28 Şubat Sürecinin Çocuk Edebiyatına Etkileri

Edebi Çocuk’tan Zafer Özdemir 28 Şubat’ın çocuk edebiyatına etkilerini Nehir Aydın Gökduman ile konuştu. 2013 yılında gerçekleştirilen röportajda 28 Şubat’ın çocuk edebiyatına etkileri tartışılıyor.

***

28 Şubat sürecinin çocuk edebiyatına olan etkilerine ilişkin gözlemleriniz nelerdir?

Postmodern olsun ya da olmasın bütün darbelerin ilk vurduğu alan düşünce ve eğitimdir. 28 Şubat’ın da yine en çok din eğitimini olumsuz etkilediği apaçık bilinen bir gerçek. Dinî eğitimin sacayağı olarak görülen ve bu süreçte büyük yara alan gerek din eğitimi veren okullar, gerek sivil toplum kuruluşları, gerekse bu eksende yayın yapan gazete, dergi ve kitapçılar, yok edilme tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Çok partili döneme geçişten sonra din eğitiminde kazanılan özgürlüklerin tamamının 28 Şubat dönemindeki baskı ve dayatmalarla ortadan kaldırılması, sürecin ne kadar ağır işlediğinin ayrı bir göstergesi oldu. Tabii ki eğitimin tarumar edildiği böyle bir zapturapt ortamında bizim camiadaki çocuk edebiyatının ve kitaplarının güllük gülistanlık bir seyir göstereceği de beklenemezdi.  İyi hatırlıyorum 1998 yılıydı. Her gün 28 Şubat heyulasının başımıza ördüğü çorapların türlü türlü hâlleriyle irkiliyorduk.  Bir akşam televizyon kanalında haberleri izlerken,  spikerin elinde bir anda kendi yazdığım romanlardan birini gördüm. Kitap, bir lisede edebiyat öğretmeni tarafından öğrencilere tavsiye edilmiş, bir öğrenci velisi bu durumdan rahatsız olmuş ve idari makamlara yaptığı şikâyet sonucunda öğretmenin liseden tasfiyesi uygun görülmüştü. Bir kitap tavsiyesinin yol açtığı bu garabet ve yazdığım kitabın bir suç unsuru gibi ekranda sergilenerek içinden pasajlar okunması, o dönemde haber bültenlerinin hangi maksada uygun haber ürettiklerinin basit kanıtlarından biriydi. Bu haber, sonrasında da gazete manşetlerinde boy göstermişti.

Tabii böyle militarist bir kuşatma altında ne yetişkin ne de çocuk edebiyatının bizim camiada öyle pek ilerleme gibi bir şansı olamazdı. Zaten bizim literatürümüze Tanzimat’la birlikte giren çocuk edebiyatı daha çok sistemin müsaade ettiği ve desteklediği çevrelerin tekeline verilmişti. Üç-beş isim dışında Müslümanlar yıllarca bu alana uzak durmuşlardır. (Burada değerli üstad Cahit Zarifoğlu’nu rahmetle anmak isterim) 1970’lerden sonra Müslümanların aktif yayıncılık politikalarında ise daha çok tefsir, fıkıh gibi çeviri eserlerin hâkimiyeti mevcuttu. Çocuklar için yazıldığı iddia edilen ve özellikle dinî kitap olarak nitelenen kitaplar da ancak ilmihal tarzında olanlardı. Yani ne uzun soluklu bir roman, ne bizi anlatan anekdotlar… En azından ben kendi adıma bunlara rastlamadığımı söyleyebilirim. Aslında birçok ebeveynin ortak sıkıntısıydı. Çocuğunuz eli kalem tutup okumaya başladığında ona kendi dünya anlayışınızla paralellik gösteren edebi eserler arardınız, ama dön dolaş hep aynı noktaya gelirdiniz.

Bugüne baktığımızda bu durumun eskiye nazaran oldukça aşıldığını görsek de 28 Şubat, bu ilerlemenin önüne büyük bir set koymuş, dünya perspektifinden çocuk edebiyatını çok geriden takip etmemize sebep olmuştur. Bugün George Orwell, Roald Dahl, Michael Ende gibi ünlü yazarların 1950’ler ve sonrasında yazdıkları kitapları okuduğumuzda, kendimizin 2000’lerde ne hâlde olduğunu daha iyi anlayabiliyoruz.

Yazarlık serüveniniz devam ediyor; sadece çocuk edebiyatı alanında değil, roman ve hikâye türünde de eserleriniz var. Yaşadığımız dünya bir yazar olarak sizi nasıl etkiliyor? Örneğin konu seçiminde aile ilişkileri, pedagojik sorunlar, savaşlar veya başka sorunlardan öncelik sıralaması gözetiyor musunuz?

Yirmi yıla yakındır, edebiyat alanında yazıyorum. Yazıya ilgim ilkokul yıllarından bu yana olsa da profesyonel olarak uğraş edinmem de sanırım yaşadığım ortam ve şartların büyük etkisi oldu. Mesela ilk gençlik dönemimde tuttuğum anekdot ve günlüklere göz attığımda bile, yazılarımın ekseninde; fıtri olanın sınırlanması, iğdiş edilmesi, zulüm merkezli sömürü ve himaye karşısında doğan refleksi görüyorum. Bu sonraki süreçlerde de değişmedi. Zaten Kur’an’ın muhtevası ve bize sunduğu İslam algısında da insan doğasını en çok etkileyen gerçekliğin de hak ve adalet arayışı olduğunu düşünüyorum. Konu seçimi de kimliğin tezahürü olarak şekilleniyor doğal olarak. Yazarak günü yakalamayı, dünya gündeminde ya da ülke içinde hepimizi ilgilendiren kitlesel meseleleri edebiyatla bütünlemeyi seviyorum. Bana göre bu yalnızca köşe yazarlarının işi değil. Edebiyat, ‘en güzel söz’ söyleme sanatıysa yelpazesi de bir o kadar geniş tutulmalı… Mesela, 28 Şubat’ta ısrarla yazdığımız başörtüsü hikâyeleri. O dönem eğitim ve öğretim hakları babında, hak ve adalet için yazıya yüklenen bir misyondu ve işlevsel de oldu. Yazıya yön veren saikler yaşamdan kopuk değilse anlam buluyor. Mesela okuduğum gazete küpürlerinden çıkardığım çok öykü olur benim. Çocukları gözlemlediğim, onların kıymetli cümlelerini biriktirdiğim notlarım, ailemden yola çıkarak edindiğim tecrübeler, anneliğin yüklediği duygular, insanın havsalasında derin yaralar açan savaşlar, fotoğraflar ve tüm bunların yanında çocukluğumdan bu yana kopamadığım kitaplarım, okumalarım…  Yazının şekillenmesinde hepsi ayrı öneme sahip benim için.

Röportajın tamamını okumak için tıklayınız.

Tayfur Esen: “Arap çocuk edebiyatı ülkemizde de yükselişe geçti”

Nar Çocuk Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Tayfur Esen Bey ile ülkemizdeki Arap çocuk yayıncılığının durumunu ve Arap ülkelerinde yükselişe geçen çocuk edebiyatını konuştuk.

  •  Arap çocuk edebiyatından Türk çocuklara eser ulaştırmada akla ilk gelen yayınevlerinden biri sizin de yönetmenliğini yaptığınız Nar Çocuk. Sizi Arap çocuk edebiyatına çeken nedir?

Arap çocuk edebiyatının kapitalizmin yayıncıyı soktuğu çizgiden uzak, sektör ürünü değil yazarın ve yayınevinin kendi değerlerini paylaşan bir saflığa sahip olması öncelikle zikretmem gereken önemli bir nokta. Yine kültür olarak bizlere, Türk okuruna yakın olmaları bu tür kitaplara daha sıcak bakmama neden oldu. Arapçanın kelime zenginliği de beni en çok etkileyen diğer bir nokta olmuştur. Zengin bir dilin ortaya koyacağı edebi metinlerin de zengin olacağı inancındayım çünkü. “Dil atı” soylu olan, uzun mesafeler kat eder ve dünyaya ulaşır.

  • Ülkemizde neden çok fazla Arap çocuk edebiyatı örnekleri okuyamıyoruz?

Çünkü ticari değiller herhalde. Çünkü birileri için başka kültürlerin taşıyıcısı olmak daha değerli görülüyor herhalde. Çünkü Araplardan bir şey çıkmaz diye bakılıyor herhalde…Çünkü en son gittikleri Arap ülkeleri tatillerini yapıp geldikleri turizm ülkeleri idi. Tanımıyor, bilmiyor ve ihtimal vermiyoruz aslında… 350 milyonluk bir nüfusa sahip Arap dünyası çocuklarına ne anlatıyor, ne yayınlıyor, çocuklar ne okuyor bilmiyoruz ve bilmek de istemiyoruz herhalde…

  • Arap çocuk yayıncılığı ne durumda? Genel bir resim cizmenizi istersek neler söylersiniz?

Özellikle son yıllarda ciddi bir gelişme olduğunu görüyoruz. Çıta yükseliyor. Çok güzel kitaplar yayınlanıyor. Elbette kapitalizmin ruhu üzerine sinen yayınevleri de var ancak çok değerli çocuk edebiyatı metinleri ortaya koyan yazarlar, bunları resimleyen ressamlar ve iyi bir grafik tasarım sonrası kaliteli baskıyla okuyucuya sunan yayınevleri de var.

  • Son yıllarda ülkemizde artan Arapça kültür ve fuar çalışmalarının Türk yayıncılığına katkısı nedir?

İyi bir etkileşim oluşturduğu kanaatindeyim. Bu sayede Türk yayıncılar Arap yayıncılarının belli başlılarıyla tanışma, fikir ve ticari alış verişte bulunma imkanı elde ediyor. Türk yayıncıların Arap yayıncılardan telif aldığı gibi daha çok telif satmaya, Arap dünyasının neleri talep ettiğine, nelere ilgi duyduğuna bakarak Arap dünyası üzerinden dünyaya açılmaya çalıştığına şahit oluyoruz. Körebe oyunu bitiyor, artık birbirimizi sobeleyebiliyoruz.

*Arap yayıncılar için Türk çocuk edebiyatı ne durumda? Nasıl değerlendiriyorlar? 

Oldukça takdir ediyorlar. Ortak kültürün öneminin farkına varıyorlar. Çünkü bizim kitaplarımızda sihir, büyü, erken uyarılmış çocukluk duyguları işlenmiyor ve resimli kitaplarımızda sakıncalı resimlere rastlamıyor olmaları onları rahatlatıyor. Nitelikli metinler ve resimleriyle Türk çocuk yayıncılığının yükselen bir trende sahip olduğunu söyleyebilirim. Bize düşen Arap dünyasının nitelikli yayıncılarıyla tanışarak yayınlarımızı tanıtabilmek olmalı… Arkası hemen geliyor zaten.

  • Arap yayıncılık dünyasında daha çok hangi ülke ve yayınevleri tercih ediliyor?

Ülke olarak bakarsak bir kısmını şöyle belirtebiliriz: Lübnan, Mısır, Ürdün, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar… Yayınevlerinden bazıları ise şunlar: Asale, Menhel, Müstakbel er-Rakmi, Hadaik, Rabie, Sakafe,Kalimat, Hüdhüd, Şüruk, Sefir, Nahda, Künuz, Makasıt, Maarif, Cerir, Samir,Selva…

*TEDA kapsamında Arap çocuklarına eserlerimiz ulaşıyor. Arapça’ya çeviriler yine de az gibi. İleride bir artış olabilir mi sizce?

 TEDA kimi yayıncılar için katalizör görevi üstleniyor ve bugüne kadar 250 kitap (çocuk kitapları dahil) TEDA desteğiyle Arapçaya çevrildi. Bu oran TEDA desteğiyle çevrilen kitaplar arasında %10’luk bir orana denk geliyor. Ancak Arapçaya çevrilen eserler konusunda sadece TEDA’yı esas almamak gerekir. TEDA destekleri dışında da kitaplarımız Arapçada yayınlanıyor. Yakın gelecekte hem TEDA desteğiyle hem de direkt satışlar sonrası Arapçaya çevrilen Türkçe eser sayısında ciddi bir artış olacağı kanaatindeyim. Çünkü köprüler kuruldu ve transit geçişler başladı. Türk yayın pazarının Avrupa yayın pazarına oranla telif satışlarında tanıdığı daha makul fiyat teklifleri ve ödeme vadelerinin bu gelişmeyi artırmada rol üstleneceği kanaatindeyim.

RÖPORTAJ: AYŞENUR NARBOĞA

Cemal Toy: “Çocuk Sanatla Uğraştıkça İç Problemlerini Çözmeye Başlıyor”

Cemal Hocam bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

25 yıldır sanat eğitmeni olarak çalışıyorum. Yaklaşık 30 yıldır da ressam olarak çalışmalarımı sürdürmekteyim. Mimar Sinan Üniversitesi Resim bölümünden mezun oldum. Yurt içi ve yurt dışında birçok sergiye katıldım. Çocuk resimleri konusunu da yaklaşık 25 yıldır incelemekteyim. Türkiye’de çok fazla kişinin ilgilendiği bir konu değil. Çocuk psikolojisi ve pedagojisi ile alakalı hem İstanbul Tasarım Merkezi’nde hem de Yetim Vakfı’ında ekibimizle beraber çalışmalar yapmaktayız.

Sanatın çocuklar ve dezavantajlı gruplar üzerindeki etkisiyle alakalı neler söyleyebilirsiniz? Örneğin; Osmanlı, müziği ve el sanatlarını iyileştirme aracı olarak kullanmış. Resim açısından bu konu nasıl değerlendirilebilir?

Çocuk resimleri 20. yüzyılın başında modern ressamlar tarafından çokça incelendi. Pedagoglar ise konuyu 1970’li yıllardan sonra incelemeye başladı. Bu şekilde çocukları çizdikleri resimler yoluyla daha yakından tanıma fırsatı yakaladılar. Bir İnsan Çiz testi bu yöntemlerden birisi. Test uygulandığında çocuğun zekası, dünyaya bakış açısı gibi sonuçlar ortaya çıkıyor. Testte yaklaşık olarak 51 noktaya bakılıyor. Kağıda büyük yada küçük çizmesinin, çok bastırarak ya da hafifçe çizmesinin farklı anlamları var. Resimde bir insanın kafasını büyük çiziyorsa farklı, küçük çiziyorsa farklı sonuçlar çıkıyor ortaya. Kısaca bir çocuğun korkuları, hobileri, yaşadığı sıkıntılar, sosyo-psikolojik durumu ve travmaları resimlerine yansıyor. Renkli bir çalışma yaptığımızda çocuğun kullandığı renklerin sıcak olması daha dışa dönük; soğuk renkler daha içe dönük bir çocuk olduğunu ortaya çıkartıyor. Mutlu bir çocuk mu, değil mi? Resimlerine bakarak anlayabiliyoruz. Çocuğun çizdiği resimler ruhunun fotoğrafı gibi.

En son Yetim Vakfı ile Hayallere Değen Resimler projesinde çalıştık, 13 ülke ve 3 kıtayı dolaştık. Çalışmada şunu gördük; çocuk her yerde çocuk. Afrika’daki çocuk da fıtratına uygun çalışmalar yapmakta, Asya, Orta Doğu, Avrupa’daki de. Ne zaman ki ergenlikten sonra ilgi alakaları değişiyor o zaman beyin daha önde, el daha geride kalıyor. Sanattaki en önemli faktör el-beyin koordinasyonunu sağlayabilmek. Bu koordinasyona sahip olan insanlar hayata daha hassas bakarlar ve duyguları daha rafinedir. Bir şey çizdiği zaman çok güzel çizer, duygularını güzel ifade ederler. Dikkatleri fazladır. Son zamanlarda sanat terapisi psikolog ve pedagogların en çok kullandığı yöntemlerden birisi.

Çocuk aslında sanatla uğraştıkça kendisini görüyor. İç problemlerini çözmeye başlıyor. Bu çok önemli bir nokta. Problem çözmek hayatın pratiğindeki en önemli mesele. Bir boyayı, bir rengi karıştırmak, tonu tutturabilmek, gördüğü figürü birkaç defa çizdirmek gerekiyor. Çünkü çocuklar görmeyle düşünmeye başlıyor. Çizerken aynı zamanda hayattaki incelikleri görmeye başlıyor. Bu duyarlılık aslında toplumun tamamında olmalı. Güzel nedir? Çirkin nedir? Güzel ile çirkin arasındaki fark nedir? Bunlar sanat yoluyla öğrenilebilir. Mesela, Suriyeli çocuklarla çalışan arkadaşlarımız vardı: “Yetimler bize ilk geldiklerinde saldırıyorlardı, vuruyorlardı, kırıyorlardı ama birkaç ay sonra bizle kaynaştılar, mental olarak sağlıklı çocuklar haline geldiler çünkü onlara resim yaptırdık, ebru yaptırdık” dedi. Çocukların dinginliği sanatla başarılmış.

Peki Cemal Hocam, bir yetimhanedeki yetimin çizdiği resimle, sanat merkezindeki bir çocuğun çizdiği resim arasında ne gibi farklar görüyorsunuz?

Reyhanlı’ya gittiğimizde şunu gördük: Yetimler sanki sözleşmişcesine ay ve güneş figürleri kullanıyor. Bu figürler arketip olarak baba ve anne anlamına geliyor. Hanzala figüründeki gibi hepsi seyirciye sırtı dönük durur resimlerde. Seyirciye küsmüşlerdir, iletişime geçmek istemezler. Çizdikleri figürlerin yüzleri gözükmez, hep sırtları dönüktür. Mesela, bir çocuk kendisini bir kayığın üzerinde ayı seyrederken çiziyor. Sırtı bize dönük. Ay ise bilinçaltında babası. Bazıları da salıncak yapıyor. Sallanırken ay ve güneşi seyrediyor. Bu tarz resimler çizen yetimler, toplumdan kopmuş, anne baba özlemi çeken bir halet-i ruhiye içerisinde oluyor.

Taylandlı bir yetim mezar taşı çizmişti. Mezar taşının sağına ve soluna anne babasının silüetini resmetmiş. Anne babasını sarı renkte yapmış çünkü onlar güneşi temsil ediyor. Mezar taşını ise karanlık yapmış. O da içinde yaşadıklarını temsil ediyor. Anne ve babasıyla münasebeti içinde hep devam ediyor. Ölseler de o bağ süreklilik arz ediyor. Neticede duygularını sembollerle yansıtıyorlar.

Çocuklar rencide olmasınlar diye şunu uyguluyoruz; çiçek ailem diye bir konu veriyoruz. Ailelerini çiçeklerle anlatıyorlar. Mesela annesini gülle anlatıyorsa babasını lale ile anlatıyor. Bunların hepsinin farklı anlamları var. Ailesini resmetmek için hep aynı türden çiçekler kullanıyorsa o ailede uyum vardır. Çocuk da bunu resmine aynı çiçekleri seçerek yansıtıyor.

Sanatın dezavantajlı gruplar üzerindeki etkisi sadece psikolojinin konusu mudur? Sanat rehabilitasyonla ne kadar ilgilenir?

20. yüzyıla kadar resim Batı’da doğayı, insanları yansıtan bir temsil olarak kullanılıyordu. 20. yüzyıldan sonra, özellikle Çığlık tablosundan sonra insanın iç dünyasındaki yönelişler, korkular ve sevinçler resimlere yansımaya başlıyor. Ama pedagojik açıdan disiplinler arasında bir bağ var. Psikoloji ile resim arasında da bağ var. Yapılan resimler aslında birçok disiplinde değerlendirilebilir. Bu anlamda disiplinler arası geçişler söz konusu.

Bu minvalde siz Türkiye’de Suriyeli, Lübnan’da Filistinli çocuklarla çalıştınız. Peki, savaş mağduru çocukların sanatla iyileşmesi mümkün mü?

Hayallare Değen Resimler projesi kapsamında Lübnan’a gitmiştik. Orada kamplardan gelen çocuklarla çalıştık. Yanılmıyorsam Burc el-Baracine kampıydı. O kamptaki çocukların önüne rengarenk paletler koyduk. Her türlü fosforlu canlı renkler vardı. Fakat çocuklar sürekli siyahla boyadılar resimleri. Siyahları bitirdiler. Sebebini kampı gezdiğimizde anladık. Kamp çok düzensizdi; üzerimize sular damlıyor, kablolar birbirine girmiş. Çadır falan olsa nefes alırsın ama burası yarım metrelik, bir metrelik sokaklar. Yandan motorlar geçiyor, tepenize sular akıyor. Binalar güneş görmüyor. Yani baktığınız zaman çok ciddi kasvet var ortamda. Kuşatılmış gibiler. Kimlikleri yok o insanların. Çocuklar aslında o kasveti çizdiler. Çocukların çizdiği ev bile farklı şekillerde yorumlanabilir. Örneğin, çocuğun biri evin çatısını sarıya boyadı. Bu intikam duygusudur. Çocuğun içinde öyle bir öfke var ki; resmine yansıyor. İşte bu duyguları resim yapa yapa tükettirmek gerekiyor. Çocuklarda birikmiş tüketilmesi gereken duygular var. İyileşme bazı çocuklarda bir hafta, on gün bazı çocuklarda daha uzun zaman alabilir. İyileşmenin zamanını bilemeyiz. Testler yapıyoruz ama 6 ay sonra tekrar yapılması gerekiyor. 6 aylık süreçte nasıl bir ilerleme olmuş görmek gerekiyor. Örneğin çocuk ısrarla burun çizmiyor. Bunun bilinçaltında bir sebebi var. Astım bronşit hastası olabilir. Niye çizmiyorsun dediğinde yakışmıyor diyor. Bazısı da kulak çizmiyor. Hiçbir şey duymak istemiyor. Veya kulağı büyük çiziyor. Çok dalga geçilmiş o çocukla. Bunları hemen teşhis edip soruna müdahale etmek gerekiyor. Bir öğrencim resimlerinde elleri büyük çiziyordu. Belli ki birilerinden dayak yemiş. Ailesine okulda şiddet gördüğünü söyledim. Çocuklar kendilerini resimlerde inanılmaz şekilde anlatıyorlar. Bu bir süreç meselesi. Tedavi bazı çocuklarda hemen sonuç veriyor, bazılarında daha uzun sürebiliyor.

İmgeleri yakalıyorsunuz yani daha çok?

Tabi tabi. Mesela oyun terapisi var. Çocuk sevdiği oyuncağı seçiyor. Bunların hepsi teşhis için ipucu. Kediyi seçiyorsa farklı, aslanı seçiyorsa farklı manaya geliyor. Kediyi çok seven bir çocuk iltifattan hoşlanır. İltifat edeceksin o tarz çocuklara.

Son olarak, Yetim Vakfı ile Hayallere Değen Resimler projesi yapıyorsunuz. Projenin hedefi tam olarak nedir? Ne yapmayı hedefliyorsunuz?

Yetim çocuklarda psikolojik travma var mı yok mu? Varsa bunlar ne düzeyde? Üç aşağı beş yukarı tespit ediliyor. Projede uyguladığımız Bir Adam Çiz testiyle kişisel özellikleri ortaya çıkıyor. Yaptıkları renkli resimlerle de psikolojik durumları ortaya çıkıyor. Aslında, Hayallere Değen Resimler projesindeki ana hedefimiz; çocuklara “siz çok değerlisiniz” mesajı vermek. Projeyi 1001 resim sergisiyle de taçlandırmak istiyoruz. Sürecin devamında da her çocuğun kişisel özelliklerini tek tek belirlemeye çalışacağız. Proje ile yetimlerin ruhlarını doyurmaya çalışıyoruz. Bu sanatla mümkün.

KAYNAK: MEDIUM

Ayşegül Dede: İyi bir dinleyici iyi bir anlatıcı olur, iyi bir okuyucu da iyi bir yazar”

Kidsnook Masal Akademi ve Çocuk Kitabevinin kurucu ortaklarından ve Hadi Masal Anlatalım ile Masal Mutfakta kitaplarının yazarı Ayşegül Dede Star Gazetesi’nden Ali Demirtaş’ın sorularını yanıtladı.

İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu Ayşegül Dede’nin bu alana ilgisi üniversite döneminde bitirme tezi için hazırladığı ‘sembol dili’ çalışmaları ile başlamış. “Çocukları eğlendirmek için sürekli gezdiriyoruz. Sürekli etkinlikler programlar yapıyoruz. Artık evimizde kendi kendine sakince oyun oynayamayan çocuklarımız var bizim. Bu çok acı. Bu onların okul ve hayat başarısını etkileyecek.” şeklinde konuşan Dede hikâye anlatıcılığının özellikle son üç yılda daha da popüler hale geldiğini söylüyor. Dede’nin bu mesleği seçmesinde ailesinin de etkisi var: “TV bağımlısı bir çocuktum ve ailem bunun önüne geçmek için evden televizyonu çıkardı. Yerine müzik seti ve walkman koydu. Ve babam bize sürekli kaset aldı. Yüzlerce kasetim vardı. Ses tiyatroları dinlemeye başladım. Sürekli dinliyordum. Bunları dinleye dinleye aslında şimdiki mesleğimde staj yapmışım farkında olmadan. Çünkü bu çok önemlidir, iyi bir dinleyici iyi bir anlatıcı olur. İyi bir okuyucu da iyi bir yazar. Bunlar birbirini besler. Ben çok iyi bir dinleyiciydim. Sesimi kullanmayı da dinlerken öğrendim.”

TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ. KAYNAK: STAR

Melike Günyüz: Uluslararası Fuarlar Yayıncılar İçin Önemli Bir Temas Noktasıdır

Erdem Yayın Grubu Genel Yayın Yönetmeni Melike Günyüz ile katıldığı Pekin Kitap Fuarı ve Yunanistan IBBY Konferansı’nı konuştuk.

***

Melike Hanım üst üste hem Pekin Kitap Fuarı’na hem de İBBY’nin düzenlediği ve bu yıl Yunanistan’da düzenlenen Çocuk Edebiyatı Kongresi’ne katıldınız. Önce Çin’deki fuardan başlayalım. Neler söylemek istersiniz bu fuar hakkında?

Pekin Kitap Fuarı’na dört yıl önce Türkiye’nin onur konuğu olduğu yıl katılmıştım. O zaman da iyiydi ama küçük bir fuardı, dört yıl içinde fuar çok büyümüş ve tam bir uluslararası fuar hüviyetine kavuşmuş. Dünyanın büyük yayıncıları çok büyük stantlar açmışlar. Toplam 7 salon vardı yani bir gün içinde fuarı bitirmek epey zor. Türkiye’nin de dahil edildiği “Silk Road Between Books and Culture” panelinde Çin-Türkiye çocuk kitabı yayıncılığının gelişiminin ortak yönlerini anlatıp, Türkiye’deki çeviri hareketlerinden ve Çinceden Türkçeye çevrilmiş çocuk kitaplarından söz ettim.

Bu sene fuarda özel bir çocuk bölümü kurulmuştu. Shangay Kitap Fuarı’ndan esinlenerek çok güzel bir alan oluşturmuşlar. Dört ülkeden çocuk kitabı yazarı davet edildi burada etkinlik yapmak için. Ben de o davetlilerden biriydim. Bu etkinlikte davet edilen yazarın kitabı Çince okunurken yazarın da drama yapması bekleniyordu. Ben de bir arkadaşımın önerisiyle sunacağım kitabımın videosunu hazırlattım. Video eşliğinde drama yaptım. Ardından kitap hediye ettik, çocuklarla oyunlar oynadık. Etkileyici  bir sunum oldu. Macar, Rus ve Çinli yazarların etkinlikleri bize göre biraz sönük geçti. Bu çalışma bana benzerini Türkiye’de de yapmak konusunda ilham verdi. Yayınevimizin ve benim Çinceye çevrilen eserlerim oldu ama maalesef telif süreleri doldu. Çin’deki çocuklara daha fazla Türk yazarın eserini ulaştırmak için gayret ediyoruz.

Özellikle uluslararası fuarlar, yayıncıların en son yayınladıkları kitapları sergiledikleri yerlerdir. İş bağlantıları ve telif alışverişleri yapılır. Bu açıdan ben en az fuarlar kadar bir ülkenin kitabevlerinin de gezilmesi gerektiğini düşünürüm. Orada BookbuildingPekin ismindeki kitabevini gezdim. Çok büyük bir mekan, eski-yeni binlerce kitap bulunuyor. Ziyaret ettiğim şehirlerle ilgili yazılmış çocuk kitapları toplamaya çalışıyorum. Pekin ve Çinle ilgili kitaplar satın aldım. Koleksiyonuma Çinceden de kitaplar dahil etmiş oldum böylece. Read more

Yalvaç Ural: “Çocukların dünyası, ölü kahraman mezarlığı”

Milliyet’ten Gülden Öktem’in 2015 tarihli Yalvaç Ural ile o zamanlar yeni çıkan kitabı “Başparmak Çocuklar” kitabı hakkındaki söyleşisi:

‘Başparmak Çocuklar’, adını bir Japon teorisinden mi alıyor?
Evet. Japonların bir teorisi var: Başparmak Kuşağı. Teknolojiyle iç içe olan, akıllı telefonunu elinden düşürmeyip iki başparmağıyla tüm komutları veren, mesaj yazan nesle ‘Başparmak Kuşağı’ diyorlar. Ben de bizim çocuklara ‘Başparmak Çocuklar’ diyorum bu teoriden yola çıkarak. Kitapta teknolojinin çocuklar üzerindeki etkilerini irdeleyen denemeler var çoğunlukla… Benim bu kitapta bir iddiam var. Artık günümüzde çocuk/gençlik kitabı yazarının görevi, çocuklara ve gençlere iyi romanlar, şiirler, öyküler ve masallar yazmak değil. Bu yazarın artık ikincil görevi olmaya başladı. Teknolojik araçlar da insanlara ‘copy / paste’ (kopyala / yapıştır) tekniğini öğretti. ‘Çocuk edebiyatı’ denilen şeyde de durum artık, klasiklerden kopyalanarak ortaya çıkan kitaplar. O yüzden günümüzde çocuk/gençlik kitabı yazarının görevi, başta ailelere ve eğitimcilere doğru yolu göstermek. Ben de ‘Başparmak Çocuklar’daki denemeleri böyle yazdım işte.

Read more

“Çocukları gece uyutan kitaplar yetmez, sabah uyandıranları da olmalı”

İllüstratör Miyumi Otero’nun resimlediği, Ayşe Deniz Temiz’in Türkçeye kazandırdığı ve dizinin on ikinci kitabı olan Bendeniz Jean- Jacques Rousseau’nun (2017) yazarı Edwige Chirouter, geçen hafta Sainte Pulchérie Fransız Lisesi’nin davetlisi olarak geldiği İstanbul’da eğitimciler ve öğrencilerle buluştu. Atölye öncesi Özlem Akcan ile bir araya gelen Edwige Chirouter felsefe ve çocuklar hakkında konuştu. Fransızca gerçekleştirilen söyleşinin çevirmenliğini Can Çocuk’un editörü Mehmet Erkurt yaptı.

Dünyanın birçok yerinde çocuklar, gençler ve eğitimcilerle felsefe atölyeleri yapıyorsunuz. Bu yolculuğunuz nasıl başladı?

Üniversite eğitimim felsefe üzerineydi zaten. Felsefe öğretmeniydim ama çocuklarla felsefe yapmaya 2001 yılında başladım. Büyük kızım, o yıllarda dört yaşındaydı. Ve tabii ki sorular gelmeye başlamıştı. “İlk insanın da annesi var mı, masaya neden masa diyoruz, ölümden sonra ne oluyor?” gibi sorularla karşılaşıyordum. Kızım sayesinde çocukların felsefî sorular sorduğunu ve onlarla bu sorular üzerine konuşabileceğimizi anladım. Beni çocuklarla felsefe çalışmaya ikna eden kızım oldu. Daha sonra, eğitimcileriyle, kuramcılarıyla ve bunun uygulayıcılarıyla böyle bir dünya keşfettim. Asteriks’teki Büyüfiks’in kazanına girmiş gibi oldum.

On yedi yıl çok uzun bir süre. İlk günden bu yana neler değişti?

İlk yıllarda pek çok zorlukla karşılaştım çünkü Fransa’da felsefe kesinlikle çocuklarla buluşturulmuyor. Felsefe dersi sadece ve sadece lise son sınıfta veriliyor. Bu yüzden, felsefenin çocukla buluşabileceğini kimsenin aklının almıyordu.“Mümkün değil,” diye tepkiler aldım ilk zamanlar ama şimdi farklı farklı ülkelerde çocuklarla bir araya geliyorum, 2016 yılından beri de Nantes Üniversitesi bünyesinde kurulan UNESCO Çocuklarla Felsefe Uygulamaları Kürsüsü’nün başkanlığını yapıyorum.

Tüm bu atölyeler kendi çocukluk yıllarınızda da olsaydı hayatınızda ne değişirdi?

Öncelikle, çocuklarla felsefeyi çok daha erken yaşta keşfederdim. Çocuğun felsefeye erişemeyeceğine dair bütün o önyargılardan azade olurdum. Öğretmenlik hayatımın başlarında da çok farklı olurdum. O alışılagelmiş öğretmen davranışlarını benimsemezdim. Felsefe yapma bakış açım çocuklarla birlikte çok değişti çünkü.

Bu atölyeler için karşılıklı öğrenme biçimi diyebilir miyiz o zaman?

Elbette diyebiliriz, ama asıl öğrenciler kendi aralarında öğreniyor, birbirine öğretiyor, düşündürüyor. Öğretmen daha ziyade kolaylaştırıcı. Masalar ve sandalyeler kalkıyor, çocuklar çember oluşturarak yere oturuyor. Öğretmense  sadece moderatörlük yapıyor. Bir nevi sorgulama topluluğu oluşturulmuş oluyor. Bazen filozoflar bazen de kavramlar üzerine konuşuyoruz. Klasik anlamda bilgi aktarıcılığı yine var, ama esas olan eleştirel aklı geliştirmek. Bu düşünme becerilerinin geliştirilmesi de demokratik bir ortam içerisinde oluyor. Birlikte araştırıyor, birlikte öğreniyoruz.

KAYNAK VE DEVAMI: K24

“Balino” ve “Melodi” kitaplarının yazarı Anıl Basılı ile Röportaj

İlk çocuk kitabı Balino’yu ‘hayallerin peşinden koşan çocuklar’a ithaf eden Anıl Basılı, ikinci kitabı “Melodi”de sevimli bir kaktüsün fırtınadan sakladığı küçük bir kızın hikâyesinin ötesinde, güzellikleri görebilmemizi sağlayacak sımsıcak bir sevgi hikâyesi anlatıyor. Vatan Kitap’tan Nalınur Karaağaçlı yazar Anıl Basılı ile kitapları hakkında bir röportaj gerçekleştirdi.

***

İlk kitabınız “Balino”, “Bırakın çocuklar hayal kursun!” diyorsunuz ve kitap da Moby Dick’ten bir alıntı ile başlıyor: “Güzel bir kitap demek hayal üreten bir kitap demektir.” Sizce hayal kurmak neden önemli?

Çünkü sınırınız yok. Konumunuz, şartlarınız, hastalığınız ya da umutsuzluğunuz… Hiçbiri kıramıyor o kurulan hayalin zincirlerini. Elinizde kırmızı bir balon, dünyayı dolaşıyorsunuz. O balonun patlama olasılığı sizi ilgilendirmiyor. Tek amacınız uçmak. O hayale ulaşana kadar uçmak. Çocukların dünyasında herkes eşit. Kurulan hayaller de öyle…

Hayallerinin peşinden koşan, maceradan maceraya atılan bir çocuk Lino. Sizin çocukken böyle hayalleriniz var mıydı?

Çocukken hep bir balinanın karnında yaşamak isterdim. Balino, aslında benim çocukluk hayalim diyebiliriz. Lino’da kendimde gördüğüm, onun heyecanına ortak olduğum birçok nokta var. Çocukken etrafımdaki insanları zorlayacak sorular sorduğumu hatırlıyorum. Bu sorulara aldığım cevapları çok merak ediyor muydum? Hayır. Fakat verilen her cevap bana yeni bir hayalin kapısını aralıyordu. Tüm hayallerimi tamamen gerçekleştirdim diyemem. Ama kendimde yeni bir hayalin peşine takılacak gücü hissediyorum.

Günümüz çocukları teknoloji ile iç içe yaşıyorlar ve aslında en yakın arkadaşları da bir noktada internete girebildikleri mobil cihazlar. Teknolojinin çocukların hayal gücü üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz? Günümüz çocukları yeterince hayal kuruyor mu?

Ne yazık ki kurmuyorlar. Çocuklar uzun bir süre etrafında bulunan ebeveynlerini taklit ederek hayata atılıyorlar. Etrafında hayal kurmaktan uzaklaşmış anne ya da babasını gören çocuklar kolaya kaçıyor. Bir gün 7-8 yaşlarında bir çocukla sohbet ederken, ona en yakın arkadaşının kim olduğunu sormuştum. Aldığım cevap beni hayal kırıklığına uğratmıştı. “Tablet,” demişti. En yakın arkadaşı tabletmiş, Youtuber olmak istiyormuş. Etrafınızdaki çocuklara bakın… Küçük yaşta ellerine tutuşturulan tabletlere bakın.

KAYNAK VE DEVAMI İÇİN: VATAN KİTAP 

FOTOĞRAF: UNIFESTAL

100 Temel Eser’i Belirlemekte Kriter Yandaşlık Mı?

Çocuk edebiyatı, çocukluğun inşasında önemli bir yer teşkil etmekte. İlk dönemler halk arasında ortaya çıkan tekerleme, masal gibi anlatılar, çocuk edebiyatının da bir nevi temelleri olarak görülüyor. Günümüz dünyasında çocuk edebiyatına dahil edilebilecek yazılı ve sözlü on binlerce eser söz konusu olsa da bu alanda nitelikli olanı niteliksiz olandan ayırmak önemli bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Çocukluk ve edebiyat ilişkisinin bugünkü edebiyata yansımalarını, tanınmış çocuk edebiyatçılarından Hidayet Karakuş ve Ahmet Büke ile konuşan Mehmet Emin Kurnaz’ın haberini paylaşıyoruz:

  • Ülkede çocuk edebiyatının mevcut durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Hidayet Karakuş: Öncelikle şu çok önemli, çocukların zihinsel gelişimleri üzerinde kitapların, çocuk kitaplarının önemi çok büyük. Yeni kavramlarla karşılaşan ve sözcük dağarcığı gelişen çocuk, düşünmeyi öğreniyor. Düşünmeyi öğrenen çocuk sorgulamayı, sorgulamayı öğrenen çocuk ise gerçeği öğreniyor. Bu bakımdan çocuk kitaplarıyla başlayan bir okuma serüveni olmalı. Bugün maalesef eğitim sistemi çocukların okumasını engelleyen bir yapıya sahip. Onları test sistemine yöneltiyor, çocuklar Türkçenin tadına varacakları kitaplardan uzak kalıyor.
  • MEB’in yayınladığı 100 Temel Eser gibi çalışmalar yeterli mi?
    100 Temel Eser’de çok bilinen ama az okunan eserleri görüyoruz. Özellikle yandaş yayınevlerinden çıkan kitaplar bu listeye dahil ediliyor. Ayrıca asıllarından farklı olarak özetlenerek ya da içeriği bizzat değiştirilerek yayımlandığını görüyoruz. Türk edebiyatının çok başarılı eserlerini ıskalayan bir yanı da var. Aslında bakanlık 100 temel eser deyince büyük bir sınırlama da söz konusu oluyor. Çocuk özgürce okuyabileceği ya da velilerin önerebileceği eserler okunmuyor. Biz, çocukların kendi seçimine saygı duymak zorundayız.
  • Peki velilere düşen görevler neler?
    Velilerin çocukları özgür kılacak ve özellikle okuduklarını çocuklarla paylaşacak kitapları önermeleri gerekir. Ben gittiğim bütün toplantılarda velilere ve öğretmenlere çocukların okuduğu kitapları siz de okuyun çocuklar neyi seviyor sevmiyor neler önüne sunuluyor öğrenin diyorum. Çocuğunuzu daha iyi tanımanın yolu buradan geçer. Benim kitaplarımda şiddetten uzak, biraz serüven yanı ağır basan, duygusal arkadaşlıklar içeren konular var. Bence bugün çocuk yazını güzel noktaya ulaştı ancak her toplumda olduğu gibi bizde de çocuğa bir şey vermeyecek eserler söz konusu. Bunların seçimi tabi ki velilere, öğretmenlere düşüyor.

  • Ülkemizde çocuk edebiyatı küçümseniyor mu?
    Ahmet Büke: Bizde çocuk ve gençlik edebiyatının ciddiye alınması için uzun ve uğraştırıcı bir mücadele verildi. Hâlâ da bitmiş değil; son yıllardaki önemli gelişmelere rağmen olması gereken yerden uzağız. Yazar olarak bu alanda çaba gösterenlere hafiften bir tebessümle bakıldığını gözlemleyebiliyorum. Oysa yetişkin edebiyatı sadece yetişkinler içindir ama çocuk edebiyatı hem çocukları hem de yetişkinleri kapsar. Yükü, sorumluluğu daha ağırdır. Bir de bugünün çocuk edebiyat okurları yarının yetişkin edebiyat okurları olacaklar. Yine de bütün işi gücü bu olan sivil toplum kuruluşları, yayıncılar, dergiler, yazarlar var. İyi eserler veriliyor Türkçede. Ebeveynlerin giderek daha ilgili oldukları, doğru kitapları çocuklarına ulaştırmak için çaba içine girdikleri görülüyor. Bir diğer sorunumuz da kitaba erişim elbette. Çocuk edebiyatı maliyetli bir alan dolayısıyla kitapların son fiyatları yüksek. Hele kriz dönemlerinde çocukların kitap edinmeleri oldukça zorlaşıyor. Mutlaka çocuklara yönelik kütüphanelerin, kitaplıkların arttırılması, var olanların zenginleştirilmesi gerekiyor. Verili durumda burada yerel yönetimlere, sivil inisiyatiflere düşüyor galiba en büyük görev.
  • Okullarda verilen edebiyat eğitimini, çocukluğun egemen ideolojiyle inşası olarak değerlendirebilir miyiz?
    Politik olmak, bana kalırsa, iki soru ve bunlara verilen yanıtlar üzerinde yükseliyor: Nasıl bir dünyada yaşıyoruz? Nasıl bir dünyada yaşamak istiyoruz? Bu konuda kamunun nasıl bir durumda olduğu belli. Herkes nasıl bir dünya kurguluyorsa onun gereğini yerine getirmekle meşgul. Verili duruma yönelik itirazlar anlamlı, değerli ama bizim daha fazlasına ihtiyacımız var. Çocuk edebiyatı ile ilgili herkesin nasıl daha iyi bir edebiyat evreni kurmalıyız sorusunun içinde yaşaması gerekiyor öncelikle. Elbette yetmez: Aileler, sivil inisiyatifler, yerel komiteler, sivil örgütlenmeler bu konudaki alternatif kurgularını çatmak ve uygulamakla yükümlü. Yükümlüyüz…
  • Eserlerde ebeveynlere yolladığınız mesajlardan karşılık buluyor musunuz? Geri dönüşler ne yönde oluyor?
    Kitaplarımı basan Günışığı Kitaplığı ve On8 Kitap bu konuya çok hâkim. Her defasında eser üzerinde onlarla uzun uzun çalışıyoruz. Kimi zaman bir kelime veya ifade üzerinde defalarca durduğumuz oluyor. Ayrıca pedagog arkadaşlarım da kitapları okuyup değerlendiriyor. En son küçük kızıma okuyorum. Ondan henüz tam not alamadım ama.

KAYNAK: BİRGÜN GAZETESİ

Daniel Pennac ile Söyleşi: “Okumayı öğrenseler bile çocuklara kitap okumaktan vazgeçmeyin”

Ülkemizde pek çok kitabı Türkçe’ye çevrilen dünyaca ünlü yazar Daniel Pennac’ın Virgül Dergisi’ndeki röportajından bir kesit paylaşıyoruz:

***

-Okuma mutluluğundan söz edece olursak…Roman Gibi’de eğitim sisteminin okuma mutluluğunu, zevkini bir eziyet, azap haline getirdiğini söylüyorsunuz.

Hayır, hayır tam böyle değil, maalesef bundan daha karmaşık. suçlu eğitim sistemi olsaydı reforme ederdik olur biterdi. Daha karmaşık. Sanırım edebiyat zevk olarak hayatımıza ebeveynlerin çocuklarına akşam onları uyuturken anlattıkları, okudukları hikayelerle giriyor. Aslında çocukları metinden önce edebiyatla tanıştırıyoruz, bu metni çözmek durumunda değiller, sadece dinliyorlar, sonra okul devreye giriyor ve çocuklar okulda okumayı öğrenmeye başlıyorlar. İşaretlerin ilk kez çözülmesi, yan yana getirilmiş keyfi işaretlerden başka bir şey olmayan kelimelerin ilk kez çözülmesi, işaretten anlama ilk geçiş müthiş bir heyecan yaratıyor. bilmem siz, küçükken okumayı öğrendiğinizde duyduğunuz heyecanı hatırlıyor musunuz? Çocuklar herşeyi yüksek sesle okumaya başlarlar, sokaktaki bütün afişleri, gazete başlıklarını, ne görürlerse her şeyi! Okumak gerçek bir heyecan! İşte tam o sırada ebeveynler çocuklarına hikaye okumayı, anlatmayı kesiyorlar. Okumak artık çocuğa sadece öğrenme ve anlama çabası açısından sunuluyor bu da bir kopuşa sebep oluyor. Read more

1 2 3 6