Beyza ve Leylekler

Beyza yaşadığı yerdeki leylekleri beslemeyi çok seven bir kız çocuğu…

Hemen her akşam onları balıklarla besliyor. Leylekler Beyza’yı terasta görünce hemen yaklaşıyorlar. Önce biraz tereddüt yan çatılara konuyorlar ve ardından Beyza balıkları göstermeye başlayınca yanaşıyorlar.

Beyza’ya leylekleri bu şekilde beslemeye gerek olup olmadığı sorulduğunda Beyza “Babam eskisi gibi gölde balık yok dedi! Korkuyorum yavruları aç kalacak diye…” cevabını veriyor.

Ailesinin geçim kaynağı da balıkçılık olan Beyza leylekleri unutmadan kendi paylarından onlara da veriyor.

KAYNAK: Twitter HABER VE FOTOĞRAFLAR: ALPER TÜYDEŞ

Malcolm X ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları

Avukat ve çocuk kitapları yazarı Mehmet Ali Başaran’dan yeni kitap: “Kelebek ve Arı” Genç Çıra etiketiyle çıktı. Malcolm X ve Muhammed Ali’nin hayatlarını ve birbirleriyle olan tanışıklıklarını anlatan kitap bu iki önemli ismin Amerika’daki ve dünyadaki etkilerini de hatırlatıyor.

Gençler için hazırlanan eserde Malcolm X ve Muhammed Ali’nin kesişen hayatlarına yer veriliyor.

M. Ali Başaran’a ait diğer haberleri okumak için:

İnsandan Ümit Kesemeyiz
Bir Avukattan Çocuk Kitabı: Nasreddin Hoca’nın Bisikleti
Kuzularla Saklambaç

İnsan Kütüphanesi


Her şey gibi kütüphaneler de değişiyor. Okuyucularına,  bilgisayar, sesli kitap ve e-okuyucu üzerinden ulaşan yeni kütüphane anlayışına bir yenisi daha eklendi. Bilgi aktarımının en iyi yolunun yüz yüze gerçekleşen iletişim ile sağlanabileceğini düşünen bir grup, insan kütüphanesi fikrini geliştirdi. Bu kütüphaneden kitap yerine insan ödünç alabiliyorsunuz. İlginç yaşam deneyimleri olan insanları, ödünç alıyor ve o süre zarfında ona sormak istediğiniz her soruyu sorabiliyorsunuz.

Yarım saat boyunca, bir politikacı, bir şizofren, bir din adamı, bir homoseksüel vb. ile bir masada karşılıklı oturuyor, tıpkı bir roman okur gibi hikayesini dinliyor ve üstelik hiçbir toplumsal baskı hissetmeden, cahil, ön yargılı yada aptal görünmekten korkmadan sorular sorabiliyorsunuz. Böylece kendi hayatınızdan çok farklı hayatlar yaşayan insanlar ile empati kurma imkanı bulunuyorsunuz.

İnsan Kütüphanesi projesi 2000 yılında Danimarka’da gerginliklerin yol açtığı gençlik şiddetini azaltmak amacı ile geliştirilmiş. Daha sonra bireyler arasındaki anlayış ve empatiyi geliştiren uluslararası bir proje haline gelmiş. Kendilerini dünya çapında bir sosyal değişim hareketi olarak tanımlıyorlar, sloganları ise “Kitabı  kapağına göre değerlendirmeyin”.

1961 yılında yayınlanan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” adlı romanında, insanın gerçek öğrenmesinin ancak ve ancak başka bir insanla gireceği iletişimle mümkün olabileceği fikri savunulur. Tanpınar yaşasaydı, insan kütüphanesi projesini duyduğunda, bunu 40 yıl önce düşünmüş olduğunu söyler miydi bilinmez ama yazının icadından önce milyonlarca yıllık evrimimiz sırasında, en önemli öğrenme metodu olan yüz yüze iletişim olmuştur. En uzun süre tecrübe ettiğimiz öğrenme metodunu günümüze adapte etmenin sonsuz faydaları olacağına kuşku  yoktur.

KAYNAK: Olağanüstü Kanıtlar

DÜNYA SAĞ BEYİNLİLLER TARAFINDAN YÖNETİLSEYDİ NASIL BİR YER OLURDU?

Üsküdar Üniversitesi Nörobilim Ana Bilimdalı Başkanı Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ “Edebiyatta Beyin Hareleri” başlıklı çalışmasında romanlar yoluyla beynin gizemini çözmeye odaklanıyor. Tanrıdağ, oldukça ilginç olan bu çalışmada, ele aldığı romanlar üzerinden beyni öğrenmenin imkânını arıyor.

Proust’tan Melville’ye, Schiller’den Orhan Pamuk’a, Dostoyevski’den Eco’ya dünyaca ünlü yazarların romanlarında nörobilimle edebiyatın kesişim noktalarını tespit ediyor. Bilimin keşfinden çok daha önce yazarların satırlarında yer alan beyin, bugün çocuk eğitiminde en fazla üzerinde durulan organların başında geliyor.

Tanrıdağ’ın bu çok özel incelemesindeki başlıklardan bir tanesinde “dünya sağ beyinliler tarafından yönetilseydi nasıl bir yer olurdu” sorusunun cevabını aranıyor. Sol beyin ve sağ beyin ayrımlarının nasıl oluştuğu, bu adlandırmaların neye göre yapıldığı ve sol beyinliler tarafından yönetilen dünyanın nereye gittiği gibi sorular açıklanıyor. Ve tabi ardından asıl soruya geliniyor.

Sağ ve sol beyin her insanda ortak bulunuyor ancak bir insana sol beyinli ya da sağ beyinli demek için henüz yeterince güçlü nedenlerimizin olmadığını söyleyen Tanrıdağ, hangi beynin kişide baskın olarak işevsel olduğunun tespit edilebildiğini söylüyor. Örneğin “detaycı, zamana bağımlı, kelimesel ve matematiksel düşünen ve daha çok pozitif bilimlere yatkın bir kişide davranışlarda sol beynin; bütüncül, zamanı unutan, görsel ve mekansal sembollerle düşünen, hayal gücü kuvvetli ve daha çok sanata yatkın bir kişide ise davranışlarda sağ beynin daha çok baskın olduğu söylenebilir.”

Siyasette sağ beyin özellikteki kişilerin bazılarından örnekler paylaşan kitap, “dünya sağ beyinliler tarafından yönetilseydi çok daha az ırkçılık, sömürgecilik, ayrımcılık, savaş, ölüm ve açlık olurdu” diyerek dünya siyasetçilerine ve seçmenlerine bir çağrıda bulunuyor aslında.

Tanrıdağ’ın kitabında sağ beyinli siyasetçiler olarak verdiği isimler arasında şiir yazan, insan haklarına daha duyarlı, mütevazı yaşam süren, roman yazan, dünya barışı ve “ötekine” saygı dolu mesajlar paylaşan, intikamı değil bağışlamayı seçen, vicdanî açıklamalarda bulunan ve bu açıklamalara uygun kararlar alan ülke başkanları var. Bu kitap bugün yazılsa eminiz ki Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern de bu listeye dahil edilirdi.

Geçtiğimiz günlerde Yeni Zelanda’da bir camiye düzenlenen saldırıda çok sayıda ölü ve yaralı müslüman vardı. Tüm ülkenin bir anda gündemine oturan bu “müslüman kıyımı” İslamofobia tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Öfkelerini saçan insanların sayısı az değildi. Bu gergin ve öfke dolu ortamda Başbakan Ardern pek de görmeye alışık olmadığımız sözlere ve uygulamalara imza attı. Ülkesindeki tüm müslümanların acısına ortak oldu, yaşanan vahşetten dolayı hissettiği üzüntünün sahiciliğine tüm dünyayı inandırdı. Başbakanın ülkesine yaydığı bu etki Yeni Zelanda halkına örnek olmuş olma ki çoğu insan camilere akın ederek müslümanları namaz kılarken izmeleye ve onları koruma altına almaya başladı. Tüm ülkede yas ilan edilirken, ortak yas törenleri düzenlendi. Başbakan Ardern insanî duruşu, sözleri ve eylemleri ile küresel kaos tezgahçılarının oyunun bozuyordu.

Tam da bu esnada, yani Prof. Tanrıdağ’ın kitabını okurken ve dünya haritasında kenarda kalmış küçük bir sömürge ülkesinin bir anda gündeme oturması ile unuttuğumuz bir gerçeği hatırlıyoruz: Çocuklarımızı nasıl bir dünyaya hazırladığımız dünyanın nasıl bir yer olduğu ile ilgili değil, çocuklarımızın dünyayı nasıl okuyacağı ile ilgilidir. Bir yandan bir bilgisayar oyunun sanallıktan gerçekliğe olan bu katı geçişini izliyor diğer yandan da merhametin ve vicdanın etki dalgasının nasıl büyüdüğüne şahitlik ediyoruz. O halde seçim bizim! Hangi görüntünün ardından gideceğiz?

Ve bir kez daha şiirin, sanatın, imgenin, hayal gücünün ve bütüncül bakışın insan olma yolculuğunda ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. O halde çocuklar için daha çok edebiyat, daha çok şiir ve daha çok sanat dolu bir müfredatı; ötekini, başkasını, diğerini, ben’i ve biz’i anlamaya yönelik daha çok içerik ürettiğimiz bir okuma ajandasını acilen eğitim gündemimize almalıyız.

YAZAN: AYŞENUR NARBOĞA

Yaşar Kemal’i Okumak

Semih Gümüş “Yaşar Kemal’i Okumak” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazarın eserleri üzerinden kısaca Yaşar Kemal okuma kılavuzu denebilecek metnin tamamını linkten okuyabilirsiniz.

“Yaşar Kemal yirmi üç roman yazdı ve anlattığı daha önce benzerleri yazılmamış hikâyeler her zaman ilgiyle, merakla okundu. Roman sanatımızın yarattığı en ünlü kahraman olan İnce Memed’in hikâyesi 1955’ten beri yaklaşık iki bin sayfa boyunca elden bırakılmadan okunur. Belki bu yüzden Yaşar Kemal’in aslında ne anlattığı çoğu kez gözden kaçırılmıştır. Otuz üç yılda tamamladığı o dört büyük romanını, eşkıyanın uğradığı haksızlık yüzünden ağaya başkaldırıp dağa çıkışını ve ondan sonra yaşadıklarını anlatmak için, yani merakla ve ilgiyle okunabilecek bir hikâyesi olduğu için yazmadı. Onun asıl sorunu, insanın özünde var olan başkaldırı güdüsünü bütün yönleriyle anlatmaktı.”

Yaşar Kemal’i doğru okumak

Haftanın Yeni Çıkanları

Geçtiğimiz hafta çıkan, sıcağı üstünde taze kitapları sizler için derledik. Kitaplar farklı yaş gruplarına hitap ediyor.

Rüzgar Terbiyecisi

Daha önce Rüya Üfleme Ustası ile beğeni toplayan yazar Bernard Villiot bu kez de Rüzgar Terbiyecisi ile karşımızda. Çeşitli tasarımların yer aldığı çok sayıdaki uçurtma köhne bir ambarda kaderine terk edilmiştir. Sam bu harika çizimli uçurtmaları bulur ve onları uçurmaya karar verir. Ancak uçurtma uçurmak rüzgarın da dilini anlamak demektir. Sam rüzgarı terbiye etmeyi başaracak mı? 1001 Çiçek Kitap’tan…

 

Yoğun Bir Yıl

Çocukların çok sevdiği yazar Leo Lionni’den yeni bir kitap daha geldi. İkiz fareler, karlı bir günde yürüyüş yapaken ağaç Woody’yle tanışırlar. Onu öyle severler ki zamanla arkadaş olurlar. Günden güne nasıl değiştiğini, çiçek açışını, yaprak verip döküşünü, mis kokulu meyvalarını görür; renklerine, duygularına, büyüme isteğine, umutlarına tanık olurlar. Woody’nin tüm yıl süren bu yoğunluğunun ardından şimdi yeni yıl kapıdadır. Soğuk mevsime rağmen fare kardeşler ağaç dostlarına bir çare bulacaktır elbette. Elma Yayınevi’nden…

 

Müzede Bir Gece

Marsık Yayıncılık çocuklara özel tasarımlı kitaplar sunmaya devam ediyor. Hayali bir müzede  sihirli fener ile sayfalar arasında yolculuk yapmak hangi çocuğu heyecanlandırmaz ki! Bu kitabın tüm sayfaları siyah ve kitabın içinde yer alan fener ile sayfalardaki resimleri bulmak ve onların ne olduğunu tahmin etmek hem eğlendirici hem öğretici.

 

Anne Boz

Boz isminde ormanda tek başına yaşayan ve farklı tariflerle yaptığı yumurtaları yemeye bayılan bir ayı bir gün tam yumurtaları pişirecekken yumurtalardan biri çatlar içinden bir kaz yavrusu çıkar. Sonra diğer yumurtalardan da kaz yavruları çıkmaya başlayınca Boz’un tüm neşesi kaçar. Bir erkek ve ayı olmasına rağmen yavru kazlar tarafından anne olarak kabul edilen Boz’un bu küçük yavrucuklar için epey fedakarlık etmesi gerekecek. Eğlenceli bir fedakarlık ve sabır öyküsü. Beyaz Balina Yayınları’ndan…

 

 

Madam Broşe’nin Salıncağı

90 yaşına basıcak olan Madam Broşe doğum gününü kutlamak için fırtınalı havaya rağmen  pasta almaya gider. Yaşlı bir vücuda rağmen içindeki kız çocuğunu çok seven ve bir gün yeniden çocuk olmayı dileyen Madam Broşe o sene de aynı şeyi diler ve derken küçük kız çocuğuna dönüşür. Final Kültür Sanat’tan…

 

 

8 Yaşındaki Davul Dahisi

Henüz iki yaşındayken davul çalmaya başlayan Soma, daha dört yaşındayken aile müzik grubuyla konserler verdi. Soma bu yıl, kadınların ve kız çocuklarının katıldığı davulcular yarışması  ‘Kız Gibi Çalmak 2018’ isimli yarışmaya katılmasıyla internette viral oldu.

Küçük kız 3 dakikalık videosunda ünlü rock grubu Led Zeppelin’in “Good Times Bad Times” isimli şarkısını, yaşının çok ötesinde bir beceriyle çalıyor. Soma’nın ne kadar küçük olduğu, izleyicilerin aklına ancak davulun pedalına basarken görünen puantiyeli çoraplarından geliyor!

Soma’nın, sadece 8 yaşında olmasına rağmen daha şimdiden aşırı iddialı olduğunu şu sözlerinden anlamak mümkün: “Her şeyi yapabilen bir müzisyen olmak istiyorum: Tüm müzik aletlerini çalan, müzik kaydı ve miks yapan ve CD kapakları tasarlayan bir sanatçı. Dünyanın en iyi kadın davulcusu olmak istiyorum.” Read more

İnsan neden hikayelere ihtiyaç duyar?

4000 yıl önce Babil tabletlerine yazılmış olan Gılgamış Destanı‘nın bugün hala okunuyor olması oldukça ilginçtir. Bu destan günümüze kadar ulaşmış en eski edebi eserdir. Yazıldığı tarihten bin yıl sonra bile bu şiirden alıntılar yapılmış olması, hikayenin ne kadar popüler olduğunu gösteriyor.

Bu hikayenin bugün de okunuyor olması ve orada dile getirilen ‘dostluk’ gibi temel unsurlarının ondan sonra yaratılan birçok popüler hikayede yer bulması ise daha da ilginç.

Hikayelerdeki bu tür ortak özellikler ‘edebi Darvincilik’ alanında çalışma yürüten akademisyenlerin ilgisini çekiyor. Bu uzmanlar, iyi bir hikayenin özelliklerini ve Homeros’un İlyada destanından Harry Potter‘a kadar birçok hikayenin popüler olma nedenlerini ortaya koymaya çalışıyor.

Gerçeklerden kaçmak mı?

Yazının ortaya çıkmasından önce hikaye anlatımı konusunda elimizde kesin kanıt olmamakla beraber, bu eylemin binlerce yıl boyunca insan hayatının önemli bir parçası olduğu tahmin ediliyor. Fransa’da 30 bin yıl önce insanların yaşadığı mağaralardaki resimlerde tasvir edilen sahnelere sözlü anlatımların eşlik ettiği anlaşılıyor.

Michigan Üniversitesi’nden Daniel Kruger’a göre, “Mağaraya baktığınızda birçok farklı resim çizildiğini ve bunların avla ilgili bir anlatıma tekabül ettiğini görürsünüz,” diyor. Bu anlatım, grup için önemli dersler içeriyor olabilir. Son buzul çağdan kalma bazı hikayelere bile rastlayabiliriz bugün.

Bugün kamp ateşi etrafında toplanmasak da, ortalama bir yetişkin, uyanık geçirdiği sürenin yüzde 6’sını çeşitli biçimlerde tükettiği kurmaca hikayelere ayırıyor.

Evrimsel açıdan baktığımızda bu, gerçeklerden kaçmak için harcanan uzun bir zaman. Ancak psikologlar ve edebiyat teorisyenleri bu hikaye bağımlılığının birçok yararı olabileceğini söylüyor.

Hikaye anlatımı, zihni bileyen bir tür bilişsel oyun olarak görülüyor. Bu yolla, bizi çevreleyen dünyayı simüle etmemiz ve özellikle sosyal durumlara ilişkin farklı stratejiler düşünmemiz mümkün olabiliyor. Missouri-St Louis Üniversitesi’nden Joseph Carroll, hikaye anlatımının “bize başkaları hakkında bilgi verdiğini; empati ve zihin kuramı konusunda bir pratik olduğunu” belirtiyor. Read more

Sabit Fikir’den Yeni Dosya: Biyografik çizgi romanın yükselişi

Çizgi roman mecrası, son yıllarda belki de fazlasıyla popüler zamanlarından birini, verimli bir dönem yaşıyor. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çizgi roman yayıncılığı, yükselen bir grafikle yayıncılık alanındaki diğer türlerle yarışan bir ivmeyle ilerliyor. Özellikle Hollywood merkezli sinema endüstrisinin son yıllarda çizgi romana verdiği önem (belki de belli “zorunluluklardan” dolayı), öncelikli olarak Marvel Comics ve DC Comics evrenlerini öne çıkararak, on yıllar boyunca oluşmuş çizgi roman birikimini ve içeriğini yedinci sanat alanına yüksek bütçelerle taşıyarak bu evrenleri geniş kitlelerle buluşturuyor. Özellikle genç takipçilerin sinema yoluyla tanıştığı karakterlerin belirli çizgi roman merkezli ve sinematik evrenlere dahil olması ve bu evrenlere dair bilgi açlığı, aynı takipçi grubunun matbu çizgi roman mecrasıyla tanışmasını ve bu mecraya alışmasını sağlıyor; beraberinde de yayıncılık sektörünü direkt olarak etkiliyor elbette.

Çizgi roman yayıncılığının nispeten durgun ve sınırlı olduğu ülkemizdeyse, son yıllarda başarılı işlere öncülük eden JBC, Arkabahçe, Yapı Kredi ve Çizgi Düşler gibi yayınevleri, bu doğrultuda iddialı çeviri ve yayın girişimlerinde yer alarak (REBIRTH gibi çizgi roman projeleri) bu işbirliklerini Türkiye’de sunabiliyor; film ve diziler, şimdiden belirlenmiş farklı takvimler çerçevesinde her geçen gün yakınımızdaki sinema salonlarını ve televizyonlarımızı ziyaret etme yolunda programlanıyor. Bu evrenlerin bugüne kadarki birikimi ve içerik zenginliği, box-office sinema alanını gittikçe ele geçiren ve tüm dünyada her geçen gün yükselen bir popülarite yaratıyor.

Benzeri şekilde, özellikle internet araçlarıyla erişilen ve hızla yayılan anime kültürü, paralelinde mangaların Türkçeye çevrilmesine öncülük ediyor ve hatırı sayılır bir Türkçe arşiv oluşmasını sağlıyor. Gittikçe büyüyen bu girişimler, içerikleri ve temalarından bağımsız, çizgi roman mecrasının bugüne kadarki bilinirliğini ve çizgi roman okuma alışkanlığını ileriye hızlıca taşıyan bir ivme yaratıyor. Bu ivme, her ne kadar büyük prodüksiyonlara dahil olmuş isimler ve üretimler kaynaklı gelişiyor olsa da, çizgi romanın bir araç olarak bilinirliğini ve popülerliğini her geçen gün daha da geliştiriyor. Bu noktada çizgi romanın nispeten bağımsız ve farklı alt dalları da önem kazanarak öne çıkıyor; mevcut yayınevlerinin dikkatlerini çekiyor ve en önemlisi de, çizgi roman yayıncılığını cesaretlendirebiliyor. Örneğin öne çıkan bir alt dal olarak tanımlanabilecek biyografik/otobiyografik çizgi romanlar, çizgi romancılığın gittikçe kuvvetlenen bir formatı olarak göz dolduruyor.

Yazının devamı için tıklayınız. 

1 2 3 10