Melike Günyüz: Uluslararası Fuarlar Yayıncılar İçin Önemli Bir Temas Noktasıdır

Erdem Yayın Grubu Genel Yayın Yönetmeni Melike Günyüz ile katıldığı Pekin Kitap Fuarı ve Yunanistan IBBY Konferansı’nı konuştuk.

***

Melike Hanım üst üste hem Pekin Kitap Fuarı’na hem de İBBY’nin düzenlediği ve bu yıl Yunanistan’da düzenlenen Çocuk Edebiyatı Kongresi’ne katıldınız. Önce Çin’deki fuardan başlayalım. Neler söylemek istersiniz bu fuar hakkında?

Pekin Kitap Fuarı’na dört yıl önce Türkiye’nin onur konuğu olduğu yıl katılmıştım. O zaman da iyiydi ama küçük bir fuardı, dört yıl içinde fuar çok büyümüş ve tam bir uluslararası fuar hüviyetine kavuşmuş. Dünyanın büyük yayıncıları çok büyük stantlar açmışlar. Toplam 7 salon vardı yani bir gün içinde fuarı bitirmek epey zor. Türkiye’nin de dahil edildiği “Silk Road Between Books and Culture” panelinde Çin-Türkiye çocuk kitabı yayıncılığının gelişiminin ortak yönlerini anlatıp, Türkiye’deki çeviri hareketlerinden ve Çinceden Türkçeye çevrilmiş çocuk kitaplarından söz ettim.

Bu sene fuarda özel bir çocuk bölümü kurulmuştu. Shangay Kitap Fuarı’ndan esinlenerek çok güzel bir alan oluşturmuşlar. Dört ülkeden çocuk kitabı yazarı davet edildi burada etkinlik yapmak için. Ben de o davetlilerden biriydim. Bu etkinlikte davet edilen yazarın kitabı Çince okunurken yazarın da drama yapması bekleniyordu. Ben de bir arkadaşımın önerisiyle sunacağım kitabımın videosunu hazırlattım. Video eşliğinde drama yaptım. Ardından kitap hediye ettik, çocuklarla oyunlar oynadık. Etkileyici  bir sunum oldu. Macar, Rus ve Çinli yazarların etkinlikleri bize göre biraz sönük geçti. Bu çalışma bana benzerini Türkiye’de de yapmak konusunda ilham verdi. Yayınevimizin ve benim Çinceye çevrilen eserlerim oldu ama maalesef telif süreleri doldu. Çin’deki çocuklara daha fazla Türk yazarın eserini ulaştırmak için gayret ediyoruz.

Özellikle uluslararası fuarlar, yayıncıların en son yayınladıkları kitapları sergiledikleri yerlerdir. İş bağlantıları ve telif alışverişleri yapılır. Bu açıdan ben en az fuarlar kadar bir ülkenin kitabevlerinin de gezilmesi gerektiğini düşünürüm. Orada BookbuildingPekin ismindeki kitabevini gezdim. Çok büyük bir mekan, eski-yeni binlerce kitap bulunuyor. Ziyaret ettiğim şehirlerle ilgili yazılmış çocuk kitapları toplamaya çalışıyorum. Pekin ve Çinle ilgili kitaplar satın aldım. Koleksiyonuma Çinceden de kitaplar dahil etmiş oldum böylece. Read more

Yalvaç Ural: “Çocukların dünyası, ölü kahraman mezarlığı”

Milliyet’ten Gülden Öktem’in 2015 tarihli Yalvaç Ural ile o zamanlar yeni çıkan kitabı “Başparmak Çocuklar” kitabı hakkındaki söyleşisi:

‘Başparmak Çocuklar’, adını bir Japon teorisinden mi alıyor?
Evet. Japonların bir teorisi var: Başparmak Kuşağı. Teknolojiyle iç içe olan, akıllı telefonunu elinden düşürmeyip iki başparmağıyla tüm komutları veren, mesaj yazan nesle ‘Başparmak Kuşağı’ diyorlar. Ben de bizim çocuklara ‘Başparmak Çocuklar’ diyorum bu teoriden yola çıkarak. Kitapta teknolojinin çocuklar üzerindeki etkilerini irdeleyen denemeler var çoğunlukla… Benim bu kitapta bir iddiam var. Artık günümüzde çocuk/gençlik kitabı yazarının görevi, çocuklara ve gençlere iyi romanlar, şiirler, öyküler ve masallar yazmak değil. Bu yazarın artık ikincil görevi olmaya başladı. Teknolojik araçlar da insanlara ‘copy / paste’ (kopyala / yapıştır) tekniğini öğretti. ‘Çocuk edebiyatı’ denilen şeyde de durum artık, klasiklerden kopyalanarak ortaya çıkan kitaplar. O yüzden günümüzde çocuk/gençlik kitabı yazarının görevi, başta ailelere ve eğitimcilere doğru yolu göstermek. Ben de ‘Başparmak Çocuklar’daki denemeleri böyle yazdım işte.

Read more

“Çocukları gece uyutan kitaplar yetmez, sabah uyandıranları da olmalı”

İllüstratör Miyumi Otero’nun resimlediği, Ayşe Deniz Temiz’in Türkçeye kazandırdığı ve dizinin on ikinci kitabı olan Bendeniz Jean- Jacques Rousseau’nun (2017) yazarı Edwige Chirouter, geçen hafta Sainte Pulchérie Fransız Lisesi’nin davetlisi olarak geldiği İstanbul’da eğitimciler ve öğrencilerle buluştu. Atölye öncesi Özlem Akcan ile bir araya gelen Edwige Chirouter felsefe ve çocuklar hakkında konuştu. Fransızca gerçekleştirilen söyleşinin çevirmenliğini Can Çocuk’un editörü Mehmet Erkurt yaptı.

Dünyanın birçok yerinde çocuklar, gençler ve eğitimcilerle felsefe atölyeleri yapıyorsunuz. Bu yolculuğunuz nasıl başladı?

Üniversite eğitimim felsefe üzerineydi zaten. Felsefe öğretmeniydim ama çocuklarla felsefe yapmaya 2001 yılında başladım. Büyük kızım, o yıllarda dört yaşındaydı. Ve tabii ki sorular gelmeye başlamıştı. “İlk insanın da annesi var mı, masaya neden masa diyoruz, ölümden sonra ne oluyor?” gibi sorularla karşılaşıyordum. Kızım sayesinde çocukların felsefî sorular sorduğunu ve onlarla bu sorular üzerine konuşabileceğimizi anladım. Beni çocuklarla felsefe çalışmaya ikna eden kızım oldu. Daha sonra, eğitimcileriyle, kuramcılarıyla ve bunun uygulayıcılarıyla böyle bir dünya keşfettim. Asteriks’teki Büyüfiks’in kazanına girmiş gibi oldum.

On yedi yıl çok uzun bir süre. İlk günden bu yana neler değişti?

İlk yıllarda pek çok zorlukla karşılaştım çünkü Fransa’da felsefe kesinlikle çocuklarla buluşturulmuyor. Felsefe dersi sadece ve sadece lise son sınıfta veriliyor. Bu yüzden, felsefenin çocukla buluşabileceğini kimsenin aklının almıyordu.“Mümkün değil,” diye tepkiler aldım ilk zamanlar ama şimdi farklı farklı ülkelerde çocuklarla bir araya geliyorum, 2016 yılından beri de Nantes Üniversitesi bünyesinde kurulan UNESCO Çocuklarla Felsefe Uygulamaları Kürsüsü’nün başkanlığını yapıyorum.

Tüm bu atölyeler kendi çocukluk yıllarınızda da olsaydı hayatınızda ne değişirdi?

Öncelikle, çocuklarla felsefeyi çok daha erken yaşta keşfederdim. Çocuğun felsefeye erişemeyeceğine dair bütün o önyargılardan azade olurdum. Öğretmenlik hayatımın başlarında da çok farklı olurdum. O alışılagelmiş öğretmen davranışlarını benimsemezdim. Felsefe yapma bakış açım çocuklarla birlikte çok değişti çünkü.

Bu atölyeler için karşılıklı öğrenme biçimi diyebilir miyiz o zaman?

Elbette diyebiliriz, ama asıl öğrenciler kendi aralarında öğreniyor, birbirine öğretiyor, düşündürüyor. Öğretmen daha ziyade kolaylaştırıcı. Masalar ve sandalyeler kalkıyor, çocuklar çember oluşturarak yere oturuyor. Öğretmense  sadece moderatörlük yapıyor. Bir nevi sorgulama topluluğu oluşturulmuş oluyor. Bazen filozoflar bazen de kavramlar üzerine konuşuyoruz. Klasik anlamda bilgi aktarıcılığı yine var, ama esas olan eleştirel aklı geliştirmek. Bu düşünme becerilerinin geliştirilmesi de demokratik bir ortam içerisinde oluyor. Birlikte araştırıyor, birlikte öğreniyoruz.

KAYNAK VE DEVAMI: K24

“Balino” ve “Melodi” kitaplarının yazarı Anıl Basılı ile Röportaj

İlk çocuk kitabı Balino’yu ‘hayallerin peşinden koşan çocuklar’a ithaf eden Anıl Basılı, ikinci kitabı “Melodi”de sevimli bir kaktüsün fırtınadan sakladığı küçük bir kızın hikâyesinin ötesinde, güzellikleri görebilmemizi sağlayacak sımsıcak bir sevgi hikâyesi anlatıyor. Vatan Kitap’tan Nalınur Karaağaçlı yazar Anıl Basılı ile kitapları hakkında bir röportaj gerçekleştirdi.

***

İlk kitabınız “Balino”, “Bırakın çocuklar hayal kursun!” diyorsunuz ve kitap da Moby Dick’ten bir alıntı ile başlıyor: “Güzel bir kitap demek hayal üreten bir kitap demektir.” Sizce hayal kurmak neden önemli?

Çünkü sınırınız yok. Konumunuz, şartlarınız, hastalığınız ya da umutsuzluğunuz… Hiçbiri kıramıyor o kurulan hayalin zincirlerini. Elinizde kırmızı bir balon, dünyayı dolaşıyorsunuz. O balonun patlama olasılığı sizi ilgilendirmiyor. Tek amacınız uçmak. O hayale ulaşana kadar uçmak. Çocukların dünyasında herkes eşit. Kurulan hayaller de öyle…

Hayallerinin peşinden koşan, maceradan maceraya atılan bir çocuk Lino. Sizin çocukken böyle hayalleriniz var mıydı?

Çocukken hep bir balinanın karnında yaşamak isterdim. Balino, aslında benim çocukluk hayalim diyebiliriz. Lino’da kendimde gördüğüm, onun heyecanına ortak olduğum birçok nokta var. Çocukken etrafımdaki insanları zorlayacak sorular sorduğumu hatırlıyorum. Bu sorulara aldığım cevapları çok merak ediyor muydum? Hayır. Fakat verilen her cevap bana yeni bir hayalin kapısını aralıyordu. Tüm hayallerimi tamamen gerçekleştirdim diyemem. Ama kendimde yeni bir hayalin peşine takılacak gücü hissediyorum.

Günümüz çocukları teknoloji ile iç içe yaşıyorlar ve aslında en yakın arkadaşları da bir noktada internete girebildikleri mobil cihazlar. Teknolojinin çocukların hayal gücü üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz? Günümüz çocukları yeterince hayal kuruyor mu?

Ne yazık ki kurmuyorlar. Çocuklar uzun bir süre etrafında bulunan ebeveynlerini taklit ederek hayata atılıyorlar. Etrafında hayal kurmaktan uzaklaşmış anne ya da babasını gören çocuklar kolaya kaçıyor. Bir gün 7-8 yaşlarında bir çocukla sohbet ederken, ona en yakın arkadaşının kim olduğunu sormuştum. Aldığım cevap beni hayal kırıklığına uğratmıştı. “Tablet,” demişti. En yakın arkadaşı tabletmiş, Youtuber olmak istiyormuş. Etrafınızdaki çocuklara bakın… Küçük yaşta ellerine tutuşturulan tabletlere bakın.

KAYNAK VE DEVAMI İÇİN: VATAN KİTAP 

FOTOĞRAF: UNIFESTAL

100 Temel Eser’i Belirlemekte Kriter Yandaşlık Mı?

Çocuk edebiyatı, çocukluğun inşasında önemli bir yer teşkil etmekte. İlk dönemler halk arasında ortaya çıkan tekerleme, masal gibi anlatılar, çocuk edebiyatının da bir nevi temelleri olarak görülüyor. Günümüz dünyasında çocuk edebiyatına dahil edilebilecek yazılı ve sözlü on binlerce eser söz konusu olsa da bu alanda nitelikli olanı niteliksiz olandan ayırmak önemli bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Çocukluk ve edebiyat ilişkisinin bugünkü edebiyata yansımalarını, tanınmış çocuk edebiyatçılarından Hidayet Karakuş ve Ahmet Büke ile konuşan Mehmet Emin Kurnaz’ın haberini paylaşıyoruz:

  • Ülkede çocuk edebiyatının mevcut durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Hidayet Karakuş: Öncelikle şu çok önemli, çocukların zihinsel gelişimleri üzerinde kitapların, çocuk kitaplarının önemi çok büyük. Yeni kavramlarla karşılaşan ve sözcük dağarcığı gelişen çocuk, düşünmeyi öğreniyor. Düşünmeyi öğrenen çocuk sorgulamayı, sorgulamayı öğrenen çocuk ise gerçeği öğreniyor. Bu bakımdan çocuk kitaplarıyla başlayan bir okuma serüveni olmalı. Bugün maalesef eğitim sistemi çocukların okumasını engelleyen bir yapıya sahip. Onları test sistemine yöneltiyor, çocuklar Türkçenin tadına varacakları kitaplardan uzak kalıyor.
  • MEB’in yayınladığı 100 Temel Eser gibi çalışmalar yeterli mi?
    100 Temel Eser’de çok bilinen ama az okunan eserleri görüyoruz. Özellikle yandaş yayınevlerinden çıkan kitaplar bu listeye dahil ediliyor. Ayrıca asıllarından farklı olarak özetlenerek ya da içeriği bizzat değiştirilerek yayımlandığını görüyoruz. Türk edebiyatının çok başarılı eserlerini ıskalayan bir yanı da var. Aslında bakanlık 100 temel eser deyince büyük bir sınırlama da söz konusu oluyor. Çocuk özgürce okuyabileceği ya da velilerin önerebileceği eserler okunmuyor. Biz, çocukların kendi seçimine saygı duymak zorundayız.
  • Peki velilere düşen görevler neler?
    Velilerin çocukları özgür kılacak ve özellikle okuduklarını çocuklarla paylaşacak kitapları önermeleri gerekir. Ben gittiğim bütün toplantılarda velilere ve öğretmenlere çocukların okuduğu kitapları siz de okuyun çocuklar neyi seviyor sevmiyor neler önüne sunuluyor öğrenin diyorum. Çocuğunuzu daha iyi tanımanın yolu buradan geçer. Benim kitaplarımda şiddetten uzak, biraz serüven yanı ağır basan, duygusal arkadaşlıklar içeren konular var. Bence bugün çocuk yazını güzel noktaya ulaştı ancak her toplumda olduğu gibi bizde de çocuğa bir şey vermeyecek eserler söz konusu. Bunların seçimi tabi ki velilere, öğretmenlere düşüyor.

  • Ülkemizde çocuk edebiyatı küçümseniyor mu?
    Ahmet Büke: Bizde çocuk ve gençlik edebiyatının ciddiye alınması için uzun ve uğraştırıcı bir mücadele verildi. Hâlâ da bitmiş değil; son yıllardaki önemli gelişmelere rağmen olması gereken yerden uzağız. Yazar olarak bu alanda çaba gösterenlere hafiften bir tebessümle bakıldığını gözlemleyebiliyorum. Oysa yetişkin edebiyatı sadece yetişkinler içindir ama çocuk edebiyatı hem çocukları hem de yetişkinleri kapsar. Yükü, sorumluluğu daha ağırdır. Bir de bugünün çocuk edebiyat okurları yarının yetişkin edebiyat okurları olacaklar. Yine de bütün işi gücü bu olan sivil toplum kuruluşları, yayıncılar, dergiler, yazarlar var. İyi eserler veriliyor Türkçede. Ebeveynlerin giderek daha ilgili oldukları, doğru kitapları çocuklarına ulaştırmak için çaba içine girdikleri görülüyor. Bir diğer sorunumuz da kitaba erişim elbette. Çocuk edebiyatı maliyetli bir alan dolayısıyla kitapların son fiyatları yüksek. Hele kriz dönemlerinde çocukların kitap edinmeleri oldukça zorlaşıyor. Mutlaka çocuklara yönelik kütüphanelerin, kitaplıkların arttırılması, var olanların zenginleştirilmesi gerekiyor. Verili durumda burada yerel yönetimlere, sivil inisiyatiflere düşüyor galiba en büyük görev.
  • Okullarda verilen edebiyat eğitimini, çocukluğun egemen ideolojiyle inşası olarak değerlendirebilir miyiz?
    Politik olmak, bana kalırsa, iki soru ve bunlara verilen yanıtlar üzerinde yükseliyor: Nasıl bir dünyada yaşıyoruz? Nasıl bir dünyada yaşamak istiyoruz? Bu konuda kamunun nasıl bir durumda olduğu belli. Herkes nasıl bir dünya kurguluyorsa onun gereğini yerine getirmekle meşgul. Verili duruma yönelik itirazlar anlamlı, değerli ama bizim daha fazlasına ihtiyacımız var. Çocuk edebiyatı ile ilgili herkesin nasıl daha iyi bir edebiyat evreni kurmalıyız sorusunun içinde yaşaması gerekiyor öncelikle. Elbette yetmez: Aileler, sivil inisiyatifler, yerel komiteler, sivil örgütlenmeler bu konudaki alternatif kurgularını çatmak ve uygulamakla yükümlü. Yükümlüyüz…
  • Eserlerde ebeveynlere yolladığınız mesajlardan karşılık buluyor musunuz? Geri dönüşler ne yönde oluyor?
    Kitaplarımı basan Günışığı Kitaplığı ve On8 Kitap bu konuya çok hâkim. Her defasında eser üzerinde onlarla uzun uzun çalışıyoruz. Kimi zaman bir kelime veya ifade üzerinde defalarca durduğumuz oluyor. Ayrıca pedagog arkadaşlarım da kitapları okuyup değerlendiriyor. En son küçük kızıma okuyorum. Ondan henüz tam not alamadım ama.

KAYNAK: BİRGÜN GAZETESİ

Daniel Pennac ile Söyleşi: “Okumayı öğrenseler bile çocuklara kitap okumaktan vazgeçmeyin”

Ülkemizde pek çok kitabı Türkçe’ye çevrilen dünyaca ünlü yazar Daniel Pennac’ın Virgül Dergisi’ndeki röportajından bir kesit paylaşıyoruz:

***

-Okuma mutluluğundan söz edece olursak…Roman Gibi’de eğitim sisteminin okuma mutluluğunu, zevkini bir eziyet, azap haline getirdiğini söylüyorsunuz.

Hayır, hayır tam böyle değil, maalesef bundan daha karmaşık. suçlu eğitim sistemi olsaydı reforme ederdik olur biterdi. Daha karmaşık. Sanırım edebiyat zevk olarak hayatımıza ebeveynlerin çocuklarına akşam onları uyuturken anlattıkları, okudukları hikayelerle giriyor. Aslında çocukları metinden önce edebiyatla tanıştırıyoruz, bu metni çözmek durumunda değiller, sadece dinliyorlar, sonra okul devreye giriyor ve çocuklar okulda okumayı öğrenmeye başlıyorlar. İşaretlerin ilk kez çözülmesi, yan yana getirilmiş keyfi işaretlerden başka bir şey olmayan kelimelerin ilk kez çözülmesi, işaretten anlama ilk geçiş müthiş bir heyecan yaratıyor. bilmem siz, küçükken okumayı öğrendiğinizde duyduğunuz heyecanı hatırlıyor musunuz? Çocuklar herşeyi yüksek sesle okumaya başlarlar, sokaktaki bütün afişleri, gazete başlıklarını, ne görürlerse her şeyi! Okumak gerçek bir heyecan! İşte tam o sırada ebeveynler çocuklarına hikaye okumayı, anlatmayı kesiyorlar. Okumak artık çocuğa sadece öğrenme ve anlama çabası açısından sunuluyor bu da bir kopuşa sebep oluyor. Read more

KEMAL SAYAR İLE SÖYLEŞİ: “DÜNYAYI ONARMAK İÇİN MERHAMET EĞİTİMİ ŞART”

Çocuk Şehri dergimizin 5. sayısında Prof. Dr. Kemal Sayar ile bir röportajımız yayımlanmıştı. Dosya konusu “okul” idi ve Sayın Sayar ile okulun çocuklar ve ergenler üzerindeki etkisini konuştuk. Mevcut haliyle okulların çocuklarımızı ve gençleri mutsuz ettiği, seküler eğitimin anlam arayışımıza cevap vermediği, okul-toplum ilişkisi ve okulun şiddeti besleyen bir yer olup olmadığı gibi pek çok konu hakkında bilgilerini paylaşan Kemal Sayar röportajının tam metnini paylaşıyoruz.

***

Günümüzde çocuklar çok erken yaşlarda okulla tanışıyor. Bu durum için ne düşünüyorsunuz?

Çocuğun okulla erken tanışmasının bir mahsuru yok. Bence problem, çocuğun okulda neyi öğrenmek zorunda bırakıldığıyla ilgili. Eğer çocukları bilginin ölçüldüğü, zihnine tıka basa pek çok malumatın tıkıştırıldığı bir eğitime maruz bırakmaz; ama sınıfları birbirleriyle etkileşime girdikleri, birbirlerinden öğrendikleri, ellerini kullanarak bir şeyler inşa edebildikleri bir öğrenme vasatına çevirebilirsek okulun çocuğun sosyalleşmesi ve dünyayı tanıması açısından fevkalade yararlı olabileceğini söyleyebiliriz. Bizim eğitim sistemimizde yanlış olan şey, çocuklarımızın kafasını daha ilk yıllardan başlayarak soyut bilgilerle doldurmak istememizdir. Çocuk Psikiyatrisi stajımı İngiltere’de yaparken ikinci sınıfın sonlarına kadar çocukların el becerilerini geliştiren dersler gördüklerini, bir sınıf içinde ortaklaşa bazı projeler yapmanın ikinci üçüncü sınıfın sonlarına kadar çok değerli addedildiğini hatırlatmama izin verin. Sadece matematik veya coğrafya öğrenmek bir çocuğun zihin dünyasını genişletmez. Ama o çocuk yaşıtlarıyla beraber bir şeyi inşa ederek öğrenme sürecine girdiği zaman o bilgiler zihnine çok daha fazla oturur en azında çocuk yaşama bilgisini edinmiş olur. Yaşama bilgisinin ve pratik bilginin soyut bilgilerin gerisine düşmemesi gerekir. Bizler galiba, matematik öğretmeye giderken çocukların karakter eğitimini ve olgunlaşmasını biraz ihmal ediyoruz.

Çocuklar çok erken yaşta okula başladığı için mi mutsuz? Genel anlamda neden “yeni nesil” mutsuz ve doyumsuz?

Okul sistemini, çocukları gündüz aileleri rahat edebilsin diye bir yere toplama sistemi olarak çalışmasını eleştirebilmemiz gerekir. Bildiğiniz gibi eğitimiyle övünen ve bunu hak eden Finlandiya’da belirli bir yaşa kadar okula ayrılan saatler 3-4 saatle sınırlı. Çocuğa boş zaman bırakmayan bir okul ve onu ödevlerle bunaltan bir okul onun hayal gücünü kamçılamaz. Bizim eğitim sistemimizde eksik olan taraflardan bir tanesi; çocuklarımızın hayal gücünü kışkırtacak onları farklı ilgi alanlarına yöneltecek, o ilgi alanlarında doyum hissetmelerini sağlayacak, onlara soru sorduracak kapsamlı bir eğitim anlayışımızın olmaması hatta eğitim felsefemizin yokluğundan da bahsedebiliriz. Çocuğun okulda mutlu olması pekâlâ mümkündür. Yeter ki okul, oyun ve bilgi arasına büyük duvarlar örmesin. Çocuklar bilmeleri gereken şeyi oynayarak da öğrenebilirler. Hatta böyle çok daha iyi öğrenebilirler. Maalesef bir sıra da oturup bir kişinin anlattıklarını dinlemek zorunda olmak günümüzün hiperaktif toplumunun gerekleriyle pek örtüşmüyor. Bir de eğitim sistemimizin çağın getirdiği yeniliklerin hâlâ çok gerisinde olduğunu düşünüyorum. Günümüz çocukları artık ekran teknolojileriyle çok erken yaşlarda tanışıyorlar ve öğrenme için sınıfta bu teknolojilerden yararlanılması gerektiğini düşünüyorum. Çocukları bir sınıfın içine tıkıp sonra onlara yoğun bir şekilde ders anlatmak bence modası geçmiş bir okulculuk anlayışı. Yeni okulların mutlaka interaktif, etkileşimsel eğiteme yaslanması gerekir. Çocuğu öğrenme sürecinin ana aktörü yapmayan her türlü eğitimin günümüz çocuklarına sıkıcı gelebileceğini tahmin edebiliyorum.

Okulu sadece bilgilerin zerk edildiği bir kurum olarak değil, çocuğun sosyalleşmesini akranlarıyla kaynaşmasını sağlayan bir mecra olarak değerlendirdiğimiz zaman, çocukların ruhsal ihtiyaçlarının da okulun dikkatle gözetmesi gereken şeylerden birisi olduğunu anlarız. Yani bir çocuğun akranlarıyla iletişimi, sosyalleşme biçimi, kendini ifade etme tarzı, okul yöneticilerinin mutlaka ilgi alanı içinde olmalıdır. Sosyalleşemeyen çocuklar daha hızlı şekilde içinde bulundukları akran topluluklarına katılabilmelidir. Bunun için de okul ve eğitim zihniyetimizi yeniden yapılandırmamız gerekir. Read more

“Ormanı Yemek Yasak” çocuklara güvenmekle birlikte nasıl yetişkinler olmamız gerektiğini de anlatıyor

“Ormanı Yemek Yasak” kitabı ile tanıdığımız eğitimci- yazar Tuğba Coşkuner ile kitabı ve yeni projeleri hakkında konuştuk. Aynı zamanda bir öğretmen olan Tuğba Hanım sosyal medya paylaşımlarında sürekli olarak yeni nesil çocuklar için bir okuma kültürü oluşturmaya, büyüklere çocuk ve gençlik kitapları konusunda rehberlik etmeye çalışıyor. 

 

  1. “Ormanı Yemek Yasak” sizin ilk kitabınız. İlk kitabını yayınlayan biri olarak neden çevre/doğa konusunu seçtiniz?

Doğa temalı çalıştığım ilk kitap ama ilk metin değil. Yani esasında bu konu benim çalışma sahamın uzun süredir ana unsurlarından biri.

Bir köy okulunda görev yapıyorum ben. Köydeki çocuklarımızın bile sinekten, arıdan, karıncadan ve kelebekten korkuyor olması mesleğimin ilk yıllarından beri beni düşündürüyor. Sürekli doğayla haşır neşir olduğunu varsaydığımız evlatlarımızın dahi bu hâlde olması, metropollerdekiler hakkında korkunç düşünceleri akıllara getiriyor.

Saramago’nun, Huxley’in, Asimov’un, Bradbury’nin distopya örneklerinde okuduğumuz hadiseler çok uzak bir gelecekte yaşanacak zannediyoruz ama hiç de öyle değil. Hatta sanıyorum ki o bahsedilenler çok önceden yaşanmaya başladı bile. Black Mirror gibi dizilere konu alan ne kadar kötücül senaryo varsa gerçekleşti veya gerçekleşiyor.

Kitapta da bahsettiğim gibi çocuklarımız doğadan o kadar koptu ki aralarında ineklerin tercihe göre çilekli veya çikolatalı süt verdiğini, sucukların ağaçlarda yetiştiğini, mısırın konserve şeklinde olgunlaştığını zannedenler olabiliyor. Bu gidişata dur demek adına atılan adımlardan birisi de bana ait olsun istedim. Bu adımın dergilere yazdığım yazılardan, verdiğim seminerlerden de daha uzun soluklu olmasını dilediğim için böyle bir işe giriştik. Bu konuda genel yayın yönetmenimiz Melih Tuğtağ’ın da desteği büyüktür. Derdimize inandı ve hikâyeyi önerileriyle epey güçlendirdi. Read more

İran Çocuk Edebiyatı Duâyeni: Houshang Moradi Kermani

Sa­de­ce ül­ke­si İran’da de­ğil ulus­la­ra­ra­sı ca­mia­da da ta­nı­nan ödül­lü ya­zar Hu­şeng Mu­ra­di Ker­ma­ni’nin yıllar önce Türkiye’deki panelinde “Başlangıcından Günümüze İran Çocuk Edebiyatı”nı anlatmıştı. Panel notlarını Elif Konar derlemesi ile okuyoruz.

***

Ker­ma­ni, 1944 İran do­ğum­lu. Ya­yım­lan­mış 16 ki­ta­bı olan Ker­ma­ni’nin 5 ki­ta­bı Ne­za­hat Baş­çı ta­ra­fın­dan Türk­çe­ye ka­zan­dı­rıl­mış. İs­veç Hü­kü­me­ti ta­ra­fın­dan ve­ri­len As­trid Lind­gren Ödü­lü’ne 2010’da üçün­cü kez aday gös­te­ri­len Ker­ma­ni, 2000’de UNI­CEF Ço­cuk Özel Ödü­lü ve 1992’de Hans Chris­ti­an An­der­sen Jü­ri Özel Ödü­lü de dâ­hil ol­mak üze­re pek çok ulus­la­ra­ra­sı ödü­lün sa­hi­bi. İran’ın ço­cuk ede­bi­ya­tı ala­nın­da ön­de ge­len, dün­ya­ca ün­lü isim­ler­den Ker­ma­ni’nin eser­le­ri, baş­ta Al­man­ca, İn­gi­liz­ce, Fran­sız­ca, Fe­le­menk­çe, İs­pan­yol­ca, Er­me­ni­ce ol­mak üze­re çe­şit­li dil­le­re çev­ril­miş ve pek çok film­de se­nar­yo met­ni ola­rak kul­la­nıl­mış. Ay­rı­ca bu film­ler de film fes­ti­val­le­rin­de ödül­ler al­mış.
Bu kı­sa ta­nış­ma­nın ar­dın­dan Ker­ma­ni, ara­mız­da ço­cuk ede­bi­ya­tı ala­nın­da bir uz­man ola­rak de­ğil sa­de­ce bu alan­da ya­zan bir ya­zar ola­rak bu­lun­du­ğu­nu ifa­de ede­rek söz­le­ri­ne baş­la­dı. Ya­zar ol­mak ile ço­cuk ede­bi­ya­tı ala­nın­da uz­man ol­ma­nın fark­lı şey­ler ol­du­ğu­nu be­lirt­ti.
Ço­cuk ede­bi­ya­tı ala­nı­nın ge­rek İran’da ge­rek­se Tür­ki­ye’de ba­kir bir alan ol­du­ğu­nu, bu alan­da uz­man­la­rın ye­tiş­me­di­ği­ni, ama bir ta­raf­tan da ye­ni ye­ni fi­liz­len­me­le­rin söz­ko­nu­su ol­du­ğu­nu vur­gu­la­ma­yı ih­mal et­me­di. Ül­ke­sin­de ar­tık ço­cu­ğa da­ha sos­yal bir de­ğer ver­me­ye baş­la­dık­la­rı­nı an­lat­tı. As­lın­da ül­ke­sin­de ço­cuk ede­bi­ya­tı­nın kö­ken­le­ri­nin çok es­ki­le­re İs­lâm ön­ce­si dö­ne­me da­yan­dı­ğı­nı; İs­lâm son­ra­sı dö­nem­de de kla­sik ede­bi­yat­ta, ço­cuk­la­rı il­gi­len­di­ren ve ta­lim, ter­bi­ye ba­bın­dan bö­lüm­ler ol­du­ğu­nu be­lirt­ti. Her top­lu­mun ço­cu­ğa ba­kı­şı­nın fark­lı ol­du­ğu­nu vur­gu­lar­ken söy­le­di­ği cüm­le­ler bi­zim ül­ke­mi­ze de pek ya­ban­cı de­ğil­di doğ­ru­su.
Sü­rek­li ko­lay­cı­lı­ğa ka­çar, bu mey­ve­nin (ço­cu­ğun) piş­me­si­ni, ye­tiş­me­si­ni bek­le­riz. Ye­tiş­tik­ten son­ra da bi­ze gel­me­si­ni di­ler, on­dan na­sıl ya­rar­la­na­ca­ğı­mı­zı plan­la­rız. Evet, bu bi­zim kla­sik ba­kış açı­mız.

Read more

Necdet Neydim: “Masallar çocuklara göre değildir”

III. Roman Kahramanları İstanbul Edebiyat Festivali’ne konuşmacı olarak katılan Çocuk Araştırmaları Merkezi Kurucu Başkanı ve İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Necdet Neydim, masallar ve çocuklarla ilgili geniş çaplı bir sunum gerçekleştirmiş, öğrencilerin sorularını cevaplamıştı. Neslihan Solmaz, Neydim ile masalların çocuklar üzerindeki etkileri, masal seçiminde ailelere düşen görevler ve masalların ne şekilde sunulması gerektiği gibi sorulara cevap bulabileceğiniz bir söyleşi gerçekleştirdi.

Festivaldeki konuşmanızda “masallar çocuklara göre değildir” dediniz. “Masalları çocuklara göreleştirmek” ten ne anlamalıyız?

Masalları çocuğa göreleştirmekten önce masalın niye çocuğa göre olmadığını netleştirmek lazım. Masal çocuğa yazılmamıştır, özgün halini ele aldığımız zaman, feodal toplumu düşünürsek, feodal toplumda masallar, destanlar, hikâyeler veya daha da eskiye gidersek mitolojik metinler çocuğa anlatılmamıştır. Yetişkinlerin yaşamsal deneyimlerinin, kaygılarının, korkularının, umutlarının anlatıldığı metinlerdir onlar. Yani insanlar korkularını mitolojik olaylarla yansıtırlar, umutlarını destanların içine yerleştirirler. Sonuçta destan, büyük bir zaferi çağırır, onun beklentisini yaratır. Masallarda bunların yanında insanların gelenekleri, kültürleri masalların içerisine yedirilerek anlatılır, bu büyükler içindir. En azından belli bir ergenliğe ulaşmış olmak gerekir ki o hedef kitlesinde anlamını bulsun, alt metinlerini içselleştirsin. Çocuk, masalda her zaman için üst metinden gider. Üst metinden gittiği yerde masalın anlatımı keskin, sert, acı verici ise çocuk bu süreçte travma yaşayabilir ya da rol modeller konusunda çocuğa keskin roller veriyorsanız, o rollerle özdeşleşmiş olan çocuklar daha sonra onları gerçekleştiremedikleri zaman travma yaşarlar. Bunlar bilinmesi gereken şeylerdir. “Biz ne güzel çocuğa orada peri masalları anlatıyoruz, çocuk uçuyor, kaçıyor” diye bunların arkasına sığınmak yanlıştır. Onun için eğer bir masal çocuğa anlatılacaksa fantastik ögelerinden arındırılmış ve içindeki çocuğun kaldıramayacağı, kavrayamayacağı, anlamlandıramayacağı yerlerden arındırılmış, çocuk gerçeğine ve çocuğun yaş gerçeğine dönüştürülmüyorsa o zaman o masal yanlış anlatılıyor, yanlış ritimlerle ya da yanlış göndermelerle çocuğa gönderiliyor demektir. Read more

1 2 3 5