Daniel Pennac ile Söyleşi: “Okumayı öğrenseler bile çocuklara kitap okumaktan vazgeçmeyin”

Ülkemizde pek çok kitabı Türkçe’ye çevrilen dünyaca ünlü yazar Daniel Pennac’ın Virgül Dergisi’ndeki röportajından bir kesit paylaşıyoruz:

***

-Okuma mutluluğundan söz edece olursak…Roman Gibi’de eğitim sisteminin okuma mutluluğunu, zevkini bir eziyet, azap haline getirdiğini söylüyorsunuz.

Hayır, hayır tam böyle değil, maalesef bundan daha karmaşık. suçlu eğitim sistemi olsaydı reforme ederdik olur biterdi. Daha karmaşık. Sanırım edebiyat zevk olarak hayatımıza ebeveynlerin çocuklarına akşam onları uyuturken anlattıkları, okudukları hikayelerle giriyor. Aslında çocukları metinden önce edebiyatla tanıştırıyoruz, bu metni çözmek durumunda değiller, sadece dinliyorlar, sonra okul devreye giriyor ve çocuklar okulda okumayı öğrenmeye başlıyorlar. İşaretlerin ilk kez çözülmesi, yan yana getirilmiş keyfi işaretlerden başka bir şey olmayan kelimelerin ilk kez çözülmesi, işaretten anlama ilk geçiş müthiş bir heyecan yaratıyor. bilmem siz, küçükken okumayı öğrendiğinizde duyduğunuz heyecanı hatırlıyor musunuz? Çocuklar herşeyi yüksek sesle okumaya başlarlar, sokaktaki bütün afişleri, gazete başlıklarını, ne görürlerse her şeyi! Okumak gerçek bir heyecan! İşte tam o sırada ebeveynler çocuklarına hikaye okumayı, anlatmayı kesiyorlar. Okumak artık çocuğa sadece öğrenme ve anlama çabası açısından sunuluyor bu da bir kopuşa sebep oluyor. Read more

KEMAL SAYAR İLE SÖYLEŞİ: “DÜNYAYI ONARMAK İÇİN MERHAMET EĞİTİMİ ŞART”

Çocuk Şehri dergimizin 5. sayısında Prof. Dr. Kemal Sayar ile bir röportajımız yayımlanmıştı. Dosya konusu “okul” idi ve Sayın Sayar ile okulun çocuklar ve ergenler üzerindeki etkisini konuştuk. Mevcut haliyle okulların çocuklarımızı ve gençleri mutsuz ettiği, seküler eğitimin anlam arayışımıza cevap vermediği, okul-toplum ilişkisi ve okulun şiddeti besleyen bir yer olup olmadığı gibi pek çok konu hakkında bilgilerini paylaşan Kemal Sayar röportajının tam metnini paylaşıyoruz.

***

Günümüzde çocuklar çok erken yaşlarda okulla tanışıyor. Bu durum için ne düşünüyorsunuz?

Çocuğun okulla erken tanışmasının bir mahsuru yok. Bence problem, çocuğun okulda neyi öğrenmek zorunda bırakıldığıyla ilgili. Eğer çocukları bilginin ölçüldüğü, zihnine tıka basa pek çok malumatın tıkıştırıldığı bir eğitime maruz bırakmaz; ama sınıfları birbirleriyle etkileşime girdikleri, birbirlerinden öğrendikleri, ellerini kullanarak bir şeyler inşa edebildikleri bir öğrenme vasatına çevirebilirsek okulun çocuğun sosyalleşmesi ve dünyayı tanıması açısından fevkalade yararlı olabileceğini söyleyebiliriz. Bizim eğitim sistemimizde yanlış olan şey, çocuklarımızın kafasını daha ilk yıllardan başlayarak soyut bilgilerle doldurmak istememizdir. Çocuk Psikiyatrisi stajımı İngiltere’de yaparken ikinci sınıfın sonlarına kadar çocukların el becerilerini geliştiren dersler gördüklerini, bir sınıf içinde ortaklaşa bazı projeler yapmanın ikinci üçüncü sınıfın sonlarına kadar çok değerli addedildiğini hatırlatmama izin verin. Sadece matematik veya coğrafya öğrenmek bir çocuğun zihin dünyasını genişletmez. Ama o çocuk yaşıtlarıyla beraber bir şeyi inşa ederek öğrenme sürecine girdiği zaman o bilgiler zihnine çok daha fazla oturur en azında çocuk yaşama bilgisini edinmiş olur. Yaşama bilgisinin ve pratik bilginin soyut bilgilerin gerisine düşmemesi gerekir. Bizler galiba, matematik öğretmeye giderken çocukların karakter eğitimini ve olgunlaşmasını biraz ihmal ediyoruz.

Çocuklar çok erken yaşta okula başladığı için mi mutsuz? Genel anlamda neden “yeni nesil” mutsuz ve doyumsuz?

Okul sistemini, çocukları gündüz aileleri rahat edebilsin diye bir yere toplama sistemi olarak çalışmasını eleştirebilmemiz gerekir. Bildiğiniz gibi eğitimiyle övünen ve bunu hak eden Finlandiya’da belirli bir yaşa kadar okula ayrılan saatler 3-4 saatle sınırlı. Çocuğa boş zaman bırakmayan bir okul ve onu ödevlerle bunaltan bir okul onun hayal gücünü kamçılamaz. Bizim eğitim sistemimizde eksik olan taraflardan bir tanesi; çocuklarımızın hayal gücünü kışkırtacak onları farklı ilgi alanlarına yöneltecek, o ilgi alanlarında doyum hissetmelerini sağlayacak, onlara soru sorduracak kapsamlı bir eğitim anlayışımızın olmaması hatta eğitim felsefemizin yokluğundan da bahsedebiliriz. Çocuğun okulda mutlu olması pekâlâ mümkündür. Yeter ki okul, oyun ve bilgi arasına büyük duvarlar örmesin. Çocuklar bilmeleri gereken şeyi oynayarak da öğrenebilirler. Hatta böyle çok daha iyi öğrenebilirler. Maalesef bir sıra da oturup bir kişinin anlattıklarını dinlemek zorunda olmak günümüzün hiperaktif toplumunun gerekleriyle pek örtüşmüyor. Bir de eğitim sistemimizin çağın getirdiği yeniliklerin hâlâ çok gerisinde olduğunu düşünüyorum. Günümüz çocukları artık ekran teknolojileriyle çok erken yaşlarda tanışıyorlar ve öğrenme için sınıfta bu teknolojilerden yararlanılması gerektiğini düşünüyorum. Çocukları bir sınıfın içine tıkıp sonra onlara yoğun bir şekilde ders anlatmak bence modası geçmiş bir okulculuk anlayışı. Yeni okulların mutlaka interaktif, etkileşimsel eğiteme yaslanması gerekir. Çocuğu öğrenme sürecinin ana aktörü yapmayan her türlü eğitimin günümüz çocuklarına sıkıcı gelebileceğini tahmin edebiliyorum.

Okulu sadece bilgilerin zerk edildiği bir kurum olarak değil, çocuğun sosyalleşmesini akranlarıyla kaynaşmasını sağlayan bir mecra olarak değerlendirdiğimiz zaman, çocukların ruhsal ihtiyaçlarının da okulun dikkatle gözetmesi gereken şeylerden birisi olduğunu anlarız. Yani bir çocuğun akranlarıyla iletişimi, sosyalleşme biçimi, kendini ifade etme tarzı, okul yöneticilerinin mutlaka ilgi alanı içinde olmalıdır. Sosyalleşemeyen çocuklar daha hızlı şekilde içinde bulundukları akran topluluklarına katılabilmelidir. Bunun için de okul ve eğitim zihniyetimizi yeniden yapılandırmamız gerekir. Read more

“Ormanı Yemek Yasak” çocuklara güvenmekle birlikte nasıl yetişkinler olmamız gerektiğini de anlatıyor

“Ormanı Yemek Yasak” kitabı ile tanıdığımız eğitimci- yazar Tuğba Coşkuner ile kitabı ve yeni projeleri hakkında konuştuk. Aynı zamanda bir öğretmen olan Tuğba Hanım sosyal medya paylaşımlarında sürekli olarak yeni nesil çocuklar için bir okuma kültürü oluşturmaya, büyüklere çocuk ve gençlik kitapları konusunda rehberlik etmeye çalışıyor. 

 

  1. “Ormanı Yemek Yasak” sizin ilk kitabınız. İlk kitabını yayınlayan biri olarak neden çevre/doğa konusunu seçtiniz?

Doğa temalı çalıştığım ilk kitap ama ilk metin değil. Yani esasında bu konu benim çalışma sahamın uzun süredir ana unsurlarından biri.

Bir köy okulunda görev yapıyorum ben. Köydeki çocuklarımızın bile sinekten, arıdan, karıncadan ve kelebekten korkuyor olması mesleğimin ilk yıllarından beri beni düşündürüyor. Sürekli doğayla haşır neşir olduğunu varsaydığımız evlatlarımızın dahi bu hâlde olması, metropollerdekiler hakkında korkunç düşünceleri akıllara getiriyor.

Saramago’nun, Huxley’in, Asimov’un, Bradbury’nin distopya örneklerinde okuduğumuz hadiseler çok uzak bir gelecekte yaşanacak zannediyoruz ama hiç de öyle değil. Hatta sanıyorum ki o bahsedilenler çok önceden yaşanmaya başladı bile. Black Mirror gibi dizilere konu alan ne kadar kötücül senaryo varsa gerçekleşti veya gerçekleşiyor.

Kitapta da bahsettiğim gibi çocuklarımız doğadan o kadar koptu ki aralarında ineklerin tercihe göre çilekli veya çikolatalı süt verdiğini, sucukların ağaçlarda yetiştiğini, mısırın konserve şeklinde olgunlaştığını zannedenler olabiliyor. Bu gidişata dur demek adına atılan adımlardan birisi de bana ait olsun istedim. Bu adımın dergilere yazdığım yazılardan, verdiğim seminerlerden de daha uzun soluklu olmasını dilediğim için böyle bir işe giriştik. Bu konuda genel yayın yönetmenimiz Melih Tuğtağ’ın da desteği büyüktür. Derdimize inandı ve hikâyeyi önerileriyle epey güçlendirdi. Read more

İran Çocuk Edebiyatı Duâyeni: Houshang Moradi Kermani

Sa­de­ce ül­ke­si İran’da de­ğil ulus­la­ra­ra­sı ca­mia­da da ta­nı­nan ödül­lü ya­zar Hu­şeng Mu­ra­di Ker­ma­ni’nin yıllar önce Türkiye’deki panelinde “Başlangıcından Günümüze İran Çocuk Edebiyatı”nı anlatmıştı. Panel notlarını Elif Konar derlemesi ile okuyoruz.

***

Ker­ma­ni, 1944 İran do­ğum­lu. Ya­yım­lan­mış 16 ki­ta­bı olan Ker­ma­ni’nin 5 ki­ta­bı Ne­za­hat Baş­çı ta­ra­fın­dan Türk­çe­ye ka­zan­dı­rıl­mış. İs­veç Hü­kü­me­ti ta­ra­fın­dan ve­ri­len As­trid Lind­gren Ödü­lü’ne 2010’da üçün­cü kez aday gös­te­ri­len Ker­ma­ni, 2000’de UNI­CEF Ço­cuk Özel Ödü­lü ve 1992’de Hans Chris­ti­an An­der­sen Jü­ri Özel Ödü­lü de dâ­hil ol­mak üze­re pek çok ulus­la­ra­ra­sı ödü­lün sa­hi­bi. İran’ın ço­cuk ede­bi­ya­tı ala­nın­da ön­de ge­len, dün­ya­ca ün­lü isim­ler­den Ker­ma­ni’nin eser­le­ri, baş­ta Al­man­ca, İn­gi­liz­ce, Fran­sız­ca, Fe­le­menk­çe, İs­pan­yol­ca, Er­me­ni­ce ol­mak üze­re çe­şit­li dil­le­re çev­ril­miş ve pek çok film­de se­nar­yo met­ni ola­rak kul­la­nıl­mış. Ay­rı­ca bu film­ler de film fes­ti­val­le­rin­de ödül­ler al­mış.
Bu kı­sa ta­nış­ma­nın ar­dın­dan Ker­ma­ni, ara­mız­da ço­cuk ede­bi­ya­tı ala­nın­da bir uz­man ola­rak de­ğil sa­de­ce bu alan­da ya­zan bir ya­zar ola­rak bu­lun­du­ğu­nu ifa­de ede­rek söz­le­ri­ne baş­la­dı. Ya­zar ol­mak ile ço­cuk ede­bi­ya­tı ala­nın­da uz­man ol­ma­nın fark­lı şey­ler ol­du­ğu­nu be­lirt­ti.
Ço­cuk ede­bi­ya­tı ala­nı­nın ge­rek İran’da ge­rek­se Tür­ki­ye’de ba­kir bir alan ol­du­ğu­nu, bu alan­da uz­man­la­rın ye­tiş­me­di­ği­ni, ama bir ta­raf­tan da ye­ni ye­ni fi­liz­len­me­le­rin söz­ko­nu­su ol­du­ğu­nu vur­gu­la­ma­yı ih­mal et­me­di. Ül­ke­sin­de ar­tık ço­cu­ğa da­ha sos­yal bir de­ğer ver­me­ye baş­la­dık­la­rı­nı an­lat­tı. As­lın­da ül­ke­sin­de ço­cuk ede­bi­ya­tı­nın kö­ken­le­ri­nin çok es­ki­le­re İs­lâm ön­ce­si dö­ne­me da­yan­dı­ğı­nı; İs­lâm son­ra­sı dö­nem­de de kla­sik ede­bi­yat­ta, ço­cuk­la­rı il­gi­len­di­ren ve ta­lim, ter­bi­ye ba­bın­dan bö­lüm­ler ol­du­ğu­nu be­lirt­ti. Her top­lu­mun ço­cu­ğa ba­kı­şı­nın fark­lı ol­du­ğu­nu vur­gu­lar­ken söy­le­di­ği cüm­le­ler bi­zim ül­ke­mi­ze de pek ya­ban­cı de­ğil­di doğ­ru­su.
Sü­rek­li ko­lay­cı­lı­ğa ka­çar, bu mey­ve­nin (ço­cu­ğun) piş­me­si­ni, ye­tiş­me­si­ni bek­le­riz. Ye­tiş­tik­ten son­ra da bi­ze gel­me­si­ni di­ler, on­dan na­sıl ya­rar­la­na­ca­ğı­mı­zı plan­la­rız. Evet, bu bi­zim kla­sik ba­kış açı­mız.

Read more

Necdet Neydim: “Masallar çocuklara göre değildir”

III. Roman Kahramanları İstanbul Edebiyat Festivali’ne konuşmacı olarak katılan Çocuk Araştırmaları Merkezi Kurucu Başkanı ve İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Necdet Neydim, masallar ve çocuklarla ilgili geniş çaplı bir sunum gerçekleştirmiş, öğrencilerin sorularını cevaplamıştı. Neslihan Solmaz, Neydim ile masalların çocuklar üzerindeki etkileri, masal seçiminde ailelere düşen görevler ve masalların ne şekilde sunulması gerektiği gibi sorulara cevap bulabileceğiniz bir söyleşi gerçekleştirdi.

Festivaldeki konuşmanızda “masallar çocuklara göre değildir” dediniz. “Masalları çocuklara göreleştirmek” ten ne anlamalıyız?

Masalları çocuğa göreleştirmekten önce masalın niye çocuğa göre olmadığını netleştirmek lazım. Masal çocuğa yazılmamıştır, özgün halini ele aldığımız zaman, feodal toplumu düşünürsek, feodal toplumda masallar, destanlar, hikâyeler veya daha da eskiye gidersek mitolojik metinler çocuğa anlatılmamıştır. Yetişkinlerin yaşamsal deneyimlerinin, kaygılarının, korkularının, umutlarının anlatıldığı metinlerdir onlar. Yani insanlar korkularını mitolojik olaylarla yansıtırlar, umutlarını destanların içine yerleştirirler. Sonuçta destan, büyük bir zaferi çağırır, onun beklentisini yaratır. Masallarda bunların yanında insanların gelenekleri, kültürleri masalların içerisine yedirilerek anlatılır, bu büyükler içindir. En azından belli bir ergenliğe ulaşmış olmak gerekir ki o hedef kitlesinde anlamını bulsun, alt metinlerini içselleştirsin. Çocuk, masalda her zaman için üst metinden gider. Üst metinden gittiği yerde masalın anlatımı keskin, sert, acı verici ise çocuk bu süreçte travma yaşayabilir ya da rol modeller konusunda çocuğa keskin roller veriyorsanız, o rollerle özdeşleşmiş olan çocuklar daha sonra onları gerçekleştiremedikleri zaman travma yaşarlar. Bunlar bilinmesi gereken şeylerdir. “Biz ne güzel çocuğa orada peri masalları anlatıyoruz, çocuk uçuyor, kaçıyor” diye bunların arkasına sığınmak yanlıştır. Onun için eğer bir masal çocuğa anlatılacaksa fantastik ögelerinden arındırılmış ve içindeki çocuğun kaldıramayacağı, kavrayamayacağı, anlamlandıramayacağı yerlerden arındırılmış, çocuk gerçeğine ve çocuğun yaş gerçeğine dönüştürülmüyorsa o zaman o masal yanlış anlatılıyor, yanlış ritimlerle ya da yanlış göndermelerle çocuğa gönderiliyor demektir. Read more

İranlı yazarlar Halili ve Hicvani: “Yazar olmak isteyen kendi hocasını bulur”

Prof. Dr. Mehdi Hicvani ve İran Çocuk ve Gençlik Yazarlar Birliği Başkanı Fereydoun Amuzade Halili, II. Uluslararası Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu kapsamında Türkiye’ye geldi. Hicvani ve Halili çocuk edebiyatının önünde ciddi engeller olduğunu ancak bunların aşılamayacak problemler olmadığı kanaatinde. Gazeteci ve Yazar Hüseyin Bokai’nin tercümanlığında yaptığımız röportajda iki isim de çocuk edebiyatı konusunda tohumların atıldığı, meyve almanın biraz zaman alacağını belirtti.   Read more

‘Çocuğa göre’ diye sözcükler fakirleştiriliyor.”

Can Çocuk Yayınları’ndan editörler Mehmet Erkurt ve Tuğçe Özdeniz Hadzibegovic ile çocuk edebiyatına ve Can Çocuk’un çeviri edebiyatı kapsamında basacağı kitaplara dair bir röportaj Duvar‘da yayımlandı.

İlk kitabını yayımlatmak isteyen bir yazarın editöre bakış açısı nedir?

Mehmet Erkurt: Bu konuda, garip bir biçimde şanslıydım. Dolayısıyla size vereceğim “deneyimden yola çıkan” yanıt da verimli ve keyifli bir işbirliğinin tasviri olacak. Genellikle metin yayınevi tarafından, editoryal bir çalışma koşuluyla kabul edildiğinde, ilk metnini yazmış yazardan bu editoryal çalışmaya ilişkin hep olumlu ve yapıcı tepkiler aldım.

Alanımız çocuk kitapları olunca, yazdığı bu ilk metnin özel bir okur kitlesine ulaşacağının bilincinde olan, heyecan ve merak duyan, yapıcı önerilere ve görüşlere açık yazarlarla çalıştım. Bu yazarlar öncelikle kurguya, karakterlere, diyaloglara, konunun işlenişine ve olay örgüsünün mantığına dair bir şeyler duymak istiyorlar.

Oralarda yaşanabilecek sorunlar ve aksamalar ya da bu noktalar üzerine yapılacak sağaltımlar onları özellikle ilgilendiriyor. Dilsel düzelti boyutunda yayınevinden zaten doğal bir titizlik beklediklerinden, noktalamaya ya da yazıma dair kararlarda yayınevine güveniyorlar. Konudaki, ifadede ve kelime seçimlerindeki “çocuğa görelik” meselesi ise, aslında yayınevine en çok güvenmek istedikleri ama kendilerini ve metinlerini de en çok savunma ihtiyacı duydukları alan. Haklılar da. Çünkü çocuğa görelik adı altında yapılan önerilerde metni sasılaştırıcı, sözcükleri fakirleştirici, ifadeleri düzleyici eğilimlere rastlayabiliyoruz. Read more

H. Hüseyin Doğru: “Yayıncılık bir davadır”

İstanbul merkezli faaliyet gösteren Damla Yayın Grubu, bugün Türkiye’nin marka yayınevleri arasında gösteriliyor. 1990’dan beri Damla Yayın Grubu’nun Genel Müdürlüğü’nü sürdüren Hüseyin Doğru, “Okumadığım bir kitabı asla basmadım, çıkartmadım. Yayınevi bir dava yeridir.  Bir hizmet ve gönül davanız varsa, o davanıza hizmet etmek için çalışırsınız” diyor. Konya merkezli Yenigün Gazetesi röportajı:

İLK İSLAMİ ÇOCUK KİTABI DAMLA’DA

İlk yayınladığımız kitap; Peyami Safa’nın Amerika’da bir Türk çocuğu’ adlı eseridir. Daha sonra Ömer Seyfettin’in, Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarıyla yayın hayatımıza devam ettik. Yerli yazarlarımızı yayınlamaya özen gösterdik, göstermeye de devam ediyoruz. Prof. Dr. Yaşar Kandemir hocamızın Dinimi Öğreniyorum serisini çıkarttık. Dinimi Öğreniyorum serisi; renkli, resimli, kuşe kağıda çıkartılmış ilk İslami çocuk kitabıdır. Şunu da çok rahatlıkla ifade edebilirim ki; Damla Yayınevi imzalı kitaplarla büyüyen bir nesil ya bir yerde Milli Eğitim müdürüdür, ya da önemli bir makamın temsilcisidir.

İTİKAD BOZUKLUĞUNA KİTAPTA MÜSAADE YOK   Read more

Uğur Erbaş: “Hayal kırıklıklarına ihtiyacımız var”

Uğur Erbaş’ın ilk kitabı Gozo ve Sagre geçtiğimiz haftalarda İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Duvar’dan Celal Galipoğlu seyyah olup güneşin doğduğu yere varmak için yola çıkan Sagre’nin fantastik ve sürükleyici hikâyesini anlatan Erbaş ile bu grafik romanı oluşturma sürecini, hikâyenin çıkış noktasını, bugüne kadar ne gibi çalışmaların içinde yer aldığını ve yeni projelerini konuştu. Erbaş, “Senaryo bittikten sonra kurşunkalem ile sayfa düzenini çalışmaya başladım. Bilgisayarda asıl sayfaları çizme aşamasına aylar sonra geçebildim. Bir buçuk yıl boyunca ortalama 1300 kare çizmek yorucuydu ama sona yaklaştıkça beni bekleyen daha büyük bir sorunla karşılaştım. Son sayfalarım ile ilk sayfalarım arasındaki üslup farkı sebebiyle yaklaşık ilk 100 sayfayı yeniden elden geçirmek zorunda kaldım” diyerek üretim aşamasında yaşadıklarını anlattı.

Hikâye için fikir olarak çıkış noktanız neydi?

Yeni ya da toprak altında kalmış fikirler tıpkı tohumlar gibi filizlenmek için uygun ortamı, ısıyı, nemi ve dönemi beklerler. Bir dönemin altın çağı kapanırken, bir diğeri altın çağına başlar. Bu döngü böyle sürer gider. Ben bir altın çağın kapanışını fantastik bir evrende anlatmak istedim.

Hikâyenin başkahramanı Sagre’nin paranoid şizofreni eğilimli olması onun karakterini içe kapanık bir hale getirmiş, narsisizm ve grandiyöziteden (kendini büyük ve yüce hissetme hezeyanı) muzdarip olması eşsiz bir özgüvene kavuşmasına neden olmuş. Sagre’nin yolculuğu neleri değiştirebilir, değişmekte olan dünya dinamikleri nelerden etkilenebilir sorusu üzerinde durdum. Read more

Samar Mahfouz Barraj: “Savaşın çocuklarına sahip çıkmalıyız”

“Kırmızı Çizgi” adlı çocuk kitabı ile çocuklara kırmızı çizgilerin izinsiz yaklaşılmayan alanlar olduğunu anlatan Samar Mahfouz Barraj, şimdilerde çocuk hakları hakkında çıkartacağı bir kitap üzerinde çalışıyor. Barraj, “Savaşın çocukları, istismara en açık olan grup. Onların korunması günümüzde çok önemli” diyor. Yeni Şafak’tan Fatma Çelik’in yazısı:

***

“Kırmızı Çizgi ile bir kurgu içerisinde, çocuk dünyasına uygun bir anlatımla ürkütmeden, çocuklara kendilerini koruyabilme bilincini vermeye çalıştım. Bir de dünyanın farklı yerlerindeki göçmen çocukların acı verici deneyimlere sahip olduklarını biliyoruz. Onlar savaşın çocukları ve ülkelerini güvenli bir yerde yaşamak için terk etmek zorunda kalıyorlar. Onları güvende hissettirmek için de elimizden geleni yapmalı ve onlara daha iyi bir gelecek umudu vermeliyiz. Çünkü bedeninden önce ülkesi olan kırmızı çizgisi işgal ediliyor.

Ailelerini kaybediyorlar ve kırmızı çizgi genişliyor. Bu çocukların korunması günümüzde daha önemli. Çocukların mağduriyetlerinden faydalanmak isteyenlere karşı hem toplumlar hem de aileleri çok dikkatli olmalı” şeklinde konuşuyor. Read more

1 2 3 5