da oldukça keyifli bir yazısı var. Çocuk kitapları ne kadar korkunç olmalı sorusuyla başlayan yazı şiddet ve korku öğeleriyle dolu örnekleri inceliyor.

***

Harry Potter ve Sırlar Odası çıktıktan sonra J.K. Rowling bir mektup almış. Bir okurunun ebeveyni güzel güzel açıklamış mektupta: “Kitaplarınızı beğenerek okuyoruz… Kızım/oğlum çok seviyor. Yalnız bu seferki kitap biraz korkutucuydu. Çocuklarımın kötü etkilenmesini istemiyorum. Sonraki kitaplarınızda korku dozunu düşürürseniz sevinirim”. J.K. Rowling açık ve net bir cevap yazmış bu mektuba: “Sonraki kitabı okumayın.”

Kendisi böyle bir muameleyle karşılaşan ne ilk, ne de son yazar. Kaldı ki; kitaplarının çeşitli kilise toplulukları tarafından çocukları “büyücülük, cadılık vs.” kavramlarına özendirdiği nedeniyle sert eleştiriler geldi. Eleştiriler mahkeme davalarına, kütüphanelerden yasaklanan kitaplara dönüştü. Her ne kadar bu davalarda hep kazanan taraf olmuşsa da Joanne Hanım’ın canının ne kadar sıkıldığını tahmin edebilirsiniz.

Bir Neil Gaiman örneği de var elimizde. Coraline kitabını okuyanlar, filmini izleyenler bilir ne kadar rahatsız edici ve korkutucu olabileceğini. Neticede tüm kitap onu gerçekten annesi olduğuna inandırmaya çalışan, gözlerinin yerine dikilmiş düğmeler olan ve kızından da kendi gözlerine düğme dikmesini isteyen bir kadını, kızının gerçek annesini tekrar bulma çabasını anlatıyor. Yukarıda bahsi geçen ebeveynlerin koşarak kaçmaları gereken bir kitap.

Neil Gaiman’ın bu çok satan kitabıyla ilgili ilginç bir tespiti var. Doğruluğuna da kesinlikle inanıyorum. Diyor ki: “Fark ettiğim şey şu oldu. Yetişkinler çocuklara göre bu kitaptan daha çok korktu”. Bu sözün doğruluğuna çok inanıyorum. Neil Gaiman da konuşmasının devamında diyor zaten. Görmüş geçirmiş bir yetişkin beyni tüm bu korkuyu, dehşeti, vahşeti, iğrençlikleri rahatlıkla etiketleyerek kendi içinde büyütebiliyor; ama mucizevi çocuk aklı yalnızca hikâyeyi takip ediyor. Eğer korkuyorsa kitabın genelinden değil, korkulu bölümlerinden korkuyor, kitapta gördüğü karakterlerle birlikte korkuyor, korkuyu onlarla aşıyor. Ona aferin değil mi?

Yazının devamı linkte. 

Narnia Günlükleri’ndeki Türk Lokumunun Sırrı Ne?

C.S. Lewis’in dünyaca ünlü fantastik serisi Narnia Günlükleri’nde neden bilhassa Türk lokumuna yer verildiği uzmanlar tarafından araştırıldı.

Kayıp Rıhtım’dan M. İhsan Tatari’nin haberi oldukça ilgi çekici.

***

Serinin ilk kitabı Aslan, Cadı ve Dolap’ı okuyanların da çok iyi hatırlayacağı üzere Edmund Pevensie adlı karakterimiz kız kardeşi Lucy’nin ardından büyülü bir dolaba girdiğinde kendini karlarla kaplı, büyülü bir diyar olan Narnia’ya ışınlanmış olarak bulur. Ve burada daha sonra “Beyaz Cadı” olduğunu öğreneceğimiz Buzlar Kraliçesi Jadis’le karşılaşır. Yaramaz Edmund’un Beyaz Cadı’dan istediği ilk şeyse Türk lokumu olur. Hatta lokum yiyebilmek için kardeşlerini (bir anlamda da ruhunu) satmaya bile hazırdır. Öyle de yapar…

Edmund’un lokuma olan bu düşkünlüğü yabancı okurlara da bulaşmıştır. Öyle ki yabancı bir ailenin yanına misafirliğe gittiğinizde yanınızda bir kutu lokum götürürseniz size sanki çantanızdan büyülü bir nesne çıkarmışsınız gibi bakarlar. Hatta kitabı çocukken okuyan koca koca insanlar bugün bile “Türk lezzetinin” tadına bakmayı hayal eder durur.

Onlardan biri de Cara Strickland adlı bir gurme olsa gerek. Çünkü bu ayın başında yazdığı makale tamamen Türk lokumu ve Narnia üzerine. Dahası, kaleme aldığı yazı şu sıralar yabancı basını en çok meşgul eden konulardan biri.

İlginç detaylar ve Lewis’in lokum tutkusu şu linkten okunabilir.

KAYNAK: KAYIP RIHTIM

 

SANAT KARŞISINDA ÇİZGİ ROMAN

Akademisyen Bart Beaty, ‘Sanat Karşısında Çizgi Roman’ adlı incelemesinde hem çizgi romanın kültürel olarak değersiz görülmesine sebep olan süreçleri hem de yakın dönemdeki öne çıkışının nasıl gerçekleştiğini sorguluyor. Çağlayan Çevik,  Yapı Kredi Kültür Yayınları’ndan çıkan Bart Beaty’nin “Sanat Karşısında Çizgi Roman” kitabını inceledi.

Muhakkak hatırlayacaksınız, yakın zamanda öyle bir ‘furya’ oluşmuştu ki, bir zamanlar ‘tu kaka’ diyerek çizgi romanları kötüleyenler bile ellerinde çizgi romanlarla dolaşmaya başlamıştı. Klasik eserlerin uyarlamalarının akabinde, yayınevleri çizgi roman yayımlamanın o kadar da kötü olmadığına kanaat getirip, ‘seçkin’ eserleri basmaya başlamıştı. Kim derdi ki, bir dönemin efsanesi yeniden doğacak, bu kez kısa sürede iade-i itibar edilecek ve hakkı teslim edilecek… Oysa okurları çizgi romanları raflardan indirse de çizerler yaratmaya, yeni yetenekler dünyanın aklını başından almaya devam ediyordu.
Birçokları, 2000’li yıllarda internet ve sinema sektörünün çizgi roman dünyası için birer itici güce dönmesinden çok önce, ‘küresel’ ölçekte bu yeniden doğuşu Art Spiegelman ve başyapıtı ‘Maus’a bağlar. Read more

Sözcükleri Okumak Yetmez Dünyayı Da Oku

Okumak deyince ne anlıyoruz?

Bu soru cevaplanmayı ve tartışmayı bekleyen hayati bir soru olarak önümüzde duruyorken neden hiç düşünmeksizin çocuklarımızın eline bir biri ardına kitaplar verip duruyoruz?

Okuma listeleri, kitap tavsiyeleri, yarışmalar, ödevler derken kitaplar çocukların bir elinden diğerine hızlıca akıyor. Türkiye’de çocuk edebiyatındaki hızlı gelişmeler ve çocuk merkezli pedagojik yaklaşımlar bilginin ve ahlaki gelişimin kaynağını sanki kitaba indirgemiş gibi davranıyor. Çok erken yaşlara çekilen okullaşma ile çocuklar, yazı ve kitap dünyasıyla çok erken yaşta tanışıyor.

Peki çocuklarımız tam olarak ne okuyor?

Çocuklarımız ve tabi kendimiz için bir okuma kültürümüz, dil felsefemiz ve eleştirel bir perspektifimiz var mı? Read more

Andlardaki Masalların Devrimci Gücü

Antropolog Di Hu uzun yıllar süren araştırmaları neticesinde sömürgeciliğin oluşturduğu anlatıları deşifre ediyor.

***

Andlarda anlatılan “deniz adamı” gibi halk hikâyeleri, düşündüğümüz kadar ‘masum’ değildi. Ezilen halklar arasında paylaşılan hikâyeler, ezilenlerin sömürüye karşı birleşmesine vesile oldu.

1700’lü yıllarda, Ekvador’da bulunan Otavalo adlı dağlık bir kasabada, çok sayıda yerli kökenli kör insan yaşıyordu. Köye yakın bir “obraje” yani tekstil atölyesine karşı 1737’de açılan bir davada, Don Antonio Vera adlı İspanyol bir tanık, insanların bu olaya ilişkin bir halk hikâyesinde anlattıklarını aktardı. Hikâyeye göre, bölgedeki göllerin “mermen”i (Orta ve Güney Amerika yerlilerinde masalsı ‘denizadamları’na verilen isim), erkeklere güzel tınılı sesler vermesi karşılığında onları kör etmekteydi. Kör adamların talebi, tekstil atölyelerinde topluca şarkı söyledikleri esnada bunun ücretli bir iş olarak kabul edilmesi ve bu sayede dilenmek zorunda kalmamaları ve zorlu çalışma koşullarından uzak tutulmalarıydı.

Mermen masalları, bizlere Doktor Faust’unkine benzer bir pazarlığı aktarmaktadır: Birisi arzuladığı bir şey karşılığında güçlü (ve kötü) bir varlıkla anlaşma yapar; ancak bu anlaşma iyi bir şekilde sona ermez.
Vera, ifadesini ayrıntılandırmaya devam ederken, ortaya çok daha karanlık bir gerçek çıkıyordu: Gerçekte, erkekler gelecekteki maruz kalacakları zararlardan uzak tutulmak için anneleri tarafından bebekliklerinde çaresizce körleştiriliyorlardı. Vera, mahkemede, “(annelerin) Daha dindar olan kesimi onları körleştireceklerdi ve diğer annelerse bebeklerini öldürecekler, böylece onların “obraje”lerde esirleştirilmesine izin vermeyeceklerdi.” diyor. Mermen efsanesi, tekstil atölyelerini ve diğer endüstri kollarını borçlandırılan alt sınıfların emeğiyle yürüten İspanyol sömürge yöneticilerinin vahşice zulmü konusunda kinayeli bir efsane olarak üretilmişti.
İspanyol sömürgeciliği süresince anlatılan çeşitli halk masalları, yaşanan sömürü ve çekilen acıya ilişkin gerçeklerin birer göstergesidir. Yaşadıkları duruma dair hoşnutsuzluğu ifade etmek için sadece şiirsel bir yol olmaktan öte, bu masallar ortak bir dil oluşturmaya yardımcı olmuş ve farklı şekillerde ezilen gruplar arasında bir ortaklaşma duygusu yaratmıştır. Neticede, masallar ezilen toplumların sömürgecilere karşı isyan etmesinde rol oynamıştır.

devamı için tıklayınız.

KAYNAK: Duvar Gazetesi

Kitap Yoksuluyuz

Okul Kütüphanecileri Derneği Başkanı Aydın İleri’nin, 53. Kütüphaneciler Haftası vesilesiyle yaptığı basın açıklamasında ortaya koyduğu veriler kitap yoksulu bir ülke olduğumuzu kanıtlar nitelikte:

“Milli Eğitim Bakanlığı’nın OECD işbirliğinde Türkiye çapında 15 yaşında öğrencilerden topladığı verilere göre evinde en fazla 10 kitap olan ailelerin oranı % 27. Evlerin %54’ünde kitap sayısı 25’i geçmiyor.  Evdeki 25 kitabın çoğunluğu edebiyat eseri değil ders kitabı veya test kitabı.

Okulda kütüphane yok

Milli Eğitim Bakanlığı’nın Dünya Bankası ile yaptığı bir çalışma olan TİMSS, okullardaki kütüphanelerin durumu hakkında bize bilgiler veriyor.

Türkiye’de TIMSS 2011 çalışmasına katılan 4. sınıf öğrencilerinin %1’inin okullarında 5000’den fazla farklı kitabın bulunduğu kütüphane olduğu görülmektedir.  Bu oran Güney Kore’de % 92 dünya ortalaması ise % 32’dir.

Öğrencilerin %38’inin okul kütüphanesinde 501-5000 kitap bulunurken, %37’sinin okul kütüphanesinde 500 ve daha az kitap bulunmaktadır.Çalışmaya katılan öğrencilerin %24’ünün ise okullarında kütüphane bulunmamaktadır.

Okul kütüphanesi eğitim başarısını arttırıyor

Öğrencilerin okul kütüphanesindeki kitap sayısı durumuna göre matematik başarı testinden almış oldukları ortalama puanlar incelendiğinde, okul kütüphanesi bulunmayan öğrencilerin başarı ortalamalarının 420, kütüphanesinde 500 ve daha az kitap olan öğrencilerin 477 ve okul kütüphanesinde501-5000 arasında kitap bulunan öğrencilerin başarı ortalamalarının 487 olduğu belirlenmiştir.

Sonuç olarak, okul kütüphanesindeki kitap sayısı arttıkça, öğrencilerin matematik başarılarının da artma eğiliminde olduğu görülmektedir.

TIMSS ülkeleri genelinde olduğu gibi Türkiye’de de okul kütüphanesindeki kitap sayısı arttıkça öğrenci başarısının arttığı görülmektedir.

Türkiye’de en yüksek başarı ortalamasının (487) kütüphanelerinde 501-5000 arası kitap bulunan okullarda, en düşük başarı ortalamasının ise (420) kütüphanesi olmayan okullarda öğrenim gören öğrencilerde tespit edildiği görülmüştür.

Bu durum okul kütüphanelerinin güçlendirilmesi gerçeğini ortaya koymaktadır.

Türkiye’de Öğrencilerin Yarısı Okuduğunu Anlamıyor.

2015 yılı PİSA rakamlarının ortaya koyduğu eğitim başarısında dünyada ilk 50 ülke arasında değiliz.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü‘nün (OECD) üç yılda bir hazırladığı Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 2015 sonuçlarına göre Türkiye, PISA 2012’ye göre ortalama 7 sıra düşerken, en çok kayıp ise okuma ve fen bilimlerinde meydana geldi. Read more

1 2 3