Necdet Neydim: “Masallar çocuklara göre değildir”

III. Roman Kahramanları İstanbul Edebiyat Festivali’ne konuşmacı olarak katılan Çocuk Araştırmaları Merkezi Kurucu Başkanı ve İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Necdet Neydim, masallar ve çocuklarla ilgili geniş çaplı bir sunum gerçekleştirmiş, öğrencilerin sorularını cevaplamıştı. Neslihan Solmaz, Neydim ile masalların çocuklar üzerindeki etkileri, masal seçiminde ailelere düşen görevler ve masalların ne şekilde sunulması gerektiği gibi sorulara cevap bulabileceğiniz bir söyleşi gerçekleştirdi.

Festivaldeki konuşmanızda “masallar çocuklara göre değildir” dediniz. “Masalları çocuklara göreleştirmek” ten ne anlamalıyız?

Masalları çocuğa göreleştirmekten önce masalın niye çocuğa göre olmadığını netleştirmek lazım. Masal çocuğa yazılmamıştır, özgün halini ele aldığımız zaman, feodal toplumu düşünürsek, feodal toplumda masallar, destanlar, hikâyeler veya daha da eskiye gidersek mitolojik metinler çocuğa anlatılmamıştır. Yetişkinlerin yaşamsal deneyimlerinin, kaygılarının, korkularının, umutlarının anlatıldığı metinlerdir onlar. Yani insanlar korkularını mitolojik olaylarla yansıtırlar, umutlarını destanların içine yerleştirirler. Sonuçta destan, büyük bir zaferi çağırır, onun beklentisini yaratır. Masallarda bunların yanında insanların gelenekleri, kültürleri masalların içerisine yedirilerek anlatılır, bu büyükler içindir. En azından belli bir ergenliğe ulaşmış olmak gerekir ki o hedef kitlesinde anlamını bulsun, alt metinlerini içselleştirsin. Çocuk, masalda her zaman için üst metinden gider. Üst metinden gittiği yerde masalın anlatımı keskin, sert, acı verici ise çocuk bu süreçte travma yaşayabilir ya da rol modeller konusunda çocuğa keskin roller veriyorsanız, o rollerle özdeşleşmiş olan çocuklar daha sonra onları gerçekleştiremedikleri zaman travma yaşarlar. Bunlar bilinmesi gereken şeylerdir. “Biz ne güzel çocuğa orada peri masalları anlatıyoruz, çocuk uçuyor, kaçıyor” diye bunların arkasına sığınmak yanlıştır. Onun için eğer bir masal çocuğa anlatılacaksa fantastik ögelerinden arındırılmış ve içindeki çocuğun kaldıramayacağı, kavrayamayacağı, anlamlandıramayacağı yerlerden arındırılmış, çocuk gerçeğine ve çocuğun yaş gerçeğine dönüştürülmüyorsa o zaman o masal yanlış anlatılıyor, yanlış ritimlerle ya da yanlış göndermelerle çocuğa gönderiliyor demektir. Read more

İranlı yazarlar Halili ve Hicvani: “Yazar olmak isteyen kendi hocasını bulur”

Prof. Dr. Mehdi Hicvani ve İran Çocuk ve Gençlik Yazarlar Birliği Başkanı Fereydoun Amuzade Halili, II. Uluslararası Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu kapsamında Türkiye’ye geldi. Hicvani ve Halili çocuk edebiyatının önünde ciddi engeller olduğunu ancak bunların aşılamayacak problemler olmadığı kanaatinde. Gazeteci ve Yazar Hüseyin Bokai’nin tercümanlığında yaptığımız röportajda iki isim de çocuk edebiyatı konusunda tohumların atıldığı, meyve almanın biraz zaman alacağını belirtti.   Read more

‘Çocuğa göre’ diye sözcükler fakirleştiriliyor.”

Can Çocuk Yayınları’ndan editörler Mehmet Erkurt ve Tuğçe Özdeniz Hadzibegovic ile çocuk edebiyatına ve Can Çocuk’un çeviri edebiyatı kapsamında basacağı kitaplara dair bir röportaj Duvar‘da yayımlandı.

İlk kitabını yayımlatmak isteyen bir yazarın editöre bakış açısı nedir?

Mehmet Erkurt: Bu konuda, garip bir biçimde şanslıydım. Dolayısıyla size vereceğim “deneyimden yola çıkan” yanıt da verimli ve keyifli bir işbirliğinin tasviri olacak. Genellikle metin yayınevi tarafından, editoryal bir çalışma koşuluyla kabul edildiğinde, ilk metnini yazmış yazardan bu editoryal çalışmaya ilişkin hep olumlu ve yapıcı tepkiler aldım.

Alanımız çocuk kitapları olunca, yazdığı bu ilk metnin özel bir okur kitlesine ulaşacağının bilincinde olan, heyecan ve merak duyan, yapıcı önerilere ve görüşlere açık yazarlarla çalıştım. Bu yazarlar öncelikle kurguya, karakterlere, diyaloglara, konunun işlenişine ve olay örgüsünün mantığına dair bir şeyler duymak istiyorlar.

Oralarda yaşanabilecek sorunlar ve aksamalar ya da bu noktalar üzerine yapılacak sağaltımlar onları özellikle ilgilendiriyor. Dilsel düzelti boyutunda yayınevinden zaten doğal bir titizlik beklediklerinden, noktalamaya ya da yazıma dair kararlarda yayınevine güveniyorlar. Konudaki, ifadede ve kelime seçimlerindeki “çocuğa görelik” meselesi ise, aslında yayınevine en çok güvenmek istedikleri ama kendilerini ve metinlerini de en çok savunma ihtiyacı duydukları alan. Haklılar da. Çünkü çocuğa görelik adı altında yapılan önerilerde metni sasılaştırıcı, sözcükleri fakirleştirici, ifadeleri düzleyici eğilimlere rastlayabiliyoruz. Read more

H. Hüseyin Doğru: “Yayıncılık bir davadır”

İstanbul merkezli faaliyet gösteren Damla Yayın Grubu, bugün Türkiye’nin marka yayınevleri arasında gösteriliyor. 1990’dan beri Damla Yayın Grubu’nun Genel Müdürlüğü’nü sürdüren Hüseyin Doğru, “Okumadığım bir kitabı asla basmadım, çıkartmadım. Yayınevi bir dava yeridir.  Bir hizmet ve gönül davanız varsa, o davanıza hizmet etmek için çalışırsınız” diyor. Konya merkezli Yenigün Gazetesi röportajı:

İLK İSLAMİ ÇOCUK KİTABI DAMLA’DA

İlk yayınladığımız kitap; Peyami Safa’nın Amerika’da bir Türk çocuğu’ adlı eseridir. Daha sonra Ömer Seyfettin’in, Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarıyla yayın hayatımıza devam ettik. Yerli yazarlarımızı yayınlamaya özen gösterdik, göstermeye de devam ediyoruz. Prof. Dr. Yaşar Kandemir hocamızın Dinimi Öğreniyorum serisini çıkarttık. Dinimi Öğreniyorum serisi; renkli, resimli, kuşe kağıda çıkartılmış ilk İslami çocuk kitabıdır. Şunu da çok rahatlıkla ifade edebilirim ki; Damla Yayınevi imzalı kitaplarla büyüyen bir nesil ya bir yerde Milli Eğitim müdürüdür, ya da önemli bir makamın temsilcisidir.

İTİKAD BOZUKLUĞUNA KİTAPTA MÜSAADE YOK   Read more

Uğur Erbaş: “Hayal kırıklıklarına ihtiyacımız var”

Uğur Erbaş’ın ilk kitabı Gozo ve Sagre geçtiğimiz haftalarda İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Duvar’dan Celal Galipoğlu seyyah olup güneşin doğduğu yere varmak için yola çıkan Sagre’nin fantastik ve sürükleyici hikâyesini anlatan Erbaş ile bu grafik romanı oluşturma sürecini, hikâyenin çıkış noktasını, bugüne kadar ne gibi çalışmaların içinde yer aldığını ve yeni projelerini konuştu. Erbaş, “Senaryo bittikten sonra kurşunkalem ile sayfa düzenini çalışmaya başladım. Bilgisayarda asıl sayfaları çizme aşamasına aylar sonra geçebildim. Bir buçuk yıl boyunca ortalama 1300 kare çizmek yorucuydu ama sona yaklaştıkça beni bekleyen daha büyük bir sorunla karşılaştım. Son sayfalarım ile ilk sayfalarım arasındaki üslup farkı sebebiyle yaklaşık ilk 100 sayfayı yeniden elden geçirmek zorunda kaldım” diyerek üretim aşamasında yaşadıklarını anlattı.

Hikâye için fikir olarak çıkış noktanız neydi?

Yeni ya da toprak altında kalmış fikirler tıpkı tohumlar gibi filizlenmek için uygun ortamı, ısıyı, nemi ve dönemi beklerler. Bir dönemin altın çağı kapanırken, bir diğeri altın çağına başlar. Bu döngü böyle sürer gider. Ben bir altın çağın kapanışını fantastik bir evrende anlatmak istedim.

Hikâyenin başkahramanı Sagre’nin paranoid şizofreni eğilimli olması onun karakterini içe kapanık bir hale getirmiş, narsisizm ve grandiyöziteden (kendini büyük ve yüce hissetme hezeyanı) muzdarip olması eşsiz bir özgüvene kavuşmasına neden olmuş. Sagre’nin yolculuğu neleri değiştirebilir, değişmekte olan dünya dinamikleri nelerden etkilenebilir sorusu üzerinde durdum. Read more

Samar Mahfouz Barraj: “Savaşın çocuklarına sahip çıkmalıyız”

“Kırmızı Çizgi” adlı çocuk kitabı ile çocuklara kırmızı çizgilerin izinsiz yaklaşılmayan alanlar olduğunu anlatan Samar Mahfouz Barraj, şimdilerde çocuk hakları hakkında çıkartacağı bir kitap üzerinde çalışıyor. Barraj, “Savaşın çocukları, istismara en açık olan grup. Onların korunması günümüzde çok önemli” diyor. Yeni Şafak’tan Fatma Çelik’in yazısı:

***

“Kırmızı Çizgi ile bir kurgu içerisinde, çocuk dünyasına uygun bir anlatımla ürkütmeden, çocuklara kendilerini koruyabilme bilincini vermeye çalıştım. Bir de dünyanın farklı yerlerindeki göçmen çocukların acı verici deneyimlere sahip olduklarını biliyoruz. Onlar savaşın çocukları ve ülkelerini güvenli bir yerde yaşamak için terk etmek zorunda kalıyorlar. Onları güvende hissettirmek için de elimizden geleni yapmalı ve onlara daha iyi bir gelecek umudu vermeliyiz. Çünkü bedeninden önce ülkesi olan kırmızı çizgisi işgal ediliyor.

Ailelerini kaybediyorlar ve kırmızı çizgi genişliyor. Bu çocukların korunması günümüzde daha önemli. Çocukların mağduriyetlerinden faydalanmak isteyenlere karşı hem toplumlar hem de aileleri çok dikkatli olmalı” şeklinde konuşuyor. Read more

Nur Dombaycı: Doğanın ne olduğunu bilmeyen çocuk, onu nasıl koruyacağını nereden bilebilir ki?

Son zamanlarda çocuk yayıncılığı alanında ismine sıkça rastladığımız Nur Dombaycı ile hem son kitabı “Asık Suratlı Çocuk” hem de genel olarak yazarlık ve çizerlik serüvenini konuştuk.

***

Nur Hanım röportaj talebimizi kabul ettiğiniz için teşekkürler. Dilerseniz önce sizi tanıyalım. Kısaca bahseder misiniz kendinizden?

Merhabalar, önce röportaj talebiniz için size, sonra da zaman ayırıp okuyacak olan herkese çok teşekkür ederim. Ben çocukluk hayalimi mesleğe dönüştürmüş ve mesleğimi de hayallerimdeki gibi fantastik hâle getirmek için durmadan çizen ve yazan Nur’um.

Çizer-illustratör olma sürecinizi kısaca anlatır mısınız?

Çizer olma sürecim aslında çocukken, büyüyünce yazar olmak istememden kaynaklanıyor. Resimli çocuk kitaplarını çok sever kendimce hem hikayelerini yazar, hem de resimlerini çizerdim. Çünkü yazarların kendi kitaplarına resim çizdiğini sanırdım. Çizim alanında belediyenin bir haftalık karakalem kursu dışında herhangi bir eğitim almadım. Lise ve üniversitede, ailemin yönlendirmesiyle o zamanın popüler bölümü olan Bilgisayar Programcılığı bölümünü okudum. On altı yaşında bir yayınevinde grafik tasarım bölümünde iş hayatıma başladım. Ama hayalim olan çizimi ve yazmayı asla bırakmadım. Üç yıl çalıştıktan sonra grafik tasarım bilgimi çizimlerimle birleştirerek freelance olarak bir çok yayınevleriyle çizer olarak çalışmaya başladım. Daha sonra da hayalimde olan Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okumaya başladım.

Çizerken size ilham veren şeyleri çok merak ediyoruz?

Çizim yaparken çok fazla ilham arayışına girmiyorum. İnsan kendini sıktıkça, istemeden sınırlandırmış oluyor. Zihni serbest bırakmak gerek. Çizim yapılacak konu akıldayken, ilham belki size çorba karıştırıp yemek yaparken gelecek, bilemezsiniz.

Sahneleri çizerken en sevdiğim şey, küçük ayrıntılar kullanmak yoluyla resme bakanları şaşırtmak. Bunun da en büyük sebebi, çocukların sürprizleri çok sevdiğini bilmemden kaynaklanıyor. Çocukluktan ve çocuklardan kopmamak da, hayal mesleği yapanların en büyük beslenmesi tabi. Read more

Dünyanın ve Türkiye’nin İlk Masal Müzesi

Kartal Belediyesi’nin desteği ile, şair-yazar Sunay Akın’ın küratörlüğünü yaptığı Masal Müzesi, kapılarını ilk ziyaretçilerine açtı. Müzenin ilk ziyaretçileri, Kartal Belediyesi Kreş Müdürlüğü’ne bağlı 11 kreşin 5-6 yaş aralığındaki minik öğrencileri oldu.

Geçtiğimiz Kasım ayında açılan ve büyük ilgi gören müze ile ilgili Ömür Kurt müzenin kurucusu Sunay Akın’la bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşinin tamamını okumak için tıklayınız.

 

Masallar Doğu’dur. Güneş nasıl ki Doğu’dan doğar, dünyayı hayatı var eden masallar da hep Doğu’dan doğmuştur. Akla gelen de tabii ki Binbir Gece Masalları’dır. Ali Baba ve Kırk Haramiler, Simbad, Alaaddin ve daha pek çok masal… Masalların Batı’daki yansımalarına baktığımızda ise Avrupa’da kukla oynatıcılarıyla karşılaşıyoruz. Kasaba kasaba gezen kukla oynatıcıları masalları kuklalarla anlatıyor. Yani masallar anlatı tarzıyla ortaya çıkıyor. Her dönem de gelişiyor. Örneğin Jules Verne, masalları sanayi devrimiyle buluşturan bir masal anlatıcısı olarak tarihteki yerini alıyor. Denizler Altında Yirmi Bin Fersahkitabından Ay’a Seyahat’e kadar birçok kitabında sanayi devriminin örneklerini görüyoruz. Grimm Kardeşler’in de çok ayrı bir yeri var masal dünyasında. Ezop’un, La Fontaine’in çok önemli bir yeri var.

KAYNAK: HÜRRİYET

 

Çocuk Siyerinin Önündeki Engel Yetişkinlerdir

Son Peygamber. İnfo sitesi siyer çalışmaları yapan Meridyen Derneği’ne bağlı bir internet platformu. Siyer ve çocuk temalı yazıları ve atölyeleri de bulunan platformun Ayşe Sevim ile çocuk siyer yazıcılığı üzerine gerçekleştirdiği röportajı önemine binaen alıntılıyoruz.

Güneşe Yolculuk, öğrencilerinden Hz. Peygamber’in hayatını ödev olarak hazırlamalarını isteyen Din dersi öğretmeninin, Zehra’nın hazırladığı ödevi beğenmeyip “kuru bilgi istemiyorum” diye itiraz etmesiyle başlıyor. Bu itiraz, çocuk siyer yazıcılığına dair genel bir eleştiriyi de içeriyor sanki.

İtiraz edilen kuru bilgi, aslında modern dünyanın sorunu. Bugün, “bilgi güçtür” cümlesi itibar görüyor. Bilginin nasıl olduğu üzerinde düşünmeden, nitelik ve doğruluk kaygısı gütmeden “bilgi güçtür” cümlesinin peşine düşer hale geldik. Yani kuru bilgi alışverişi sadece çocuk siyeri değil, büyüklerin siyer kitapları için de bir sorun olarak karşımızda duruyor. Bu tarih anlatıcılığında da böyledir. Savaşlar, kaç yılında yapıldıkları, sebepleri, sonuçları gibi Tarih denilen koca bir bütünün sadece erkil bakışla ilgili olan kısmı verilir. Neyse ki, bu anlatım son zamanlarda biraz değişti, mesela padişahın da bir insan olduğu, o ülkenin bir halkı ve hikâyelerinin olduğu gibi insani taraflar da tarih yazıcılığının içine girdi. Yani tarih bilgi olarak üniversitelerin kapısından çıkıp halka ulaşmaya başladı.

Bizim siyer anlatıcılığında yapılan en büyük hatalardan bir tanesi, okuru akademisyen ya da öğrenci olarak görmek ve ona göre bilgi vermek üzerine bir üslup takip edilmesi. Bu büyük sıkıntı çünkü o siyeri aynı zamanda ev hanımı, genç, yaşlı, her yaş ve kültür seviyesinden insanın alıp okuyacak olmasını düşünmek lazım. Bilgiyi, tarih, mekân, olay aktarımından çıkartıp okurun hayatının içinde bir ana kaynak olarak görmesini sağlayacak siyer kitaplarımız yok. Ne yetişkinler ne de çocuklar için… Read more

“Yayıncılık ekip işidir, starlık işi değildir”

2016 yılının Kasım ayında ilk kitabını yayınlayan Hep Kitap yayın yönetmeni Deniz Yüce Başarır ile yayınevi hakkında bir röportaj gerçekleştirildi. Genel anlamda yayıncılığın da konuşulduğu bu söyleşiyi okumak için tıklayınız. 

“Biraz yayın programınızdan bahsedelim. Hem kültür, hem sanat aynı zamanda çocuk ve gençlik kitaplarına bir emek harcıyorsunuz. Hepsi ayrı bir süreç. Bu dizilerin yayın programları hazırlanırken, nelere dikkat ediyorsunuz? Nasıl kitaplar seçmeye gayret gösteriyorsunuz?

Bir yayın kurulu var. Kitapları araştırıyoruz. Birlikte çalıştığımız ajanslar var yurtdışında ve Türkiye’de. Onlar zaten bilgiler veriyorlar. Onların dışında da çeşitli dergileri, çeşitli yayıncılıkla ilgili mecraları takip ederek “Ne olabilir, ne olmaz, bize uygun neler olabilir” diye araştırıyoruz. Bunları okuyoruz, inceliyoruz. Bazen baştan eliyoruz, bize olmayacak kitapları. Sonra yayın kurulunda tartışıyoruz. Bu süreçten sonra, bize ve programa uygunsa, seçiyoruz ve teliflerini, haklarını aldıktan sonra da üzerlerinde çalışmaya başlıyoruz. Temelde böyle. Nelere dikkat ediyoruz, derseniz, edebiyatta biraz önce konuştuğumuz konulara dikkat ediyoruz: Çoksesliliğe önem veriyoruz. Ödüllü kitapları tercih ediyoruz. Tanınmış yazarların yanı sıra ilk romanını yayımlayan, dünyanın inandığı, ilgisini çeken eserleri seçiyoruz. Non-fiction’da da belli alanlarda varız. Tarih kitabı yayımladık. Yakın zamanda, Kasım’da popüler psikoloji diyebileceğimiz, bu çağın sorunlarını anlatan psikoloji kitaplarını programımızda görecek okurlar. Mesela yeni çıkardığımız Nerede, Neden, Nasıl? isimli bir kitabımız var. Bilimle sanatı birleştiren bir kitap. Bilimde her zaman sorulan sorulara çeşitli açıklamalar veren, o soruları illüstrasyonlarla birleştiren, bilime sanatı katan bir kitap. Okuduğunuz zaman bir şeyler öğrendiğiniz, kafanızda sorular sorduran, aynı zamanda da göz zevkinize hitap eden bir kitap. Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyeler‘le şunu gördük aslında: Bu kitabın çok satacağını tahmin etmek kolay değildi. Sadece Asi Kızlar’ın samimi bir şekilde kadınların ruhuna dokunacağını tahmin etmek kaçınılmazdı. Kadınların gücü işte, Asi Kızlar’ı sattırdı. 8 Mart’ta çıktık kitabı. Ben Frankfurt Kitap Fuarı’nda bu kitabı gördüğümde, Bu kitabı almalı ve 8 Mart’ta yayımlamalıyız, diye düşündüm; öyle de yaptık. Karşılığını da buldu. Her kitap karşılığını bulamıyor tabi ama o da maliyetli, o da sanat içeren bir kitaptı. Karşılığı olduğunu düşündüğümüz ya da bir karşılığı olması gerektiğini düşündüğümüz işleri yayımlamaya gayret gösteriyoruz. Kendimize soruyoruz, bunun bir karşılığı olmalı, var mı, emin değiliz ama olmalı. Birileri bu işlerle ilgileniyor, onu göstermeye çalışırsanız bir alıcısı da bulunuyor. Ama yayıncılık çok da kolay bir iş değil. Kâr marjı düşük bir iş. Sunduğunuzun, karşılığını bulması kolay bir iş değil.”

KAYNAK: Ne Okuyorum

1 2 3 4